İmamlar öğretmen atanınca...

29 Eylül 2013, Pazar 05:00
AA

Arkadaş yazıyor, “ben atanamayan bir iklimlendirme ve tesisat öğretmeni mezunu teknik öğretmenim.” Böyle bir öğretmenlik dalı var, sen bu adamı alıp eğitiyorsun, sonra bize ara eleman lazım diyorsun ama herkes de öğretmen olmak zorunda değil diye omuz silkiyorsun. Zaten o da bekle bekle, hayata başlamış bir yerden. Markete girmiş çalışıyor, evlenmiş çocuğu bile olmuş. 2013’te kadro açılıyor diye okuyunca işten çıkıp KPSS’ye hazırlanmak için kursa yazılmış. Bunun için bankadan kredi almış. Çalışmış ve Türkiye genelinde 88. olmuş. Daha ne olsun adam? Atanacağım diye sevinirken bir de ne görüyor? 40 bin kadronun içinde kendi branşına 49 kadro çıkmış. Yani atanamıyor! “Bize şimdiye kadar hiç 100 kadro verilmedi ki” zaten diyor. Sen imam mısın ki verilsin, bak şu kendini bilmeze!

[[HAFTAYA]]

100 TL sınav parası

Geçenlerde ‘bari mühendis olun’ diye bir şans vermişler, verilen sayı 17 imiş. Ve 100 TL de sınav parası almışlar. Atanamayan teknik öğretmen sayısının 60 bin civarında olduğu gerçeği de dudak ısırtan cinsten. Düz liseleri kapatıp meslek lisesi yapacağız dediler ya, bunlar da heveslenmiş. Oysa meslek lisesinden anladıkları imam hatip! Teknik lise değil. Arkadaş aktarıyor “Daha yeni ek atama yapıldı, 3 bin öğretmen adayı atandı, 2 bin 850’si imam hatip öğretmeni.” Ben durup durup boşuna yazmıyorum bu yarayı. Çocuk ders seçemiyor, din dersi dayatılıyor; okul seçemiyor, imam hatip dayatılıyor. Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, son on yılda Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan üniversite ve Milli Eğitim Bakanlığı’na tam 5 bin 360 geçiş olduğunu açıklamış. Teknik öğretmen kadro bekliyor, Diyanetin 5 bin imamı öğretmen yapılıyor. Türkiye değişiyor, dönüşüyor, laik eğitim dini eğitim oluyor. Bunun adı gelişim, kalkınma değildir; din bezirganlığıyla gözünü karartma, kapamadır, ki rant paylaşımı daha kolay yapılsın. Hiç ağlamayın, siz seçtiniz.

Singapur orkide ve gökdelen şehri

Singapur’a gittim ama ülkeyi anlatamadım. Ekvator’a yakınlığıyla tropikal iklimin etkisi altındaki bu küçük ada devleti, bir seranın içine kurulmuş şehir gibi. Sıcak rutubetli havası ve dikilmiş, bakılmış bitkileriyle her yer bahçe. Dünyanın en büyük üç limanından biri olan Singapur’da hayat ticaret üzerine dönüyor, orkide cinsi çiçek ve süs balığı dışında bir şey ürettikleri yok. Ama 5 milyon nüfus, büyük bir ekonomik güce ulaşmış. Denizin içindeki stadyum, insanda ya top kaçarsa duygusu uyandırıyor. Deniz yetmemiş, gökdelenlerin üzerinde 56. katta havuz var. Aışveriş mağazaları en lüks markalarla dolu. Louis Vitton’un kendine özel adacığı var! Zaten en çok çantayı burada satıyormuş. Her yer Prada, lüks İsviçre saatleri. Bir dükkanın içine bile girip bakmadım. Beni egzotik bitkilerin çoğunu bir arada görebildiğim muhteşem orkide bahçesi ve beyaz kaplanları ve kutup ayısıyla hayvanat bahçesi heyecanlandırdı. Bir de gece barlar sokağında oryantal dansözün Davut Güloğlu’nun müziğiyle dansetmesi. Ülkede dil, din, ırk, milliyet zenginliği ise ayrı hikaye: çoğunluğu Çinli ve budist, müslüman Arabı, Batılı hıristiyanı, civar ülkelerden gelmiş göçmenleriyle sıkı kurallar çerçevesinde herkes barış ve huzur içinde yaşıyor. Bir de ne temizlik, ne disiplin! Bir kocaman vaaav yani! On bir saat uçarak gidiliyor ama gitmeye değiyor.


Yarısı bahçe, yarısı gökdelen şehirde zenginlik çok ama toprak bitiyor, hırs bitmiyor: deniz dolduruluyor, binalar yükseliyor.

Fadimeyle Nataşa masalı

Trabzonlu gazeteci Orhan Tekeoğlu, ekonomi muhabirliğinden sıkılmış olmalı ki, sinemaya yöneldi. Yöre kadınının sorunlarını anlatan, yarı belgesel, İfakat adlı bir film yapıp yönettikten sonra bu kez yine bir kadın hikayesine yönelmiş, “Öyle sevdim ki seni” aşk hikayesi. Trabzon’da kaderin cilvesi, Rus ve Türk kadınlarının birbirinin canını nasıl da acıttığını işliyor. Filmin yapımcılığını bu kez eşi, yıllarca iş dünyasının içinde çalışıp şimdi akademisyenliğe geçmiş olan Nurdan Tümbek Tekeoğlu üstlenmiş.

Trabzon rüyası

Hal böyle olunca da filmin galası, alışıldığı üzere, filmin oyuncuları ve yönetmenlerinin üzerinden değil de, yapımcı ve yönetmenin üzerinden gidiyor! Sovyetler Birliği’nin dağılıp çökmesinden sonra krizin savurup attığı Rus kadınları Trabzon limanına iner ve Karadeniz erkeği, Fadime’nin üzerine Nataşa koklamaya başlar! Saf ve temiz Anadolu erkeği aşık da olur kimine. Konu biraz demode de olsa, çekimler Yeşilçam’ın ilk yıllarını da anımsatsa zaten Orhan Tekeoğlu’nun nostaljsi de Trabzon’un yüz yıl önceki hali: İçinde operası, filarmoni orkestrası bile olan, dışa açılmış, kültürü, sanatı özümsemiş bir uluslararası liman. Ne Trabzon eski Trabzon, ne de Nataşa kaldı ama.