Bursa'da 'Nilüfer' açmış!

13 Mart 2011, Pazar 05:00
AA

Mart ayı, benim gibi kadınların kıymete bindiği aylar. Hangi belediye veya sivil toplum örgütü bir kadın etkinliği yapmak istiyorsa kapımızı çalıyor. Şunu bütün bir yıla yaysak olmaz mı? Olmaz, o aylarda başka etkinlikler var! 8 Mart günü ağzı laf yapan bir kaç kadından biri olduğum için midir, üşenmeyip nazlanmayıp uzaklara da gittiğim için mi bilmem, çağıranım çok, nasıl seçeceğim? Kalp kırmamak için ilk çağırana teslim oluyor, öbürlerinden özür diliyorum! Hele bu işe ilk kez soyunup da iki gün önceden arayanlara anca gülüyorum. Rıfat Ababay “Ben seni okurken yoruluyorum, nasıl gidiyorsun?” diyor. İnsanlar sana değer verip çağırıyor, gelip görmek, dinlemek, konuşmak, anlatmak istiyorsa gideceksin tabii. Ayağına gideceksin, konuşmaktan çok dinleyeceksin, gözünün içine bakıp tanıyacaksın. Güzel insanları görüp mutlu olacaksın, o sinerjiyle dolacaksın, ne demek yorulmak? 8 Mart’ta Bursa’daydım. Bugün Antakya’dayım! Bursa’yı yazmaya fırsat olmamıştı, önce orası. Antakya’yı sonra yazacağım.

[[HAFTAYA]]

Güzel insanlar!

Bursa Gazeteciler Cemiyeti, Nilüfer Belediyesi ile işbirliği yaparak her ay “Aydınlarla Söyleşiler” düzenliyor. Sadece Nilüfer Belediyesi mi? Sponsor bulmakta Hüsam Kurt’un üstüne yok. Kaldığımız o masal evi güzelliğindeki Kitapevi Butik Otel’den (sadece bunun için bile Bursa’ya gidilir) İskender Kebabçısı’na, Kafkas Kestane Şekerleri’nden Sütaş’a, kimler elini taşın altına koymamış ki... Bu tür çalışmalar elbette gönüllü işidir ama bu kez “ayni yardım”la döndük! Tabii ki en önemlisi, Bursa’nın o güzel insanlarıyla birlikte olmaktı. Gece saat on olmuş, dışarda lapa lapa kar yağıyor, okullar tatil edilmiş, koca salonu dolduran kadınlı-erkekli kalabalık hiç bir yere gitmiyor, olayları tartışıyor, soru üzerine soru soruyor. Bizim (Mine Kırıkkanat, Bennu Yıldırımlar, Pınar Kür) onlara umut aşılayabilecek halimiz yoktu ama onlardan aldığımız elektrik bizi mutlu ediyordu. Ertesi sabah kar yolu aksattı, İstanbul’daki derse yetişemedim. Değdi mi? Değdi!

Suçlu gibi korkuyor olmak!

Demokrasiyle yönetilen bir ülkeye önce adalet, bunun için de doğru düzgün işleyen bir hukuk lazım. Evet, itiraf ediyorum, ilk kez bu kadar yoğun kaygılar, tedirginlikler içindeyim. Çünkü çember daraldı, yangın, mahallenin sınırları içinde, yakındaki binaları yalamaya başladı. Oysa ben her zaman haksızlığa uğrayan herkesin yanında oldum. Cezaevlerinden çuvallarla mektup aldığım günler oldu. Yine de hukukun bu kadar çarpıtıldığını, bu kadar kötü işlediğini görememişim! Özel yetkili mahkemeler, devlet güvenlik mahkemelerinden beter; gizlilik kararı, gizli delil denilen uygulamanın insanı haksız yere suçlamanın temel dayanağı olduğunu, tutuklanma nedeni ve tutukluluk süresinin günümüz yargılamasını ortaçağ zindanlarına dönüştürdüğünü, meslekdaşlarımızın başına gelene kadar anlayamamışım! Ergenekon soruşturması başladığından beri anladıklarım vardı: Avukat ve sanığın bile göremediği bu ‘delil’, ‘iddia’ ve ‘sorgu kayıtları’nın yandaş medyaya servis edildiği!.. Operasyonların en ince ayrıntılarının yandaş medya üyeleri tarafından, önceden bilindiği... Demek ki asıl operasyon buydu. O sözümona Odatv bilgisayarında buldukları, “Ergenekon’un medya ayağı” dedikleri planın gerçeği bunların elindeydi ve uyguluyorlardı. Önce telefon dinlenmesi, sonra evin basılması, gözaltına alınma, tutuklanma istemi, mutlaka tutuklanma ve içeri atılıp unutturulma, yok edilme!.. O süre içinde itibarsızlaştırma, yandaş medyada hakkında çıkan her türlü iddia, yalan dolan... Silivri’de bitmez tükenmez günler, aylar, yıllar ve son olarak da işkence: Hücre, her türlü tutukluluk haklarından bile yoksun bırakılma!.. Sadece gazeteciler değil, sıradan insanlar da... Can Dündar yazdı ve Radikal’de çıktı Hüseyin Erdemir isimli bir öğrencinin durumu. Hakkındaki delil ve iddialar savcı tarafından bile geçersiz bulunduğu halde 13 aydır hâlâ tutuklu, hâlâ tutuklu! Mustafa Balbay, Nedim Şener, Soner Yalçın, Ahmet Şık, Doğan Yurdakul, Müyesser Yıldız... 64 kişiyi bulan tutuklu gazeteciden hangisi darbe yapmaya kalkmış? İçlerindeki tek suçsuz Hüseyin Üzmez ve İklim Bayraktar mıydı ki bir tek onlar serbest kaldı? Telefonlarımız dinleniyor, yarın sıranın kime geleceği, ne olacağımız belli değil. Suç işlemiyoruz ama potansiyel suçlu olarak yazarken, konuşurken kaygılar içindeyiz. Ve suçlandığımız zaman “adaletin tecelli edeceğine” inanmadığımız için bu ülkenin vatandaşı olmak, bu ülkede yaşamak hepimize acı vermeye başladı. Ne kadar acı değil mi? İşte bunun için bugün gazeteciler sokaklara iniyor, tekrar yürüyor.