Bunu da mı görecektik?

03 Mart 2011, Perşembe 05:00
AA

O fotoğrafı aslında göremedik, çünkü perdelenmişti. Çünkü görmeye tahammül edemeyeceğimiz kadar korkunçtu! Yine de dün öğleden sonra internet sitelerine düşen fotoğraflı o haber kanımı dondurdu: Linç edilmiş bir insan! ‘İleri demokrasi’ ülkesi Türkiye’de sokakta bir insan linç edilebiliyor! Yüzlerce kişinin üzerine saldırdığı ve tekmeleriyle yüzünü parçaladığı o insan, üstelik de polis.

[[HAFTAYA]]

Yani güvenliği sağlamakla görevli bir insan, kendi güvenliğini bile sağlayamıyor. Bahar geliyor diye biti kanlanan ve “ateşkes” süsü verdiği zorunlu kış molasını bitirdiğini açıklayan PKK, Öcalan’a ev hapsi pazarlığı başlatmışken, Hakkari Yüksekova’da polisin bir sanığı gözaltına almak için gittiği yerde çarşı esnafının üzerlerine saldırması ve içlerinden birini linç etmesi bu ülkenin çivisinin çıktığını göstermiyor mu?

Üstelik bekleyip görelim, seçim yaklaştıkça tehditler de şantaj da olaylar da tırmanacak. Dışarıdan çok parlak gözükebiliriz ama de bu! Ve benim mantığım, ruhum, beynim, sokaklarında bir insanın linç edilebildiği bir ülkeyi kabul etmiyor, sindiremiyorum!

Ya cezaevi?

Sokakta güvenlik yok, ya Silivri’de hukuk var mı? 12 Mart, 12 Eylül döneminde içeri düşenler, sistematik olarak işkenceden geçirilirdi. Elektrik, falaka, askıya alınma, soğuk suyla ıslatılma gibi işkenceler sırasında “Burada hukuk yok, burada Anayasa yok, burada Allah yok!” diye bağırırmış işkenceciler. İşkencenin sistematik olduğu dönem geride kaldı. Günümüzde işkence “münferit olay” olarak gündeme geliyor. Ama içeri düşene zulüm bitmiyor! Tutukluluğun gereksiz ve süresiz olduğu bir hukuk düzeni hukuksuzluktur, manevi işkencedir.

Özellikle “Ergenekon”dan alınmış Hasdal ve Silivri tutuklularına tutukluluk, önceden kesilmiş ceza olarak uygulanıyor. Tıpkı Ortaçağ zindanları gibi süresi belirsiz. Bütün tahliye talepleri otomatik olarak reddediliyor. Son Balyoz Davası’nda sanıkların hepsi mahkeme salonundayken savunmaları bile alınmadan paldır küldür, üstelik hepsi hakkında tutuklama kararı çıkarıldı ve içeri atıldılar.

Tutukluluk kararına itirazları, istisnasız hepsi için reddedildi. Hem de mahkeme başkanının 6 sayfalık karşı çıkma görüş yazısıyla birlikte. Bu nasıl bir red kararıdır ki bir teki için bile tahliyeye gerek görülmez? Ve nasıl bir hukuk anlayışıdır ki mahkeme başkanıyla iki üyenin görüşleri birbiriyle taban tabana zıttır? Gelin de ikna edin bunun yargısız infaz olmadığına!

Hücre cezası

Tutukluluğun yargısız infaza dönüşmesi yetmiyor olmalı ki bir de adı konulmamış işkence başlıyor. Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan’a uygulanan hücre cezasının açıklaması nedir? Her seferinde “Yok artık, bu kadar ileri gidemezler” derken bir adım daha ileri... Ne suçu işledikleri bile belli olmayan iki gazeteciye bu kez hücre cezası geliyor! Nedir ötesi? Soğuk suyla ıslatıp elektrik mi verecekler?

Ölümü gösterip sıtmaya mı razı edecekler hep? Daha çimentosu kurumamış, yaş, buz gibi soğuk bir hücrede, fiziki zor kullanılarak götürülen Balbay ve Özkan, tecrit cezasına maruz kalırken neyin bedelini ödüyor? “Seçimlere gireceğiz” demenin mi? Tutuklu kalmalarına karşı çıkarken şimdi hücreden kurtulmaları için mi uğraşılacak? Ve üstelik bütün bu uygulamaların sorumluluğunu kimse üstüne almıyor! Silivri Ankara’yı gösteriyor, Ankara kimi? Okyanus ötesini mi? Yazık. Cumhuriyet’in geldiği nokta bu olacakmış, yazık!

Büyük hizmetleri dokunmuş

Erbakan’ın cenazesi, sade bir tören istediği için TBMM önünde, al bayraklı bir resmi devlet töreniyle başlamadı. Ama devlet İstanbul’a ayağına gitti, cenazesinin önünde saf tuttu. Bir dönem başbakanlık yapmış bir devlet adamının cenazesine TSK temsilcilerinin katılmasını olağan karşılıyorum da “Mücahit Erbakan”ın oğlu bile arkasından “cihat için savaştığını” açıklamışken arkasından yayınlanan mesajı biraz abartılı ve hatta çelişkili buluyorum. Son zamanlarda nedense dilime pelesenk oldu: Koyunun yalakası, kasabın bıçağını yalarmış diye bir bilge sözü.