Şebnem Burcuoğlu: Arıza erkeklere yönelmemiz annelik içgüdüsünden

09 Eylül 2018, Pazar 05:00
Son Güncelleme:
'Kocan Kadar Konuş' kitabıyla hayatımıza girdi. Şimdi beşinci kitabı 'Süreya Kuaför Salonu'yla okuyucunun karşısında. Geçmişe özlem duyanlara ilaç gibi gelecek bir mahalle hikayesini sanki bir Yeşilçam filmi izler okuyorsunuz. Geçtiğimiz hafta Datça’da düzenlenen Altın Badem Ödül Töreni'nde 'Çevrimdışı Aşk' kitabıyla yılın yazarı ödülünün de sahibi olan Şebnem Burcuoğlu ile buluştuk

OYA ÇINAR 

oya.cinar@posta.com.tr 

■ Beşinci kitabınız ‘Süreya Kuaför Salonu’ su gibi akan bir mahalle hikayesi ve çok gerçek geliyor insana. Gerçekten öyle mi yoksa bütünüyle kurgu mu bu roman?

Hikaye de kahramanlar da baştan sona kurgu. Altı ay önce Bomonti’ye taşındım ben. Ondan önce Kurtuluş hiç radarımda değildi. Ama bu hikaye aklıma geldikten sonra nerede geçmesi gerektiğiyle ilgili uzun araştırmalar yaptığım sırada Kurtuluş’a düştü yolum. +Orayı gördükten sonra gecemi gündüzümü Kurtuluş’ta geçirmeye başladım. Semte de o şekilde karar verdim. 

■ Ana karakterleriniz Cemal, Süreyya ve Feza. Cemal hayatını iyi bir insan olmaya adıyor ve bir gün sevdiği kadının, kendisine “İyi bir insansın ama...” diye başlayan ayrılık konuşmasına maruz kalıyor. Çok sıradan bir hikaye ama yine de çok etkiliyor insanı...

Bence bunun sebebi oradaki samimiyet. Çünkü bir kitap yazarken ya da bir film çekerken Oscar ya da başka bir motivasyonla yazıyorsanız o samimiyetsizlik mutlaka geçiyor karşı tarafa. Hani, “Şu iş tuttu, buradan yürüyeyim” kafası vardır ya... Ben ondan tamamen uzak duruyorum yazarken. Her kitabımı sanki hayatımda ilk defa bir hikaye yazıyormuşum hissiyle yazıyorum. Ama özellikle son dönemde kendimle ilgili şunu fark ettim. Kitap okumayı çok sevmeme rağmen çok fazla karmaşa, çok uzun cümleler dikkatimi dağıtmaya başlıyor. Dolayısıyla ben bir hikayeyi okurken nasıl algılamak istiyorsam kendim de öyle yazmayı tercih ediyorum. Yani basit bir şeyin ille ucuz olması gerekmiyor. Basit olan çok güzel ve anlamlı da olabilir. Çıkış noktam bu. 

MASKÜLEN BİR TARAFIM VAR HİÇ ‘ÇIT KIRILDIM’ DEĞİLİM 

■ İlk defa bu kitabınızda hikayenin bir bölümünü bir erkeğin ağzından anlatıyorsunuz. Zor olmadı mı?

Bütün karakterlerde aynı oranda zorlandım. Başta şunu dedim tabii kendime, “Belki okuyucu ‘Senin ne haddine bir erkek karakteri yazmak’ diyecek.” Çünkü Cemal bir beyaz yakalı değil, bir mahalle delikanlısı. İddialı da bir durum bakarsan. Önce erkek arkadaşıma okuttum, “Şunu bir okur musun? Abuk subuk bir şey olmasın” diyerek... 

■ Ne dedi?

Çok beğendi. Ama gerçekten yüreğim ağzımda bekledim yorumunu. Bir de hani torpil yapmaz, gerçekten ne düşünüyorsa onu söyler. Ben zaten, “Ah canım çok güzel olmuş” tarzı eleştirilerden hoşlanmıyorum. Çünkü beni besleyen o değil. Benim kendimi geliştirebilmem için bana eksik olan yanların söylenmesi lazım. Aslında en başta sadece erkek üzerinden anlatmayı bile düşündüm. Neticede bir kadınım ama çok maskülen bir tarafım da var benim. Hiç çıt kırıldım bir tip değilim. Zayıflığımdan dolayı öyle görünüyor olabilirim belki ama alakası yok. O yüzden bir erkeğin ağzından yazabileceğime çok inandım. İçimdeki erkek çocuğunu ortaya çıkarmaya çalıştım Cemal’i yazarken. 

■ Hangi duygularla kurdunuz peki hikayeyi?

Sosyal medyanın da etkisiyle şekillenen bir dönemin yarattığı yalnızlaşma duygusu vardı temelinde. Seyrettiğim Türk filmlerini bile daha duygusal seyretmeye başladığımı fark ediyordum. Biz Bandırmalıyız. Oraya gittiğim zaman daha önce duygulanmadığım gibi duygulandığımı fark ettim ve dedim ki, “Galiba köklerimi, eskiyi, o birlik beraberlik duygusunu, eski aşkları, eski arkadaşlıkları özlemeye başladım.” O duygular çağırdı sanırım ‘Süreya Kuaför Salonu’nu. 

■ Bu roman başlangıçta kimin hikayesiydi peki?

Feza karakterinin hikayesiydi. Ama sonra her şey o kadar dallanıp budaklandı ki kafamda onları sadece Feza ile anlatamazdım. Başka bir bakış açısı da gerekiyordu. Mesela hep o mahallede değil de oradan kopup gitmiş ve başka bir hayat yaşamış bir insana daha ihtiyacım vardı. Süreyya karakteri öyle doğdu. Sonrasında bu iki kadının karşısında bir de erkeğe ihtiyacım oldu ve Cemal karakteri doğdu bu kez.

■ Kitapta kahramanlarımızdan Dehşetengiz hayat boyu karşısına ‘düzgün bir çocuk’ çıksın istiyor. Ama düzgün çocuğu bulunca ondan çabuk sıkılıyor ve dört yanından su alan bir gemiye atlıyor...

Maalesef bunu hepimiz yaptık ve yapıyoruz da. Kendi adıma artık yapmamaya çalışıyorum gerçi çünkü eziyet de bir yere kadar (Gülüyor). Ben bunu en sonunda şu sonuca bağladım. Bu, biz kadınların annelik içgüdüsünden kaynaklanıyor bence. Çünkü o şefkat verme, besleme, büyütme, iyileştirme hevesimiz var ya... Bu da bir nevi karşındaki insanı çocuğun gibi görüp bir iyileştirme süreci başlatmak gibi. “Ben bunu kesin düzeltirim” hatta “Bunu ancak ben düzeltirim zaten!” gibi böyle saçma sapan hiç kazananı olmayan bir iddiaya girmek gibi. 

■ Her şey dönüp dolaşıp annelik içgüdüsüne geliyor...

E, başka hiçbir açıklaması olamaz. Yoksa öbür türlü deliyiz diyeceğim ama onu da demek istemem açıkçası. O yüzden kafamda böyle çözdüm bu durumu. 

■ Size şu anki ruh halinizle liman mı daha cazip geliyor fırtına mı?

Liman. Yüzde yüz hem de! Fırtına bitti benim için. O dönemi atlattım diye düşünüyorum. Ben mesela hiçbir zaman, “Evleneyim, yuva kurayım” diyen bir tip olmadım. Her zaman öncelikli olan iş hayatımdı. Başarmam gereken şeyler vardı, hayallerim vardı... Şimdi, hayatımın bu döneminde ilk defa geçen yıl çocuk sevgisi geldi bana. Dolayısıyla bu tarz bir düşünceye daha yakın hissediyorum. Fırtına istemiyorum. Kavga gürültü istemiyorum. Her şeyin bir düzende olmasını istiyorum. Bundan önce hayatım zaten bütünüyle fırtınaydı. Bu kitap da aslında böyle bir durumda çıktı. Fırtınanın bittiği, yelkenlerimin indiği, en sakin dönemimde yazdım.

ÖZLEDİĞİNİZ NE VARSA BU KİTABIN İÇİNDE VAR 

■ Ben okurken hep Feza’nın tarafındaydım. Sona gelince sizin de Feza’yı kayırarak yazdığınızı düşündüm. Bu mümkün mü? Yazar kahramanları kayırır mı birbirinden?

Yazmaya başladığımda bunu ben de çok merak etmiştim. Mümkünmüş. Ama benim en zevk aldığım, gözlerim dolarak yazdığım karakter Süreyya oldu. Çünkü Süreyya’nın her şeyi, herkesi geride bırakarak hayallerine dört nala koşması, sonra peşinden koştuğu o hayalin içinin ne kadar boş olduğunu görmesi ve o kalp kırıklığı beni çok etkiledi. Üçünün arasında en radikal seçimi yapan Süreyya aslında. Ok bir yere fırlıyor ama geri dönmüyor, fırladığıyla kalıyor... Onun o suskunluğu, içine kapanıklığı da ondan zaten. 

■ Peki insanlar bu kitabı neden okusun?

Son dönemde hissettiğimiz yalnızlık hissine bir nebze de olsa merhem olacak bir mahalle hikayesi bu. Geçmişe özlem, pencereden sarkıtılan sepetler, alt komşunun zili çalıp “Pişi yaptım” demesi, o sıcak duygular... Özlediğimiz ne varsa ‘Süreya Kuaför Salonu’nda onlar var. Ben öyle hissederek yazdım. Umarım okuyana da geçer bu duygular...


GÜNCEL HABERLER