"Yoksulluk çektim ama idealimden vazgeçmedim"

Pazar, 18 Temmuz 2010 - 05:00

TRT radyo sanatçısı Melihat Gülses televizyonda billur sesiyle ‘Bitmemiş Gibi’ adlı şarkıyı seslendiriyordu. Sesi, şarkı, klip her şey olağanüstü büyüleyiciydi. Ertesi gün aradım, birkaç gün sonra buluştuk. Ulus Müzik’teki randevumuza besteci eşi Necip Bey’le geldi. “Şarkılar, besteler, konserler her şeyi ortaklaşa yapıyoruz, hep yanımda, o nedenle röportaj sırasında Necip de olsun istedim” dedi. Necip Bey, Melihat Hanım’a “Melek Hanım” diye hitap ediyor. Nedenini sorduğumda; “O gerçek bir melek çünkü. Okul yıllarından beri arkadaşları da ‘Melek’ diye hitap eder” diyor.

Seral Cumalı

scumali@posta.com.tr

Müziğin içine doğmuşsunuz; babanız kanun ve ses sanatçısı. Nasıl bir ortam vardı evde?

Kendimi bildiğim yaşlardan itibaren hayatımda müzik vardı. Konya Akşehir küçük bir yerdi. Babam banka veznedarıydı. Ama kanun çalar ve çok güzel şarkı söylerdi. Akşamları evlerde toplanılır, amatörce ama ciddi eserlerin geçildiği fasıllar yapılırdı. Birçok şarkıyı o ortamda öğrendim. 6-7 yaşlarında beni ortaya çıkartıp o şarkıları okuturlardı.

İlk sahne deneyiminiz çocukken olmuş...

Babamın tayini sebebiyle Gaziantep’teydik. Babam Gaziantep Lisesi’nin korosunu çalıştırıyordu. Korodakilerden küçüktüm ama o müziğin içinde olabiliyordum. Gittiğimiz bir gazinoda nasıl olduğunu hatırlamıyorum ama bir anda kendimi sahnede buldum. İsmini hatırlamadığım, bu nedenle içimde hep üzüntü hissettiğim bir sanatçı vardı sahnede. Beni sahneye çıkartmış, ben de ‘Sevemez kimse seni’ ve ‘Hani o bırakıp giderken seni’ şarkılarını okumuştum. Çok beğendi o sanatçı ve babama müzik eğitimi almam konusunda öneride bulundu. Bir sahne sanatçısı değilim ama neticede bir gazino sahnesine o gün ilk kez ayak basmıştım. İlk ve tek mi? Evet. Başka bir çalışmam olmadı.

Neden gazinoya çıkmadınız?

Gazinoda çok para ve ün vardı. Çok kötü sesi olanlar bile çok paralar kazandı... Gazinoya çıkmak için zaten çok güzel sesinizin olması gerekli değilki! Senelerce bu sanatın eğitimini almış bir sanatçı olarak kalkıp o ortamda -içkili olup olmaması da önemli değil- benim müziğimin yapılması taraftarı olmadım. Ne para, ne pul, ne şöhret bana bunu yaptıramazdı. 

Çok teklif aldınız mı?

Evet, çok büyük rakamlar teklif edildi. Fahrettin Aslan’dan çok özel teklif geldi o zaman. “Şu an sahnedeki assolisti (O ünlü assolistin ismini söyleyerek) indireyim yarın seni Maksim’e çıkarayım. Büyük reklam yapacağım, seni çok çalıştırmayacağım. Sadece senede bir ay Maksim, bir ay Caddebostan’da çık” dedi.

Eşinizin babası önemli din adamlarından hafız ve mevlidhan Ali Gülses. Tutucu bir ortam mı, ya da eşiniz mi sizin sahneye çıkmanızı engelledi? Hatta eşiniz burada ona sorayım?

N.G.: Hiç alakası yok. Bu konu iki kere gündeme geldi. Birincisi 1986’da bizzat Fahrettin Aslan tarafından gündeme getirildi. Çok daha yıllar önce de, ben ve Melek Hanım konservatuarda öğrenciyken ve çok iyi iki arkadaşken evimizde sıkça buluşur çalışırdık. Babam hafız olduğu için musikinin içinde olan bir insan olarak bana “Kim bu kız? Bu kızı Fahrettin Bey’e (Fahrettin Aslan) söylememiz lazım” demişti. Babam Fahrettin Aslan’la arkadaştı. Biz de o sıralar ciddi bir karar alma aşamasındaydık. Ben heyecanlandım, “Aman babam Fahrettin Aslan’a söylerse biz ne oluruz?” diye. Öğrenciyiz daha çünkü. Bizim tarafımızın dindar bir aileden gelmiş olması hiç bu konuyu engellemedi yani.

M. G.: Evet hiç alakası yok. Eşimle düşündük, taşındık bu konunun bizim için hiç olmayacağına karar verdik.

Neden peki?

Kazanacağımız şeylerin 7 kaybedeceklerimizden daha değerli olmayacağını hissettik. Aldığımız eğitimin neticesi olan şekilde yaşamaya karar verdik. “Az ve öz olsun” dedik ve bu sahne işini orada kapattık.

Şan hocamın yanlış tekniği yüzünden sesimi kaybettim”

Maddi durumunuz nasıldı?

Çocuğumuz küçük, doğru düzgün bir maaşımız yok, çok zor şartlardayız. Maddi sıkıntının çok olduğu dönemdi. Bir para konuluyor önünüze ve Maksim Gazinosu’nda sahneye çıkmak demek, Türkiye’nin bir numarası olmak demek. Bunu radyoda duyan birçok sanatçının bana büyük bir kıskançlıkla baktığını hissettim.

Şimdi daha anlaşılır da, yolun başında olunca çok da anlaşılır gelmiyor insana. Şan, şöhret, para hiç mi istemediniz?

Çok büyük bir şeyi geri çevirdim, biliyorum.

N.G.: Bir de gazinolarda 70’lerde bir bozulma yaşanıyordu. O zamana kadar yine gazinolar var ama sanat ön planda, görsellik arka plandaydı. Müzeyyen Senar, Safiye Ayla çıkınca insanlar onları dinlemek için giderdi. Ama 70’li yıllarda müziğin bu sanat tarafı biraz arka plana gitti ve görsellik ön plana geçti.

Artistler şarkıcı oldu, gazinolara onlar çıkmaya başladı...

N.G.: Aynen öyle. Mankenler daha çıkmamıştı ama artislerin gazinoları işgal ettiği dönemlerdi. 80’li yıllarda iyice bir çöküş başladı ve yavaş yavaş gazinoculuk yok oldu.

Melihat Hanım sizin babanız da sahneye çıkmamanız için müzik eğitimi almanızı istememiş öyle mi?

O ortamlara girmeyeyim diye müzik eğitimi almamı hiç istemedi. Ama ben çok idealisttim ve babamla çok mücadele ettim.

Nasıl?

Fatih Kız Lisesi’nde okuyordum. Okuldan kaçtım; konservatuara gittim. Durum ortaya çıktı; babam “Önce Fatih Kız Lisesi bitecek, sonra üniversetiye gireceksin” diyordu. Diğer iki kardeşim gibi benim de üniversite okumamı istiyordu. Konservatuardaki eğitimimi dondurdum, ne yapıp ettim, o okulu da bitirdim. Doğru olduğuna inandığım şeyde beni kimse durduramaz. O yol çileli de olsa yürüyorum, sonucuna da varıyorum.

Mankenler, kötü sesliler, müzik bilgisi olmayanlar sizden daha meşhur oldu. Bu sizi kızdırmıyor mu?

Hiç kızdırmıyor. Çünkü onlarla benim işim yok. Görmüyorum bile onları. Benim kızgınlığım onlara değil, bu işin eğitimini alıp da sanatçı olarak yetiştirilmiş insanlara.

Siz de meydanı bırakmış olmadınız mı?

Kendimizi de eleştirmemiz lazım, doğru. Bir dönem TRT’nin yasaklar koyduğu, her birimizin belli kanallara çıkamadığı, müzik yapamadığı, konser veremediği ortamlarda bunlar biraz daha çoğaldı.

Beğendiğiniz assolistler var mı? Mesela Sibel Can’ı beğeniyor musunuz?

Müzeyyen Senar’lar, Safiye Ayla’lar, Nesrin Sipahi’ler, Tulin Korman’lar gazino ortamından gelmiş sanatçılar. TRT kökenli Muazzez Abacı, Emel Sayın, Seçil Heper var. Sibel Can en son halka. Ben seviyorum Sibel Can’ı, işini güzel yapıyor.

Yeniler arasında başka var mı?

Yok!

Yeni klibiniz, kıyafetiniz, klasik çizginizin dışında. Çok genç ve modern bir görüntü var. Bu nasıl oldu?

Beyaz Köpükler CD’sinden alınmış bir şarkı ‘Bitmemiş Gibi’. Son dönemde gençlere hitap etmeyi, Türk müziğiyle yakınlaştırmayı çok arzu ediyorum. Klip bu anlayışla çekildi. TRT, Ulus Müzik’le kadrosundaki sanatçılara klip yapmak için anlaşmış. Bu klip de onun bir parçası.

Kıyafetlerinizi şarkılarınıza göre mi seçiyorsunuz?

Klipteki kendi gardrobumdan. Benim tasarım kabiliyetim de var. Bir konsere 6 metre kumaşla gidip, kumaşı kapıya asıp sahneye çıkmama yarım saat kala o kumaşı güzel bir elbiseye dönüştürmüştüm. Sonra da çıkıp Bodrum Kalesi’nde konser verdim. Takılar da yaparım.

Modacıya ihtiyacınız yok yani?

Günlük yaşamımda yok ama sahnede uzun yıllardır Cemil İpekçi ile çalışıyorum. Kariyerimde çok önemli bir yeri vardır. Yaptığım işle de kıyafetleri örtüşüyor. Gelenekten kopmadan modern tasarımlar yapıyor. Son dönemde Erol Albayrak ve Siren Ertan’la da çalışıyorum. Bu üç modacı hayatımda çok önemli.

Bir besteciyle şarkıcı mutlaka hayatı daha farklı paylaşıyordur?

M.G.: Her evlilikte olmayacak bir şey, gerçekten özel bir durum. Her şeyi daha derin paylaşıyoruz.

N.G.: Bir şeyi iki kere, bir akılla değil, iki akılla düşünüyoruz. Benim göremediğimi o görüyor, onun göremediğini ben görüyorum.

Konservatuar arkadaşlığı aşka nasıl dönüştü?

Aslında Kayahan’ın büyük rolü var. Biz hakikaten çok iyi arkadaştık. Aklımın ucundan onunla evlenmek geçmiyordu. Necip de benimle evlenmeyi düşünmüyordu, çünkü kız arkadaşı vardı. Benim konservatuar yıllarında ailemle uğraşmaktan çok arkadaşım olmadı. Sonra bir ara sesimde kısıklık oldu, doktorlara koşmaktan hayatım zorluklar içindeydi.

Ne oldu sesinize?

Sesimi kaybettim, uzun ameliyatlar geçirdim.

Niye sesinizi kaybettiniz?

Şan hocamın yanlış tekniği sesimi kaybettirdi. O dönemler hakikaten çok iyi arkadaştık. O sıkıntılar yavaş yavaş geçmiş, kendime gelmeye çalışıyordum. Kayahan’ın da çok tanınmadığı yıllar. Eurovision’a katılacak, şarkısı Ankara’da seyirci huzurunda yarışacak 10 şarkı arasına girmişti. Birinci olan şarkı Eurovision’a gidecek. Ben de 3 arkadaşımla vokalistim. Ufak tefek hareketler, figürlerimiz de var. Fakat Ankara’ya gitmek üzere beni Haydarpaşa’ya bırakacak kimse yok, babam götüremiyor, ağabeyim işi var. O gün okuldayız, Necip “Ben seni bırakırım” dedi. O akşam biraz erken Haydarpaşa’ya gittik, tren de rötar yaptı, demek ufak tefek duygular oluşmuşki biz deniz kıyısında romantikleştik. Tren uzaklaşırken bir şey başlar gibiydi, ama sonra Ankara’dan döndüm, hiç görüşmedik.

Neden?

Konuşmamaya başladık. Çok samimi arkadaşlık o hisse dönünce yapamadık; tedirgin olduk.

Ne kadar görüşmediniz?

Günlerce, haftalarca birbirimizi hiç görmedik. Birbirimizden kaçtık. Karşılaşınca da bir “merhaba”, hemen uzaklaşıyorduk. Sonra o okul trafiği içinde ufak tefek konuşmaya başladık, giderek normale döndük, kısa süre içinde de söz kesildi.

Necip Bey sabahları kahvaltı masasına beste bırakıyormuş... Siz de onu o besteyi söyleyerek mi uyandırıyorsunuz?

Öyle uyandırıyorum desem yalan olur. Necip biz yattıktan sonra gece beste yapıyor. Ben oğlumu sabah okula 6-6.5 civarında kaldırıyorum. Masada besteyi buluyorum. Hoş bir duygu.

Nasıl bir hayatınız var?

Bir kızımız ve bir oğlumuz var. Kızım da konservatuar mezunu. Yatağımın başucunda eserler, onlara bakmadan yatmıyorum. Necip çok güzel resim de yapıyor. Bugüne kadar ev ortamımız ve şartlarımız da çok uygun değildi. Maalesef evimiz dar, güzel bir çalışma odası olsaydı daha fazla resim yapabilirdi.

Çok maddi sıkıntı çektiniz mi?

Çekmedik desem yalan olur. Sürünmedik tabii. Ama hakikaten çok güç şartlarda yaşadık. Kızım Neva’nın bebekliğini maddi olanaksızlar içinde geçirdik. Birçok şeyden yoksunduk ama benim için maddi şeylerin olmaması hakikaten çok önemli değildir. Yoktan var eden bir insanım. Beni üzen huzursuzluktur.

Hiç o paraları reddettiğinize pişmanlık duydunuz mu?

Türkiye’de sahneden parayı en çok kazanan insan olabilirdiniz... Ama o zaman ben olmayabilirdim! Ki ben evliliğimizdeki bu sıkıntıları bırakın çocukluğumdan beri yokluk içinde büyümüş biriyim. Bir memur çocuğuyum, üç kardeşiz ve babam bir veznedar maaşıyla bizleri büyüttü. Böyle bir durumda benim için çok cazip de olabilirdi. Ama Başbakanımız Yunanistan Başbakanı’na benim bir CD’mi hediye olarak götürdü. Ki o CD’yi 15 sene önce yapmıştım. Bir ülkenin hediyesi olarak başka bir ülkenin başbakanına sunulması bir onur benim için. Ne yaptıysak doğru yaptığımızın bir göstergesi...

Yeni projeleriniz var mı?

Çok güzel tangolarımız var. Geçmişten gelen güzel müzikleri tekrar gündeme sunmak istiyorum. Bu çerçevede de İstanbul tangolarını dinleyiciyle buluşturmak istiyorum. Ama sponsor bulmamız gerekiyor!