Ne söylüyorlar ve ne anlamalıyız?

01 Mart 2015, Pazar 05:35
AA

Hafta sonunun bombası, “Silahlara Veda!” tadında ama daha çok “Çanlar Kimin İçin Çalıyor?” içeriğinde bir mesaj; Marmara Denizi’nin ortasında, İmralı’dan yükselen, Kandil’e kadar uzayıp “So What Yani?” cevabını alan ve oradan Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan ve İçişleri Bakanı Ala’ya takdim edilen. Şimdi siz bir şey anlamadınız bu yazdığımdan. AKP cenahından kopan neşe ve umut dolu heyecana bakarsanız, PKK silah bıraktı.

[[HAFTAYA]]

HDP tarafından gelen temkinli yaklaşıma bakarsanız “Çözüm sürecinde Tarihi bir Adım”, ancak 1 adım! Çünkü Kandil’den esen havaya bakarsanız, ne silahını bırakan var, ne bir şey. Zaten işin aslına bakarsanız ortada “Silahları Bırakın!” emri bile yok. “Kongrenizi toplayın da silahları bırakma kararı alın” telkini var. Bundan yıllar önce, Beyrut’ta, PKK tarafından otelden alınıp, iki gece bir bağ evinde bekleyip, sonunda kravat takıp gelmiş olan bir Öcalan’ı dinlediğimizde de benzer şeyleri söylemişti: ATEŞ KES karşılığında bir çok beklenti.

Herkes paçasını kurtarma peşinde

Bu kez de öyle, İmralı’daki mahkumların değiştirilmesinden hasta mahkumların serbest bırakılmasına değin, maddeler dizisi. Öcalan, Türkiye’ye getirilirken, uçakta gözlerindeki bant açıldığında ilk ne demişti hatırlayalım: “Sizin için çalışmaya hazırım.” O usta manevralarla, önce hayatını kurtardı; yaptığı pazarlıklarla şimdi de oradan bir barış ve özgürlük savaşçısı olarak çıkacağı günü sayıyor. Bütün bu süreç içinde, silahlı gücü yöneten Kandil de güçlendi. Bölgedeki dengeler, düşman ve müttefikler değişti. Yurt içindeki iktidar ve hedefleri de değişti. Öcalan’ın kilit rol oynayacak ne kadar gücü kaldı, tartışılır. Çözüm sürecinin bu kadar uzamasının iki nedeni var: AKP’nin oy dengelerini hesaplayarak, çözüyormuş gibi yaparken aslında hemen hiçbir adım atmak istememesi bir. Öcalan ve Kandil arasında sıkışıp kalan HDP’nin saha hakimiyeti ve oy yüzdesinin fazla olmayışı iki. HDP’nin Kürtlerin kaçta kaçını temsil ettiği ve yüzde onu geçeceği tartışmalı. Tabii çözümü kolay bir sorun değil ve üstelik herkes yalan söylüyor: sınırda cinnet geçirip ölen askerler de yalan, silah bırakacak Kürtler de, Öcalan’ın serbest kalacağı da... Herkes bütün hesaplarını iktidarı ele geçirmek, geçirdiyse bırakmamak üzerine yaparken, içtenlik ve şeffaflık yoksa, bize ne düşüyor? Sabretmek yoksa isyan etmek mi? Neydi şu ara meşhur olan o şarkı?

ASIL SIKINTI ZİHNİYETTE

“Baş örtülü bacıma saldırdılar” dedi. “O camide içki içildiğinin görüntüleri yayınlanacak” dedi. “Ergenekon’un savcısı benim” dedi. “Kızıma suikast yapacaklar” dedi. Bu iddiaların yalan olduğu tek tek ortaya çıktı. Kiminde delil ve belgeler, kiminde savcılar konuştu, kiminde itiraflar yapıldı. Ama o hiç bir şey olmamış gibi davranmaya ve hâlâ üst perdeden bağırmaya devam ediyor. Ekonomiye müdahale edip kriz çıkarıyor. Hükümete, medyaya müdahale ediyor. Sanki bir matahmış gibi türbenin taşınmasının bile kendisine mal edilmesini istiyor. Fırsat yaratıp her gün bir yerde konuşuyor, her gün ekranda görünüyor. Ve kendisiyle ilgili en ufak eleştiri yapan, 13 yaşındaki çocuktan, genel yayın yönetmenine, hakaretten savcılığı boyluyor! “Ne kadar inat ederseniz edin, bana biat eden bir gençlik yaratacağım; üstelik de başkan olacağım” diyor. Amaca ulaşmak için her yolu mubah görüyor. Bu ülke bunu hak ediyor mu?