Devletin can alma hakkı yoktur

05 Temmuz 2018, Perşembe 05:00
AA

Birkaç gün arayla iki melek yavrumuzu kaybettik, doğal olarak duygularımız tavan yaptı. Canilerin öldürdüğü iki yavrunun acısıyla herkes “İDAM” diye bağırmaya başladı.

Cezaların ağırlığı hasta ruhlu psikopatları canilikten vazgeçirmez, yani hiçbir ruh hastası, beni idam edecekler diye sapıklığını yapmaktan vazgeçmez.

Öncesinde başka işaretler verir, sıkça gördüğümüz gibi hayvanlara musallat olur, o zaman yakalayıp tecrit edeceksiniz. Biz ne yapıyoruz? Çocuğa istismarda bulunan komşusunu tutuklamayıp, aynı binada oturmasına bile göz yumuyoruz! Bağırmadı, rızası vardı gibi saçma gerekçelerle çocuk istismarcılarına göz yumuyoruz.

Bunlar cezalar yetersiz diye değil, genel iklimin hakimlere de yansımasından yaşanıyor. Ayrıca bir tehlike de idam cezasının daha sonra kimlere uygulanacağı: geçmişte olduğu gibi, siyasilere, muhaliflere. En korkuncu da kime uygulanırsa uygulansın, bunun geri dönüşü olmayışı, ya bir masumu öldürüyorsanız?

İdam cezası olsaydı Ergenekon, Casusluk davası gibi kumpas davalarında yargılanıp müebbet almış bütün suçsuz insanlar asılmıştı! İdam ceza değil, rövanştır. İnsan canı almaya devletin de hakkı yoktur. Devlet can almak yerine canı korumalı. Niye koruyamıyorsunuz? Çünkü çocuklara tasallut, adeta teşvik ediliyor.

Ne yapmalı ve nasıl yapmalı?

Üniversitede okurken radikal solcu arkadaşlarım “Biz sizi kurtarmaya geldik” diye gecekondu mahallelerine, esnafın yoğun olduğu küçük çarşılara siyaset yapmaya gider, dayak yiyip gelirdi. CHP’nin durumu bana onu hatırlatıyor. “Ne yapmalı”dan çok “nasıl yapmalı”ya odaklanmalı, “Halk için halka rağmen” formülünün dikta olduğunu bildiğimize göre “Halk için halkla beraber”i nasıl başaracağımıza bakmalı.

Yıllardır önümüzdeki gerçek bu: Eğitimsiz, yoksul halk, bir siyasi partiye, dini, milliyetçi, duygusal nedenlerle bağlanıp, sosyal yardımlarla gözünü boyayan ama çektiği sıkıntıyı sona erdirmeyen, özgürlükleri kısan, adalet ve eğitim gibi temel konularda yanlışlar yapan iktidarının peşinden gidiyor, bunu bir süre sonra takım tutma psikolojisine çevirip kişisel menfaatlerine ters düştüğü zaman bile vazgeçmiyor!

Aslında onlardan daha az sıkıntı çeken öbür grup ise bu gidişi bir türlü değiştiremiyor, suda yüzme bilmediği için çırpınan adama el uzattığı halde boğulmasını önleyemediği gibi, o el onu da çektiği için birlikte batıyorlar! Bunun yolu, sen git ben geleyim değil, birlikte çalışmak ve politikalar üretmek, ekip çalışması.

Çok kısa süreye sıkışan bir kampanya sürecinde kendisini sevdiren ve umut olan İnce’nin, peşpeşe hatalar yapması ve pokerde kazandığını rulette kaybeden kumarbaz gibi har vurup harman savurması ise bize bir kurtarıcı değil, ortak akıl lazım dedirtiyor!

Akıl derken seçim sonuçlarını hangi yazılım şirketi girdi dediğimizde, önümüze belge diye uyduruk faturalar çıkarmayacak, sandık koruyacağız diye verilmiş onca emeği sıfırlamayacak bir örgüt yapısı da dahil tabii.

Urfa’da ne oldu?

Teğmen Mehmet Ali Çelebi, vatan müdafaası yapar gibi sandıkları korumak için yola çıkmış, en zayıf bölge olan Urfa için gönülü aramaktan helak olmuştu. Ortaya çıktı ki bin kişi gerekiyordu ama 200 kişi bulunabildi. Bunlardan bir kısmını halk parçalamaya bile kalktığı için geri çekildi.

Aslında sandığı ve oyu devletin koruması gerekmiyor mu? Sorun burada. Çünkü usulsüz oy kullanımı, iktidarın işine yaradığı için göz yumuluyor. Bölgenin feodal yapısı sonucu, aşiret kimi işaret ederse oy ona veriliyor, hatta muhtar gelip köyün tümü için oy kullanıyor.

Yine de cansiperane çalışma bu gerçeği kanıtladığı gibi bir milletvekili bile çıkarılmasına yol açtı! Yani mücadeleye devam etmek gerekiyor.

Kişisel verilere ilişkin aydınlatma politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için Kişisel verilere ilişkin aydınlatma metnimizi inceleyebilirsiniz.