Zümrütlü hancerin macerası

Renkli taşların büyüsüne bürünmüş, hayran olunan mücevherler yalnızca bir süslenme aracı mıdır? Sorunun cevabı elbette 'hayır'. Mücevher parlak bir güç gösterisidir. Varlığın, iktidarın, zenginliğin altın ve parlak taşlarla işlenen mücevherler yoluyla sergilenmesi tarih boyunca değişmeden sürer gider. Osmanlı geleneğinde de saray ve padişah kavramlarının ayrılmaz bir parçasıdır mücevher

25 Kasım 2012, Pazar 05:00
A A

GÜL İREPOĞLU

gulirepoglu@posta.com.tr

Mücevher hançerler saray geleneğinde törensel giyimin olmazsa olmazlarındandır. Padişah belindeki kuşağın içinden eksik etmez bu simgesel silahı; padişah portrelerinde sıkça karşımıza çıkar çeşitli örnekleri. Armağan olarak mücevher hançer, yerine göre saygı göstermenin, yerine göre karşısındakine önem vermenin göstergesidir.

‘Diplomatik’ hediyeleri hazırlamanın inceliği

Bütün bunları anlattıktan sonra gelelim zümrütlü hançerin hikayesine... Yıl 1747’dir, Osmanlı ile İran yıpratıcı savaş sonrası antlaşma yapmanın rahatlığını yaşamaktadır. Saltanatta Sultan I. Mahmud bulunmaktadır, İran’da ise Nadir Şah. İran şahı barışı perçinlemek üzere Osmanlı sultanına gösterişli armağanlar hazırlatır, bunların arasında öyle bir taht vardır ki, herkesin gözünü kamaştırır. Şah bu yakutlarla, zümrütlerle, inciden çiçeklerle bezeli, her yanı renkli mineyle işlenmiş, ayakları fil ayağına benzer kocaman tahtı Hindistan seferinde ganimet olarak almıştır. Ve işte şimdi Osmanlı hükümdarına sunmaktadır onu, sanki kendisinde buna benzer başka pek çok değerli eşya olduğunu iletmek istercesine... Evet, bu hareketi yalnızca sıradışı pahada bir nesnenin yollanması olarak değerlendirmek mümkün değildir. Bunun tasarlanmış bir hamle olduğu açıktır.

Birbirleriyle savaştan henüz çıkmış ve antlaşma imzalamış iki devlet arasında bir gösteri... Yani bu senaryoya göre iki ülkeden biri böylesi bir ganimet alacak ve bunu kendinde tutmayıp yollayacak kadar güçlüdür! Öte yandan böylesi iltifat içeren bir armağan yoluyla dostluğu sürdürmek istemektedir. Hazırlanacak armağanların ezici görkemde olması gerekmektedir kesinlikle, o tahtın altında kalınmamalıdır! Hatta daha ötesi. O tahtı fersah fersah geçecek parlaklıkta eşyalar bulunmalı, yaptırılmalıdır. Öyle de yapılır...

Hançerlerin en ünlüsü, en görkemlisi

Çok değerli mücevher eşyaların yanı sıra öyle bir hançer üretilir ki, bu hançer bir Osmanlı sultanının yabancı bir hükümdara yolladığı armağanların en şatafatlısıdır: Kabzasında yan yana üç zümrüt, olağanüstü irilikte, doğal yuvarlaklığında, altın yuvalar içinde... Aralarında silme elmaslar... Ki o elmaslar başka bir mücevherde kullanılmış olsalar tek başlarına birer cazibe kaynağı olurlar, ama burada zümrütlerin o derin koyu yeşil gölgesi her yana öylesine etkince uzanmaktadır ki... Harikulade ince bir işçilikle işlenmiş altın kın... Tam ortasında kabartılı mineden yapılmış meyve sepeti kompozisyonu; nar, karpuz, mürdüm eriği, armut, incir, balkabağı, yeşil erik, üzüm... Bir de menekşelerle tek pembe gül... Tepeleme dolu bolluk, bereket simgeleri... Ve kının iki ucunda yine altın yuvalarla yükseltilmiş iri elmasların yoğunlukla ve zarafetle bir araya getirilişi...

Hepsi 18. yüzyıl beğenisinin en karakteristik özellikleri; abartılı büyüklükte taşlar, çarpıcı bir parlaklık, baş döndüren bir şatafat, yeni arayışlar... Kabzanın tepesindeyse kapaklı bir İngiliz saati, rakamları Arapça. Hediye defterindeki kayda göre 20.000 kuruş değer biçilmiştir hançere; bu zarif, ama öldürücü gerece, o zamana göre müthiş bir rakam. Hançerle birlikte gidecek olan her şey büyük özenle seçilmiştir, hediyeler arasında son derece gösterişli ok ve yay kesesi de bulunmaktadır; yeşil kadife zemin, üzerindeki altın madalyonla yüksek yuvalar içindeki elmas, zümrüt ve yakutlarla bezelidir. Tüm armağanlar yola çıkarılmadan önce sadrazamın evinde devlet erkanına sergilenmiş, İstanbul sokaklarında, konaklarında ve kahvelerinde günlerce o hazinelerin şaşaası konuşulmuştur.

Kaderin dokunuşu

Ancak kader bu tasarının gerçekleşmesine izin vermeyecektir. Armağanları şaha ulaştırmakla görevli Osmanlı elçisi Hacı Ahmed Bey’in komutasındaki Osmanlı alayı İran sınırını geçer geçmez ulaşır haber: Nadir Şah bir suikasta kurban gitmiştir. Komutan hemen sınıra geri çekilip en mükemmel ata sahip ulağını Konstantiniyye’ye yollar; bu durum karşısında böylesine değerli bir hazineyi ne yapmalı? Beklediği buyruk tez zamanda ulaşmış olmalıdır konaklanan yere: “Tez zamanda geri dönüle!” Hançeri aşkla tasarlayıp aşkla üreten usta kuyumcuların gönlü mü elvermemiştir bu yapıtın yurdundan uzaklaşmasına, ya da sadrazamın gözü mü kalmıştır onda, yoksa padişah bu eşsiz parçayı kendi beline mi lâyık bulmuştur aslında? Bilmek olası değil. Belki de mücevherlerin bir kaderi olduğunu hayal etmek gerek.

Zümrütlü hançer böylece Osmanlı Devleti’nin hazinesinde kalmış, Osmanlı hünkarlarının belinde parıldamıştır hep. Yüzyıllar sonra Topkapı Sarayı müzeye dönüştüğünde de ziyaretçilerin en çok ilgisini çeken ‘obje’ olmuştur; dünyanın dört bir yanından gelip onu görmek için sıralanan insanların meraklı bakışları karşısında gururla ışıklar saçmayı sürdürmektedir. Yakut, zümrüt ve incilerle kaplı o taht da Topkapı Sarayı Müzesi Hazine Dairesi’nde sergilenmektedir, bulunduğu vitrinin önünde durup kendisine hayran olanlara bakarak gelip geçen zamanı izlemektedir sessizce...

(18.11.2012 tarihli Posta Karnaval'dan alınmıştır.)

SON 24 SAATTE YAŞANANLAR

;