Yüreklerdeki ateş: Kore

Pazar, 11 Temmuz 2010 - 05:00

Yüreklerdeki ateş: Kore

Ergün Hiçyılmaz

ergun.hicyilmaz@posta.com.tr

Kore, Kunuri savaşlarının ardından topların sustuğu, süngülerin parlamadığı nadir saatleri yaşıyordu. Kimler görmemişti ki o yılları... Mesela Albay Celal Dora... Mesela General Tahsin Yazıcı... Mesela General Turgut Sunalp... İyi askerdiler, siyasette silindiler. Herkes Metin Ersoy mu? ‘Vefa Liseli’ Metin, Türkiye’de ‘Kalipso Kralı’ydı, Kore’de ise asker. “Şu gemide ah ben de olsaydım” diyen Metin Ersoy da Kore’ye gidenler arasında yer almış ve gemiye binmişti.

Belki de karargahta onun şarkıları duyuluyordu. Kar olanca beyazlığını giymiş ve siperleri örtmüştü. Gece, sessiz ve sakin geliyor, karanlığın kolları aydınlığı sarıyordu. Kore savaşlarını takip eden gazetecilerden biri olan Faruk Fenik, “Cephedeyim! Cebimde gazeteden gelen bir telgraf var” diyordu. Telgraf Kore Savaş Birliği’nde görevli Başgedikli Şaban Oktay’a gönderilmişti. “Bir oğlunuz oldu. Aileniz yavrunuza isim bekliyor. Oğlunuzun ismini harp muhabirimize bildiriniz” yazıyordu.

Faruk Fenik, Türkiye’den gelen bu mutlu haberin müjdesini vermek üzere yola çıkmıştı. “Kahraman bir babaya oğlu olduğunu müjdeleyeceğim. Kim bilir ne sevinecek... Onun çarpıştığı günlerde dünyaya bir kahraman daha gelmiş. Adını acaba ne koyacak? Taburu ve bölüğü arıyorum. İkinci bölük, üçüncü bölük... Onlar şimdi bulunduğumuz yerden çok uzaktalar. Kahraman tabur gene en ön hattı tutuyor. İkinci taburu tanıyacaksınız. Süngüleriyle bize şeref sayfaları yazan kahramanları tanımamaya imkan var mı? Dışarıda müthiş bir kar fırtınası var. Ortalığı bıçak gibi kesen şimal rüzgarının ıslıkları arasında yürüyoruz.

Yanımda Yüzbaşı Nazmi Özoğul var. Artık ilk hatlardayız. Ayaklarımız bileklerimize kadar karın içinde.” Faruk Fenik sonrasında karargaha ulaşacak, kumandanlara geliş nedenini açıklayacak ve toplanan askerlere telgrafı yüksek sesle okuyacaktır: “Kore Savaş Birliği’nde Başgedikli Şaban Oktay. Bir oğlunuz oldu.”

Gazeteci mutlu haberi vermenin ve Türkiye’den çok uzakta savaşan bir babanın sevincine ortak olmanın heyecanı içindedir. Telgrafı bir daha okur ve Şaban Oktay’ın öne çıkmasını bekler... Sonra bir daha tekrarlar ismi:

“Şaban Oktay!” Aynı anda bütün bölük tek bir ses olarak haykıracaktır: “Burada” Şaban Oktay şehit olmuştu ama başka Şabanlar vardı.

GURBET ELLERDE 5 BİN EVLAT

Şabanları alıp götüren yeni Şabanları var eden, Türkiye’nin sınır ötesinde sipere girdiği, canlar, gaziler ve esirler verdiği Kore Savaşı 60 yaşında. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 5090 mensubu l950 yılından itibaren canları pahasına Türkiye’nin dünya üzerindeki siyasi kaderinin yazılımında yer aldılar. En küçük rütbeliden en üst rütbeliye kadar göğüs göğse çarpışıp, gurbet ellerde can verdiler. Yaralandılar, sakat kaldılar esir kamplarında işkence görüp, esaret hayatı yaşadılar. Kütüğe ‘kayıp’ olarak geçenlerin sonu ise bilinmiyor. Ya esarette ölmüşlerdi, ya savaş bitiminde evlenip, Kore’de çoluk çocuğa karışmışlardı.

Kore’nin Kuzey ve Güney olarak ikiye bölünmesinin ardından 25 Haziran 1950’de Kuzey Kore ordusu sınır olarak belirlenen 38. paraleli ihlal etmiş ve Güney’e girmişti. Kuzey Kore, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin uyarısını dikkate almayınca, üye ülkeler Güney Kore’ye askeri yardıma çağrıldı. 28 Haziran’da Kuzeyli’ler Güney’in başkenti Seul’e girdi. Türkiye ise 2. Dünya Savaşı sonrasında dış politikasını saptamaya çalışıyordu. Savaş sonrası Rus tehdidinin büyüdüğü gerekçesiyle NATO’da yer almak düşüncesi ülkede hakimdi (Mayıs l950). Ama bunun erkene alınması için, bazı fedakarlıklar gerekecekti.

Birleşmiş Milletler’in yardım çağrısına “Evet” denilmiş ve Kore’ye asker gönderilmesi kararlaştırılmıştı. Demokrat Parti hükümetinin Kore ile ilgili kararı parlamentoyu karıştıracak, muhalefetin tepkisine sebep olacaktı. CHP karara katılıyor fakat alınış biçiminin Anayasa’ya aykırı olduğunu savunuyordu. Diyorlardı ki; “TBMM onayı olmadan yurt dışına asker gönderilemez...” Ayrıca parlamento dışı karşıtlar da vardı. Türk Barışseverler Cemiyeti Başkanı Behice Boran ile genel sekreteri Adnan Cemgil’in protestoları büyüyünce yöneticiler için 15 ay hapis cezası verilecekti. Bütün karşı çıkışlara rağmen Tuğgeneral Tahsin Yazıcı komutasındaki birlik İskenderun’da toplanacak ve Amerikan gemisi ile Kore’ye hareket edecekti. Birlik 17 Ekim’de Pusan limanına ulaşmış ve 9. Amerikan Kolordusu’na emrine verilmişti.

Kısa zamanda çarpışmalara katılmıştı. En önemli çarpışma 26 Kasım’da cereyan etmiş ve birliğimiz 25. Amerikan Tümeni’ne bağlı olarak Kunuri de 4 gün boyunca desteksiz savaşmıştı. Yaklaşık 3 yıl süren savaşta Kore’ye 3 kez değiştirme birliği göndermiştik. Türkiye 18 Şubat 1952’de NATO’ya alındı. l953’te savaşın bitiminden sonra Kore’deki asker sayımızda indirime gidildi. l960’da Kore’de 200 kişilik birliğimiz vardı. l965’te asker sayımız bir mangaya (9 kişi) indirilecekti. 1971’de bu manganın da çekilmesi ile Güney Kore’de askeri mevcudumuz kalmadı. Ama izlerimiz silinmez biçimde Kore’ye yerleşmişti. 721 şehit 2147 yaralı 234 esir 175 kayıp.

TOPÇU SUBAYI REFİK ERDURAN

Nazım Hikmet’in kız kardeşi Melda ilk eşiydi. Şairin bir şileple yurt dışına kaçırılmasında önemli rol oynamıştı. Nazım Hikmet’i Bulgaristan’a kaçmaya ikna edip, Tarabya’dan motora almış ve şileple kaçışını sağlamıştı. Yayıncılığımızda çok önemli bir yeri olan Çağlayan Yayınevi’ni faaliyete geçirmiş, ünlü Mike Hammer’ı ve diğer kitapları basmış, hepsi çok satmıştı. Sinema ve tiyatro ile uğraştı. Yazarlıkta karar kıldı. Çeşitli gazetelerde çalıştı, son dönemin okunan yazarlarından oldu. Gençlik anılarını “Gülerek” adlı kitabında (Cem Yayınları, 1987) toplayan Refik Erduran‘ın anılarında askerliği ile ilgili bölümde en önemli yeri Kore teşkil ediyordu.

Yetkin bir subay olmuş ve Kore’de ünlü komutanlar tanımıştı: “Uçaksavar topçuluğu beni sardıkça sarıyordu. Öğünmek saymazsanız çakı gibi bir topçu subayı oluyordum. Okuldaki yedek subay adayı öğrencilerin sayısı 400 kadardı. Uçaksavar bölümü birincisi ve okul ikincisi oldum. Kore’ye gitmemden sonra bir askeri heyet evimize gelip karıma ve anneme benim için bir kol saati vermiş. İnanır mısınız, ömrümde hiçbir armağan o saat kadar hoşuma gitmemiştir.

Eylül başlarında resmen bildirildi. Kore’ye gönderilecek değiştirme birliğine katılmak üzere 15 tercüman asteğmen aranıyordu. Şunu söylemek boynumun borcu. Memleketimizde her alanda harikalar yaratabilen ‘Piston’ (torpil demek istiyor), askerlik işlerinde hemen hiç sökmüyor. Tarık arkadaşımızı Kore’den kurtarmak için harcanan yoğun çabalar sonuç vermedi. Bizi Pusan’a götürecek olan Amerikan gemisine bindiler. Gemide başka ülkelerin gönderdikleri küçük birlikler de vardı. Yüzen bir Babil Kulesi’ydi sanki. Bizim birliğin komutanı Tugay Kurmay Başkanı Yarbay Cahit Tokgöz zarif, nazik, makul bir adamdı.

Gemideyken ben onun tercümanı ve yardımcısıydım. Bir gün ikimiz konuşurken Amerikalı subay geldi ve ‘Sizin bütün erleriniz hayvan’ dedi. Bu lafı çevirmeye dilim elvermedi ama tepemin attığını yüzümden anlayan yarbay emri verince çevirdim. Yarbayın cevabı şöyle oldu: ‘Şimdi bu söylediklerimi de bu pezevenge kelimesi kelimesine çevireceksin. Milletler arasında alışkanlık farkları vardır. Amerikalı erler de bizim alaturka tuvaletlerde bocalar. Önemli olan bilmeyeni insanca eğitmektir. Asıl bunu anlamayan görevli hayvandır. Hele konuğu durumundaki insanlarla nasıl konuşulacağını bilmeyen it, hayvan oğlu hayvandır.

Söyle bir daha benim gözüme görünmesin. Yoksa fena olur.’ Zevkle ve kelimesi kelimesine cevirdim. Celal yarbayı da çok sevdim. Tuvalet temizliği eğitimini yoğunlaştırıp bir çeşit seferberlik durumuna getirdik. Birkaç gün sonra Amerikalı subay çekinerek yarbaya yaklaştı. Özürler diledi, yolculuk boyunca da yaltaklandı.”

TURGUT SUNALP

Refik Erduran, kendi ifadesi ile Kore’de hiç kimseyi öldürmemişti. “İstanbul’dan kalkıp, Büyükada’ya gider gibi gittim Kore’ye” diyor ve tanıdığı üst rütbeli subayları şöyle anlatıyordu: “Tugay Komutanı Muavini Albay Nuri Pamir ömrümde tanıdığım en halim selim insandı. Kimseye kötü söz söylemez, herkese babacan öğütler verirdi. Benim cephe filmciliğimi duymuş. Çağırttı ve azarladı. Savaşın oyun olmadığını, bekleyenlerimi de düşünmem gerektiğini falan söyledi. Acı patlıcanı kırağı çalmaz derdi ama cephede dimdik yürürken bir havan mermisi ile şehit oldu.” General Tahsin Yazıcı’dan görevi yeni almış olan Tugay Komutanı Tuğgeneral Namık Argüç ile tanıştık. Hiç düşünmeden konuşan, aklına geleni söyleyen otorite ile cart curtu karıştıran bir adamdı. Eliyle uzaktaki tepeleri gösterdi aynen şöyle bağırdı: Bakın şu tepelerde hep düşman var. Oraları alırken sizi öldürecek. Almazsanız da ben öldüreceğim. Şakası da yoktu yani.

Savaş kuralları uyarınca, çekip vurabilirdi gerekli gördüğünü. Melda’nın (Refik Erduran’ın eşi, Nazım Hikmet’in kız kardeşi) teyzesinin oğlu olan o zamanki rütbesiyle Binbaşı Turgut Sunalp Harekat Dairesi Başkanı’ydı. Çok iyi bir askerdi. Dürüsttü, yürekliydi. Bir gün ciple giderken ilerimize top mermisi düştü. Kılı kıpırdamadı. Ayrıca kendisini öcü ve faşist diye tanıyanların inanmayacaklarını biliyorum ama doğruyu yazmak görevim. Erlere karşı müşfik, üstelik sevimliydi.

Eğlenmesini, izindeyken iyi içmesini bilirdi. Bilmediği tek şey ödün vererek çıkar ve dengeleme hesapları yapmaktı. Yani politikacılığın gerektirdiği özelliklerin tümünden yoksundu. Böyle bir insanı emekliliğinden sonra parti başkanı yapıvermek kimin parlak düşüncesiydi, merak ederim. Necmettin Erbakan ne kadar general olabilirse Turgut Sunalp da o kadar politikacı olabilir.” (Turgut Sunalp, 12 Eylül askeri darbesinden sonra kurulan ve askerlerin desteklediği Milliyetçi Demokrasi Partisi’ne genel başkan olmuştu. 1983 seçimlerinde Turgut Özal’ın ANAP’ı karşısında hezimete uğramış, bir dahaki seçimlerde de siyaset sahnesinden silinmişti.)

ASKERDE ŞEHİT OLUR GERİDE MEKTUPLAR KALIR

Dönemin savaş muhabirleri Kore-Türkiye iletişiminin sağlanmasında önemli rol oynadılar. Hikmet Feridun Es, Alaaddin Berk, Faruk Fenik, Selami Akpınar ve diğerleri askerlerin mektuplarını gazetelerinde yayınlatıyordu. Ailelerin mektupları da gazetelerde yayınlanıyor, bu gazeteler ikmal gemileriyle Kore’ye gönderiliyor ve askerlerin ailelerinden haber almaları sağlanıyordu.

TÜRKİYE'DEN MEKTUPLAR

Ömer Lofçalı’ya Burayı hiç merak etme. Senin orada bulunuşun Türk milletine ve bizlere büyük bir şereftir. Selam eder, gözlerinden öperiz. Ağabeyin Şaban Lofçalı.

Kıdemli Yüzbaşı Lütfi Göktürk Şimdiye kadar 5 mektup ve resimler gönderdim. Bunları alamamış olmana üzüldüm. Kore’de gösterdiğin kahramanlığı gazetelerden okuduk. Bütün aile efradımız senin bu kahramanlığından dolayı iftihar duydu. Allah’a emanet ol. Eşin Bahtışen Göktürk

Faruk İlbaylı-Kore Oğlum, iki gözüm, Gittin gideli senden bir haber alamadık. Bunun için aile efradımızla bütün gün merak içindeyiz. Bu mektubu gazetede gördüğün gibi bize sıhhat haberini acele bildir. Baban

Başgedikli Ali Güven-Kore Kıymetli eşim, Yanımızdan ayrıldığın günden beri gönderdiğin mektupları aldık. Bizi için merak etme. Sevgili yavruların Dilek ve Murat bir uçak sesi işitince “Tayyareci babama çok selam söyle” diye avazları çıkana kadar bağrıyor. Onları gören mini mini Niyazi hemen aynı sözleri tekrarlamaya çalışıyor. Yakın zamana kadar zafer müjdelerinizi bekleriz. Eşin Bedriye Güven

KORE'DEN MEKTUPLAR

Zonguldak, Terakki Mh. Dumlupınar Sk. No:58 Anne ve kardeşlerime, Hiç mektup alamadım. Sıhhatteyim. Ahmet Zürkef Göçmez

Sevgili büyüklerim Enver Çağatay Ailesine Sağım ve sıhhatteyim. Merak etmeyin. Ellerinizden öperim. Şerif Demirci

Sayın Sadık Çelebi Müftü Hamam Sok. No.15 Fatih/istanbul Henüz sıhhatteyim. Haberimin aile efradıma duyurulmasını saygı ile dilerim. Bilvesile hepinize hürmet ve sevgilerimi sunarım. Oğlunuz Ali Kılıçaslan Shh. Gd. Üst Çvş. 946/10

Abdullah Yılmaz’a Sultaniye Köyü, izmit iyiyim, Baki selam. Oğlunuz Selim

Bay ibrahim Çakıl izmir-Bayındır-Uladı köyünden, Sevgili babacığım, anneciğim, Kore’de olan oğlunuz Şükrü’nün vücudu sıhhattedir. Cümleten ellerinizden öperim. Ailemin ve oğlum Hüseyin’in gözlerinden öperim. Oğlun Şükrü Çakıl

ZAFERİN SEFALET MADALYASI

Kimi kısa,kimi uzun,kimi yağız kimi küçümen. Ve esmer ve sarışın ve varlıklı ve yoksul. Ecel şerbetini içmişlerdi, aynı suyu içer gibi. Bilinmez siperlerde kim bilir kaç kez ölümle burun buruna gelmişlerdi. Ateş yağmurunda onların Allah’tan başka sığınacağı kimse yoktu. Kökünden koparılmış bir çiçek gibi serilmişlerdi toprağa. Solgun ve öksüz, aynı zamanda müsterih ve yürekliydiler. Git derlerse giderler, savaş derlerse savaşırlar ve öl derlerse ölürlerdi. Onlar yiğit, onlar ‘VATAN’daştılar ya... Onlar kahramandılar ya... İnsanlık uğruna, barış yoluna baş koyanların sayısı bu ülkede hiç tükenmeyecekti. 1908 Meşrutiyeti’nden sonraki savaşlarda dedeleri de ayrı siperlerde ama aynı düşüncelerle vuruşmuşlardı. Onların sesini kimse duymadı. Döndüklerindeki coşkuyu zamanla ilgisizlik ve sefalet bastıracaktı. Onların asıl mesleği savaşmak ve canlı kalmak olmuştu. Geçen zaman içinde hayatla savaşacak gücü bulamayanların sayısı bir hayli çoktu. Umutsuzluk ve desteksiz kalmışların, sadece ‘Koreli’ olarak bilinenlerden birinin cesedi bir izbede bulunmuştu. Sokaklarda ömür törpüleyen Koreli’nin barıştaki mevzii, kırık dökük kulübemsi bir barınak olmuştu. Dikiş izleri hala duran göğsünden sararmış bir fotoğraf çıkmıştı. Mahzun ve elemli bir kadın ile çocuğu anlamsız gözlerle hayata bakıyordu. Allah’ından, vatanından ve Liyakat Madalyası’ndan başka hiçbir şeyi kalmamıştı. Ne karısı, ne evlatları, ne evi, ne barkı... Aç kalmış, susuz kalmış ama yine de gümüş madalyasını satmamıştı. Vatanını da hiç satmayan, kimseye eğilmeyen 80 küsur yaşındaki bu Koreli’nin sessizce defnedilişini içim ürpererek gazetelerden okudum. Keşke görmeseydim, keşke okur yazar olmasaydım, keşke gözyaşlarım akmasaydı. Ve sıradan sadece kendi için yaşayan, başkaları ile ölebilen biri hiç olmasaydım. Savaşta ‘tam siper’ olmuş, eski bir muharibin, barışta nasıl hayat şartlarına teslim olduğunu umarım tüm ‘teslimiyetçi’ler anlayacaktır.

Ergun Hiçyılmaz