En büyük miras

27 Mart 2011, Pazar 05:00
AA

Cümle iddialı başlayınca, insan devamını daha bir merak ediyor. ‘Bizim çocuklarımıza, torunlarımıza, milletimize bırakacağımız en büyük miras, en büyük kazanç...’ diye başlıyor Bülent Arınç. Ve bu büyük mirasın ne olduğunu açıklıyor ‘Türkiye’yi darbelerden, muhtıralardan, cuntaların tasarrufundan kurtarmaktır’.

Gençlere sorsanız ‘Ne darbesi, ne cuntası, ne kurtulması?’ diye bakarlar yüzünüze. Onların hayatlarına ait değil bu kavramlar. Olmamalı da zaten. Demokratik düzenin devamını sağlamak ‘doğal’ olan. Bunu sağladığı için ‘madalya istemek’ değil.

Darbe, cunta kavramlarını ‘sıcak’ tutmak, varlığını bu ‘tehditler’ üzerinden gerekli kılmak, ‘korku politikası’ üretmekten başka bir şey değil.

E-postalar yabanileştiriyor mu?

E-postaların olmadığı bir iş hayatını artık hayal bile edemeyiz. Ama birçok süreci hızlandıran e-postalar, verimlilik ve iletişim anlamında bizi geriye götürüyormuş. Araştırmalara göre, bir ofis çalışanı günde 160’ın üzerinde e-posta gönderiyor, her gün en az iki saatini e-postalarını okumaya ayırıyormuş. Aldığımız e-postaların hemen hemen yüzde 75’i ‘gereksiz’ miş. Bütün bunlar da ciddi bir zaman kaybına ve verimsizliğe yol açıyormuş.

E-postayla iletişimin diğer bir sakıncası ise, yanlış anlamalara sebebiyet vermesi. Yüz yüze iletişimdeki mimik, tonlama ve jestler e-postalarda kaybolduğu için insanlar birbirini doğru algılayamıyor. Öte yandan e-postayla iletişim, insanlarda yüz yüze iletişimden çekinmeye yol açıyor. Her işimizi e-postayla halletmeye çalışıyor, ‘iletişim tembelliği’ne kapılıyoruz.

Ezcümle, e-postalar bilgisayarlarımıza gömülüp kendi içimize kapanmamıza sebep oluyor, bir anlamda bizi ‘yabanileştiriyor’. Dünyanın önde gelen CEO’larından Kevan Hall, en iyi iletişimin ‘diyalog’lardan geçtiğini, bunun için zaman harcamak gerektiğini söylüyor ve CEO’lara ‘Bir tabure alın kafeye oturun. Orada ne öğrenmek isterseniz öğrenirsiniz’ tavsiyesinde bulunuyor.

Görünen o ki, ‘insan’ odaklı iletişimin yerini hiçbir şey tutmuyor. İş hayatında ‘fark yaratmak’ isteyenler bu gerçeği önemserlerse verimliliği ve başarıyı daha kolay yakalayabilirler.

Magazini yönetme sanatı

Herkes kıvıramıyor bu işi. ‘Kıvam’ çok önemli çünkü. Biraz gösterecek, sonra geri çekileceksiniz. Bir süre sonra yeniden ‘kafaları karıştıracak’ bir malzeme ortaya atacak, ardından da ‘sisli’ bir açıklama yapıp ‘merak’ ve ‘gizem’in kıvamını bozmadan yolunuza devam edeceksiniz.
Kıvamı tutturma konusunda en başarılı örneklerden biri Gülben Ergen’dir kuşkusuz. ‘Beni konuşun ama benim istediğim kadar ve benim istediğim şekilde’ politikasını gayet iyi götürür. Magazin basınıyla ‘seviyeli’ bir ilişki sürdürmeyi başarıyor.

Misal, aylardır magazinciler evliliği hakkında birtakım iddialar ortaya atmakta, ama Ergen bunları ne tam anlamıyla reddetmekte, ne kabul etmekte ne de ortalık yerde sinir harbi yaratmaktadır. Her daim kontrollü olan ve her zaman bir sonraki adımı hesap ederek hareket eden Ergen, geçenlerde magazincilerin kendisine yönelttiği ‘Eşinizle evlerinizi ayırdığınız doğru mu?’ sorusunu gayet cool bir şekilde ‘Ben eşimle aynı evi paylaşmaya devam ediyorum. Siz bunlara fazla kafanızı takmayın’ diye yanıtlamış.

Hem evliliğinle ilgili manidar ‘tweet’ler yazacaksın, hem kafa karıştıran açıklamalar yapacaksın hem de havalı havalı ‘Siz bunlara fazla kafanızı takmayın’ diyeceksin. Magazin yönetme sanatı tam da bu değil midir?

Bilmeyenler Ergen’den feyz alsın.

HAFTANIN NOTLARI

-Sosyal paylaşım sitesi Twitter’da her gün Ankaralılarla sohbet eden Melih Gökçek, takipçi sayısı 40 bini geçtiği için bir rekora imza attığını duyurmuş ve bunu kutlamak için 50 takipçisine bir sürpriz yapacağını belirtmiş. Twitter aracılığıyla Özel Kalem Müdürlüğü’nün telefon numarasını veren Gökçek, arayan ilk 50 kişiyi yemeğe ve maça götüreceğini söyleyince telefon hattı kilitlenmiş.

(Bu haberde başka birinin adı geçse şaşırırdık belki ama söz konusu Melih Gökçek olunca pek şaşırmıyoruz. Sabah programında, arayan ilk 50 kişiye çeyiz, gelinlik dağıtır gibi bir tavrı, Gökçek’in eğlenceli(!), sansasyonel kişiliğiyle bağdaştırıyoruz herhalde. Yeni bir belediyecilik anlayışı doğacaksa, bunu başlatan da Gökçek olmalıydı haliyle!)

-Japonya’daki depremin ardından oluşan nükleer santrallerdeki facialar, tüm dünyada tartışılan nükleer enerji meselesini yeniden gündeme taşıyınca, uzmanlar, Mersin Akkuyu’da kurulmak istenen santralin, 6-7 büyüklüğünde deprem üretebilecek Ecemiş Fay Hattı’na 25-30 km mesafede olduğunu söyleyerek yetkilileri uyarmış. Enerji Bakanı Taner Yıldız ise konuyla ilgili olarak ‘Japonya’daki santraller 1.nesil, bizimkiler 3. nesil’ şeklinde bir açıklama yapmış.

(Bize bir şey olmaz yani! Siz değil miydiniz, düne kadar Japonya’yı bize örnek gösteren? Depremden sonra oradaki santraller her nedense 1. nesil oluverdi(!) Ne gam! Bizim Bakan değil miydi Çernobil faciasından sonra ‘Çay içiyorum, bakın bir şey olmuyor’ diyen. Yine aynı tas aynı hamam!)

Bu yazı 20 Mart 2011 tarihli Pazar Postası'ndan alınmıştır