24 saat mesaide neşesi, esprisi hep yerinde...

Hayatınızda tanıyacağınız en renkli kişiliklerden biri. İnanılmaz bir enerjiye sahip. Mesleğine öylesine aşık ki, yolda ayağını sürüyerek yürüyen birini görse gidip onu muayene etmeye çalışıyor

01 Nisan 2012, Pazar 05:00
A A
24 saat mesaide neşesi, esprisi hep yerinde...

Röportaj: Figen Onur ERTAN

figen@figen.net

 “Doktorluk deli işi” diyor ama, ölene kadar mesleğini yapmaya kararlı. Gece 2’den sonra bile hasta bakıyor, haftanın 6 günü çalışıyor, günde 4 saatlik uykuyla duruyor. Bulduğu her boş vakitte ya kitap okuyor ya da makale yazıyor. Yüzlerce makale yayınlamış, kitaplar yazmış, yazmaya da devam ediyor. Son olarak televizyon dünyasında ‘doktor sunucu’ olarak ün yaptı.

Önce ‘Doktorum’ programında konuk olarak tanıdık onu. Sık sık ekrana çıkıp fizik tedavi konusunda bilgilerini paylaşırken, renkli kişiliği ve eğlenceli sunumuyla dikkatleri üzerine çekti. Ardından HTV Türkiye kanalında ‘Üstüme İyilik Sağlık’ programının sunucusu olarak hafta içi her gün farklı sağlık konularıyla meslektaşlarını ağırlarken gördük. İstanbul Tıp Fakültesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı Başkanı Profesör Dr. Cihan Aksoy’dan söz ediyoruz...

Bu neşeyi ve enerjiyi nereden buluyorsunuz?

Ben böyleyim işte, böyle geldim böyle gidiyorum. Hiç değişmedim. Yaptığım işten çok keyif alıyorum. İnsanlardan, dostluklardan, yaptığım işten...

Hep böyle miydiniz?

Kendimi bildim bileli. Zaten hayat hikayem bu yüzden biraz karışıktır.

Nasıl yani?

Benim kadar çok farklı dalda ihtisas yapmaya çalışan, oradan oraya geçen biri yoktur. Fakülteyi bile annemin babamın yanında okumamak için İzmir’de istedim. Ön kayıtta karışıklık oldu, Erzurum’a gittim, bir sene okudum. Olmadı Adana’ya gittim, üniversiteyi orada bitirdim. Döndüm çocuk ihtisasına başladım. Önce Ankara ve İzmir’e gittim sonra İstanbul’da başladım. Sonra vazgeçtim askere gittim. Askerde baktım herkes kafasını yarıyor. “Beyin cerrahı olacağım” dedim. Gittim beyin cerrahisi ihtisasına İzmir’de başladım. Sonra evleniyordum, hanımın tayinini ayarlayamadım, Çapa’da beyin cerrahisine gittim.

Benim şimdiden başım döndü, sonra?

Tam tezimi verdim, mecburi hizmet kanunu çıktı. Baktım kaçıyor insanlar bir yerlere, ameliyat olmuyorlar. Bir gün bir hasta ameliyat olacağına fizik tedavi olmuş. “Napıyorsun sen” dedim, kızdım. Fizik tedaviciler de bana kızdı. “Biz koca koca profesörleriz sen orada beyin cerrahisinde bize laf mı atıyorsun? Merak ediyorsan öğren” dediler. Bunun üzerine fizik tedavisi ihtisasını yaptım. Bitirince Avusturya’dan burs kazandım oraya gittim. Orada manuel tıp gördüm, onu Türkiye’ye getirmeye çalıştım. Onun için de birçok yerde eğitim aldım. Herhalde benim kadar çok farklı dala zıplayan yoktur. Şimdi de genel kültürüm artıyor çünkü her gün 2 saat farklı branşlardan farklı hekimlerle, konularının uzmanlarıyla sohbet ediyorum programda.

Sürekli bir şeyler okumak zorundasınız bir yandan da...

Üniversiteli olmanın gerekliliği bu. Hep okuyoruz, okumak hiç bitmiyor. Yenilikleri takip etmek zorundayız. Sürekli öğrenmek ve öğretmek zorundasınız, atıl kalamazsınız. Öğrenciler hep bir şeyler sorar ve onlara en güncel en uygun cevabı vermezseniz, 25 yaşındaki asistandan siz daha fazla şey bilmezseniz asistan bir daha size soru sormaz.

Gece yarısından sonra bile hasta bakıyormuşsunuz!

Her zaman değil. Ama sabah 4’ü bulduğumuz oluyor. Ben günde 5 hastadan fazlasını almıyorum. Yeni hasta olarak. Hanım da çok sinirleniyor, “Çok paraya mı ihtiyacımız var, gece yarıları niye çalışıyorsun?” diyor. Ama bunun parayla ilgisi yok. Bir hastaya 1 saat ayırınca, 5,5’dan sonra hasta bakınca saatler sarkıyor. Gece yarısından sonrakiler kontrol için gelen hastalar. Ve bu işi çok keyif alarak yaptığım için saatin benim için çok önemi olmuyor.

“Her hastaya en az bir saat”, biraz fazla değil mi?

Adam gibi muayene benim için röntgenlerden, tahlillerden daha önemli. Hastayla içimde giderek bir duygu oluşuyor, bir de dokunursam... Ben önce elle muayene ederim, raporlara asla önce bakmam. Mutlaka önce kendim teşhis koyarım sonra filmlere bakarım ve şaşırdığım çok az vaka olmuştur.

Anlatırken gözleriniz parlıyor!

Evet çok keyif alıyorum. Matematik problemi çözmek gibi bir şey. Siz bir yerlere dokunuyorsunuz ve elinizin altında kas ve kemikteki normal olmayan şeyleri hissediyorsunuz. Laboratuvar bulguları ancak sizin teşhisinizi netleştirmiş oluyor.

Her doktor elle muayene yapamaz derler...

E doğru tabii. Doktorluk bir sanattır. Ben 33 yıllık birikimimle hala yarım saatten önce hastalara tanı koyamıyorsam, hala hastalarımla bir saat uğraşıyorsam, bir şey var herhalde. Kürsü başkanlığım döneminde ben yasaklamıştım. Günde 20 hastadan fazlasına bakılmasına izin vermiyordum. Fazlası faciadır. Ben de kendimi günde 5 yeni hastayla sınırladım.

Günde kaç saat uyuyorsunuz?

4 saati geçirdiğim çok nadirdir. Yıllar geçtikçe yetmemeye başlıyor. Yolda gelirken uyuyorum. 5-10 dakika kafamı bir yerlere dayıyorum bazen, arayı kapatıyorum böyle. Gün içi şekerlemeler çok önemli aslında. Öğlenleri yarım saat uyumanın insanları tazelediğini ve verimi müthiş arttırdığı biliniyor.

Kendinize nasıl vakit ayırabiliyorsunuz? Hobi gibi mi?

Hobi insanın keyif aldığı bir şeyi yapması demek değil mi? Benim de hobim işim. Yani hayatım hobiyle geçti. Mesela ben tatile gittiğimde 3 günden fazla duramam. Hemen aranmaya başlarım, bakarım etrafta yamuk gezen birisi var mı? Hemen bulaşırım.

Televizyon dünyasına nasıl girdiniz?

Ben kendimi 5 hastayla sınırlamışım zaten. Çok para kazanma hırsım yok. Hiçbir zaman çok lüks arabam olsun, pembe panjurlu evim olsun istemedim. Başımı sokacak bir evim olsun, arabam ayağımı yerden kessin, bu bana hep yetti. Ama iyi bir şeyler yapabilmeyi hep istedim ve hedefime ulaştım. İnsan isteyince oluyor her şey. Kanal D’ye bir iki kere davet edildikten sonra röportajlar başladı.

Televizyonculuğu da çok sevdiniz.

Çok şükür Allah bana sağlıklı evlatlar verdi. Mutlu bir yuvam var. Öyle parada pulda gözüm yok. Yetiyor zaten eski püskü bir arabam var, idare ediyor. Dostlarım var etrafımda. 60’ıma yaklaştığım bu dönemde bana Milli Piyango gibi oldu bu televizyon işi.

Eşiniz bu temponuzu nasıl karşılıyor?

O da doktor. Zaten başka türlü beni anlamazdı. Ama gece yarılarına kadar muayenehanede kaldığım için inceden inceden sinirlendiğini hissediyorum. Bazen cumartesi günleri birilerini eve davet ettiğimiz zaman anahtarı yandaki komşuya veriyoruz. Gelenler eve girip salatayı yapmaya, masayı hazırlamaya başlıyorlar.

Karı-koca haftanın 6 günü geç saatlere kadar çalışıyorsunuz.

Çarşambaları üniversiteye giderim, halk günümdür. Aslında yasak bir şeyi itiraf ediyorum. Ama yasaksa yasak. Karşıdaki simitçiden ayakkabı boyacısına, üniversitedeki profesörün annesinden vali beyin karısına kadar benim hasta bakma günümdür ve ben onlara bakarım. 30 yıldır takip ettiğim hastalarım var, onlardan hiçbir zaman para almayı düşünmedim. Yasağı delip çatır çatır hasta bakıyorum. Bu yasaklar devam ederse, hocalar üniversiteden ayrılırsa bu çocuklara kim öğretecek? Öğrencilerim bir şeyler öğrenmek için muayenehaneme gelir, beni seyretmeye. Çünkü üniversitede hastaya dokunmam yasak.

 “Muayenehanen var, hastaya dokunamazsın” diyorlar yani?

Bazen önemli ameliyatlar oluyor, cerrah arkadaşlarım muayenehanelerini kapatıp hastaneye ameliyata gidiyorlar. “Ben gelemem hasta ölsün!” mü desinler? Gelip bakıyorlar, hastanın hayatını kurtarıyorlar sonra ifade veriyorlar ve haklarında soruşturma açılıyor. Mesela yüz naklini yapan cerrahlarımız var ya, hepsi üniversite hastanesinde ameliyat yapması yasak olanlar. Benim gibi parttime. Haklarında hemen soruşturma yapılıyor. Özel izin alınmıştır diye örtbas ediyorlar. Bu ameliyatı özel hastanelerde yapmaları için ne paralar teklif edilirdi ama üniversiteyi tercih ediyorlar.

Hızlı bir beyin göçü başlayacak mı?

Bir yandan da dışarıdan doktor getiriyoruz açığı kapatmak için. Benim birçok arkadaşım çalışmalarına, araştırmalarına devam edebilmek için yurt dışına gitti. Mesela Çapa Çocuk Ortepedisi’nde dünya çapında bir arkadaşımız vardı. Bu çok özel bir alandır, herkes yapamaz. Bu kanun çıktı ve “Ben Türkiye’de işimi yapamıyorum” dedi, Kanada’ya gitti. Üniversiteler çökertiliyor bence. Nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum, beni üniversiteden atarlar, hapse gitmediğim sürece sorun yok ama, sevdiğim işi yapıyorum. Oysa öğrencilerimi de yetiştirmek, birikimlerimi paylaşmak istiyorum.

Biri gelip “Ben profesör olmak istiyorum, hocam yol göster” dese, ne dersiniz?

Hızlıca anlatayım. 6 yıl tıp fakültesini okuyacaksın ama hemen diplomanı alamazsın. 2 yıl seni bir yere gönderiyorlar. Evlendin diyelim, kocanla aynı yerde olma şansın çok az. Birinizi Edirne’ye, ötekini Van’a gönderiyorlar. Ardından ihtisas imtihanlarına girip kazanmanız gerek. 4 sene asistanlık yapmanız gerek. Ama aradan 17-18 yıl geçmiş oluyor. Uzmanlık yaptın yine yetmiyor. 2 sene de mecburi hizmete girip tekrar sınava girmek gerekiyor. 3-4 yıl asistanlık yaptın diyelim, üst ihtisas için tekrar mecburi hizmet. Doçent olmak için yayınlar yapmak gerek. Yani bitmiyor. Bir de aldıkları ücreti görseniz.

Deli mi bu insanlar, neden doktor olmak istiyorlar?

Bunu bana sorma, bu iş normal insan işi değil. Ben de normal değilim! Üniversitede tıp hocalarının normal insan olmasını beklemeyin. Hepsinin hayatı incelenmeye değer garip yaratıklardır. Ben 17 yıllık profesörüm. Oğlum mühendislik okudu, 1 yıl önce okulu bitirdi. Benim aldığımdan daha fazla para alıyor.

Doktor olmaktan gözü korkmuştur! İki oğlum var. Bizi görünce doktor olmayı akıllarından bile geçirmediler!

Biri makine mühendisi, biri bilgisayar mühendisi oldu. Üniversitede hayatları boyunca asla benim çalıştığım kadar çok ders çalışmadılar. İkisinin de kazandığı para benimkinden çok daha fazla. Benim tıp fakültesinde okurken hiçbir gün okula gitmeme, ders kaçırma gibi lüksüm yoktu. Çocuklarım üniversitede okurken “Bugün dersim yok iki saat gidip geleceğim” derlerdi. Oysa biz hastanede yatıp kalkardık.

Armut dibine düşmemiş yani?

Tabii bizi gördükleri için doktorluğu hiç istemediler. Doktorluk sevgi işidir. Ama biz ne doğru dürüst evde oluyorduk ne de tatile çıkabiliyorduk. Baktılar arkadaşlarının anneleri babaları hep zengin, lüks arabaları, hizmetçileri var. Biz hiç zengin olmadık. Karı-koca çalışıyorduk ama evimizde hiç hizmetçimiz olmadı. Hiçbir zaman lüks arabamız olmadı. Ama hedefimiz de bu olmadı zaten. Çevremizde hep iyi dostlarımız oldu. Hedefimiz de buydu. Bazen emekli profesörleri görüyorum. İlaç yazdırmaya geliyorlar. Eğer yetiştirdikleri asistanları kalmamışsa sırada oturup bekliyorlar. İçim acıyor. Ne doktorlar yetiştirdiler halbuki. Dedim ya bizimki deli işi, zor iş ama çok büyük sevgi işi...

(25.03.2012 tarihli Pazar Postası'ndan alınmıştır.)

SON 24 SAATTE YAŞANANLAR

;
Sıradaki haber yükleniyor...