Parıltılı bir gala oldu

07 Aralık 2014, Pazar 05:12
AA

Gizli ajandanın açık deşifresi, “Milli” değil “Dini Eğitim” Şurası’nın kaç gündür Antalya’dan yansıyıp yüreğimizi yakan sonuçlarını bugünlük görmezden gelip parıltılı şeylerden bahsedeceğim: ‘Son Umut’ filminin galasınan İstanbul’da gördüğüm en ilgi çekmiş, en özenilmiş, en ışıltılı galaydı.

[[HAFTAYA]]

Zorlu PSM, şık bir salon. Sanatçılar, iş ve medya dünyası, elinden geleni yapmış, salon hıncahınç dolmuş, kimse hırkası ve tozlu pabuçlarıyla gelmemişti. Russell Crowe’u da dünya ahret gözüyle görmek iyi oldu doğrusu, filmi izlemeye kalacaklarını hiç sanmıyordum, bu 3. gala, belki de onun için, “Başlayalım da bitsin” anlamına bir söz söyledi, sahneden inerken! Cem Yılmaz, her zamanki gibi esprili, Yılmaz Erdoğan heyecanlı, Olga Kurylenko, şuhtu. Bence onun yerine o role Nurgül Yeşilçay çok daha iyi giderdi ama herhalde dünya piyasasına üç Türkle açılmak istemedi Russel. Salondaki kadınlar içinde ise alev alev yanan bir Azra Akın vardı bir de Burcu Esmersoy; çok güzel, çok şık, çok star ışığı taşıyorlar.

Allah kahretsin bu savaşları çıkaranları!

Son Umut, Çanakkale Savaşı’na katılmak için taa Yeni Zelanda’dan kalkıp gelen ve KanlıBahir’de can veren “Anzak”ları anlatıyor. Russell Crowe ise üç oğlu bu savaşa katılmış ve onların hiç olmazsa cesetlerini bulmak için izlerini süren çiftçi babalarını canlandırıyor. Osmanlı İmparatorluğu parçalanmış, yabancı kuvvetler toprak paylaşma kavgasına düşmüş, İngiliz Hükümeti ise Çanakkale’de ölüme sürüklediği insanlar için şehit mezarlığı hazırlama telaşındadır. O bölgede savaşmış Binbaşı Hasan ve çavuşundan yardım isterler: Yılmaz Erdoğan ve Cem Yılmaz. Ben her savaş filminde olduğu gibi bu filmde de çok ağladım. Okyanus’un ortasındaki Yeni Zelanda’dan kalkıp da Çanakkale Boğazı’nda savaşmaya gelmek bana Kore’de Kunuri Dağlarında Çinlilerle savaşmaya gitmiş babamın kaderini öylesine anımsattı ki, hele o üç kardeşin yaralandıktan sonra hiç bir sağlık yardımı alamadan sabaha kadar böğüre böğüre ağlayarak acıya dayanamayıp ölmek için yalvarmaları: tıpkı babamın şehadeti... Savaşlar korkunç. Ülkeleri yönetenler toprak, petrol, para için savaş çıkarıyor. Ülkenin genç, güçlü, eli silah tutan erkekleri cepheye sürülüyor. Yaralanıyor, sakat kalıyor, ölüyorlar. Anneleri, karıları, çocukları eksik kalıyor. Yeni düzenler, yeni hayatlar kurabiliyorlarsa ne mutlu. Tarihe bakmaya gerek yok. Sınırımızda savaş bütün acımasızlığıyla sürüyor. Çünkü ülkeleri yönetenlerin iktidar hırsı bitmiyor.

Festival değil gişe

Avustralyalı sanatçı Russell Crowe’un yazıp yönettiği Son Umut, bize dışarıdan bir bakış. O yüzden bizi çok tatmin etmeyebilir. “O aşk hikayesi olamaz”, “O otel de nereden çıktı? Sünnet, hamam sahneleri, Kapalıçarşı’nın damlarında koşuşma gerekli miydi?” gibi itirazlar gelebilir. Bu bir belgesel değil, seyirlik büyük bir prodüksiyon, elbette gişe kaygısı da önemli. Görüntüler çok güzel, çok şiirsel. Savaş sahneleri çok iyi kotarılmış. Müzik ruhunuza işliyor. Russell Crowe çok iyi oynuyor. Yılmaz Erdoğan, Vizontele başarısında değil. Cem Yılmaz’ın da değerini veren çıkmadı henüz! Ama Son Umut, Türk sinemasının, festival filmleri dışında, dünyaya açılması için ilk umut olabilir, bu da çok önemli!

Kişisel verilere ilişkin aydınlatma politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için Kişisel verilere ilişkin aydınlatma metnimizi inceleyebilirsiniz.