Zafer mi, YAŞ'tan sonra ne zaferi?

a
a
Çarşamba, 01 Eylül 2010 - 05:00

Bu ülkenin başka ülkelerde olmadığı kadar çok bayramı ve her birinin başka sahibi vardır! 23 Nisan Egemenlik Bayramı’dır, kutlama töreninin sahibi de TBMM başkanıdır ama çocuklara armağan edilmiştir. 29 Ekim’in patronu devletin en üst makamı cumhurbaşkanı, 30 Ağustos’un ise genelkurmay başkanı olduğu gibi! Ramazan ve kurban gibi dini bayramlarda ise otobüs ve köprü geçişleri bedava yapılır, artık onun patronu kim oluyor, bilemiyorum. 30 Ağustos’un ordunun kutladığı bir bayram olması sadece büyük zaferin yıldönümü olmasından değil. Terfiler de açıklanmış oluyor ve bir anlamda bunu kutluyorlar. Bu yıl YAŞ’ta yaşanan şantaj ve rehin alma tuzaklarıyla dolu terfi krizinden sonra ortada zaten kutlanacak bir şey kalmamıştı. İstanbullulara sorarsanız, 30 Ağustos’u bütün gün süren bir trafik sıkışıklığı olarak özetleyecekler size. Şehrin içindeki bulvarlar tören için kapatılıyor ya! Ankara’da ise bütün subaylar sabah Anıtkabir’e gider. Hipodromda AK Parti yöneticilerinin, yanlarında türbanlı eşleri olmadığı için gergin yüzleriyle izlediği bir geçit töreni. Gece de Merkez Orduevi’nde görkemli olmasına çalışılan ancak fazla resmi bir kutlama. Subay ve eşlerinin ‘işte cumhuriyet nesli böyle olmalı’ tarzındaki şıklıkları ile töreni uzaktan izleyişlerine, basın mensuplarının hangi sinekten yağ çıkarırız telaşı ve eski tüfeklerin ‘hâlâ hatırlanıyoruz’ mutluluğu eklenir. Resepsiyonun en keyifsizleri tabii ki yine AK Partililerdir. Deplasmanda olma huzursuzluğu, ‘bitse de gitsek’ havası ve ‘şu protokolden nefret ediyorum’un bariz sıkıntısıyla.

Rize’de sel olmasaydı?

Bu yıl, zorlu geçen YAŞ bilek güreşinden sonra Başbakan Erdoğan’ın en son bulunmak isteyeceği yerin orduevindeki resepsiyon olduğu kesindi, hele referandum gerginliği de varken. Neyse ki Rize’de yaşanan sel felaketi yeterince geçerli bir mazeretti. Başbakan selzedeleri görmeye gitti! ‘O olmazsa bakanlar da olmaz’ diye düşünüyordum ki, fena bir katılım değildi, pek çoğu geldi. Cumhurbaşkanı geldikten sonra yanında bulundular ve onunla birlikte gittiler. Bahçede bayağı bir ferahlama oldu, yani kalabalık azaldı. E korumalar filan... Smokinli köşe yazarlarının duayen mertebesinde olanlar komutanları görememekten şikayetçiydi. Ben de. Ankaralı meslektaşlarımız alışık, önden arkadan kuşatıyor, peşinden koşuyor, bir biçimde ‘yakın temas’ sağlıyorlar. Biz İstanbullular, ev sahibi hiç olmazsa bir “Hoşgeldiniz” desin diye tavşan misali bekliyor ve dağa kavuşamıyoruz! Yine de içimiz sızlıyor kırık dökük hallerine, hele gençlerin, ‘kimler gelmiş’ diye merak edip protokolün bulunduğu bölüme gelen yeni mezun ‘genç teğmenler’in. Hayır, Silivri’de yatmaya niyetim yok. “Genç teğmenler rahatsız” diye yazmıyorum, “buruk” diyorum. Onlar ise o gün mezun olmalarına ve yorgunluklarına bağlıyorlar görüntülerini. Bu kadar vızırdadıktan sonra ‘bir daha da gider miyim’ bilemiyorum.