Hangisi doğru söylüyor, nereden bilelim?

14 Nisan 2015, Salı 05:00
AA

Ağrı Diyadin’de yaşananları bize anlatıldığı kadarıyla özetlersek: HDP’liler PKK bölgesi olarak bilinen bir dağın eteğinde bahar şenliği düzenlemiş. Askerler de PKK’nın şenliğe silahlarıyla katılıp propaganda yapacağı duyumunu almış. Soru bir: 2 yıldır emir üzerine PKK’yı görmezden gelmiyorlar mı, çatışmasızlık ortamı diye? Bu sefer niye önlemek için oraya gidip müdahale ediyorlar? Çatışma başlıyor. Kasabadaki HDP’liler çatışmayı durdurmak için olay yerine geliyor ve canlı kalkan oluyor; onlardan eski ilçe başkanı Cezmi Budak ölüyor, birinin kız kardeşi yaralanıyor! Dört asker de yaralı ve yaralılara çatışma nedeniyle 10 saat boyunca yardım götürülemiyor. İddiaların bundan sonrası daha da vahim: Demirtaş, Ağrı’dan aldığı bilgiye göre komutanların yaralı askerleri ölsün diye orada bıraktığını ve çarşaflarla HDP’lilerin aşağı taşıdığını söylüyor.

[[HAFTAYA]]

Kime yarar?

Hükümet, yaptığı açıklamada yaralı PKK’lıların bile helikopterle taşındığını söylüyor. Genelkurmay yaptığı açıklamada, yaralı askerleri taşımaya yardım eden yerel halka teşekkür ediyor. Görüntülerde askerler ve halk yaralı askerleri el birliğiyle taşırken askere de “Size insanlık öğreteceğiz” gibi nutuk atıyorlar. Açıklamalardan hangisine inanalım? 1. Çatışmasızlık ortamının ölümlerle bozulması ve şehit cenazelerinden siyasi olarak kim zarar görür? Türkler’in de oyunu almak isteyen HDP. Kararsız Türkler oy vermez ve barajı aşamaz. Barajı aşamaması hangi partiye yarar? AKP’ye. Sadece Ağrı’da HDP’nin alacağı 2 milletvekilini çıkarır. Asker niye şimdi müdahale etti, HDP niye dağın eteğinde PKK ile şenlik yaptı? PKK’lı, sivil ya da asker, kaç yaralı, kaç ölü var? Bu soruların doğru yanıtlarını nereden alacağız? Ne Davutoğlu’ndan, ne Demirtaş, ne Genelkurmay’dan! Ağrı’ya gidip araştırsan bile herkes körlerin fili tarif ettiği gibi kendi tuttuğu yeri anlatır. Ortada bir gerçek var: Bu çatışma HDP’ye zarar verir, AKP’ye yarar. Gerisi muamma!

Doğum, hastalık değil ama olabilir


Sezaryenle doğum oranının normal doğumla neredeyse başabaş hale geldiği bir dönemde Özgü Namal’ın evde, ebe yardımıyla ve hipnotik yöntemle doğum yapması, herkesi şaşırttı. Üstelik yaşı 20 değil, bebek de 52 cm, yani irice bir bebek. Bu olaydan bir iki gün önce tesadüf, Film Festivali çerçevesinde “Tanrılar Konuşuyor” isimli bir film izledim. Değişik ülkelerden 9 ayrı yönetmenin çektiği bölümlerden ilki Avustralya’da Aborjin usülü bir doğum olayını anlatıyordu. Karnı burnunda hamile bir kadın, kendi kullandığı arabayla bir dağın eteklerine geliyor; ayakkabılarını çıkarıp yalınayak yürümeye başlıyor, suyu geliyor, umursamıyor. Dağ tepe tırmanıp bir ağaç altına yerleşiyor, geceyi orada sancılar içinde tek başına geçiriyor, bağırmıyor, ağlamıyor. Sabaha karşı da ayağa kalkıp, çıkardığı elbisesinin üzerine pıt diye bebeğini doğuruyor! Yere düşen bebeğini elbiseye sarıp emziriyor, göbek kordonunu da dişleriyle kesip düğüm atıyordu ki bu kanlı sahneye artık bakamadım! Sonra da arabasına binip gittiğini söylemeye gerek var mı? Evet, doğum bir hastalık değil, normal bir doğa olayı. Ancak tıbbın geldiği noktada amaç, en sağlıklı hijyenik ortamda, anne ve bebeğin hayatını koruyarak ve olası riskleri en aza indirgeyerek doğurtmaktır. Bebek ters gelebilir, kordon dolanabilir, annenin kanaması olabilir, buna ev ortamında, ya da dağın başında müdahale etme imkanı yok ki! Hipnoz ya da farklı doğal yöntemlerle de olsa, günümüzde doğumun en iyi yeri olası bir risk durumunda müdahale edilebilecek hastane ortamı. Siz siz olun, hastaneye gidin. Zaten Özgü de yetişemeyeceği için gitmemiş.

Vitrinlerdeki gibi yan yana durabilsek



Yazın yaklaştığını iki şeyden anlıyorum: gazeteler diyet listeleri yayınlamaya başlıyor; vitrinlerde mayolar sergileniyor. Kapalıçarşı gezisi sırasında çektiğim bu fotoğrafa bakıp gülümsüyorum. Bir Türkiye fotoğrafı: ister boğazına kadar kapalı tesettür mayosu, ister bikini, ister tek parçalı mayo üzeri pareo! Hasır şapkası, başörtüsü, hepsi aynı dükkanda, yan yana, istediğini al, istediğini giy. Keşke bu kıyafetleri özgürce seçip giydiğimiz gibi, birbirimizden rahatsız olmadan yan yana yaşayabilsek. İçine sokulduğumuz kutuplaştırma ortamında korkum, herkesin birbirinden kopup, kendi gettosuna çekilip yaşaması. Dindar laik, alevi-sünni, Kürt-Türk ayırımını politikacılar seçimde oy almak için körükledikçe, biz bu vitrindeki gibi farklılıklarımıza aldırmadan yan yana durma şansını kaybediyoruz! Değer mi? Keşke anlayabilseler...