Dansın ayıbı olur mu?

Geçtiğimiz hafta İbo Show’a katılan oryantal Didem’in dans performansını gerçekleştirdiği esnada Ali Sunal ve Bülent Serttaş’ın ona bakmamak için gösterdikleri yoğun çaba, sosyal medyada gündem olmuş, günlerce konuşulmuştu. Kimileri bunu erkeğin ‘sadakati’ olarak yorumlayıp Bülent Serttaş’ın tavrını takdir ederken, kimileri Hadise’nin dans alkışlanır, dans sanattır” çıkışıyla Bülent Serttaş’ın tavrını ‘saygısızlık’ olarak yorumladı. 

Dans eden kadına utanç erkeğe alkış(!)

Bülent Serttaş, sessizliğini korumayı sürdürürken Didem Kınalı, katıldığı pek çok televizyon kanalında tavrını net biçimde dile getirdi. Son olarak geçtiğimiz gün oryantal Didem’in, Hürriyet’ten Hakan Gence’ye verdiği röportajı okudum. Her kadının yaşamında birçok kez yaşadığı olumsuzlukları acı şekilde tecrübe etmiş bir kadın olarak, oldukça samimi itiraflarda bulunmuş Didem Kınalı. Röportajı okuyunca bir kez daha anlıyoruz ki mesele yalnızca Bülent Serttaş meselesi değil. Mesele hayatını dans ederek kazanan, tek başına ayakta durmaya çalışan bir kadının, günün sonunda “Bakılmayacak ya da utanılacak bir iş yapmadım” açıklamasını yapmak zorunda bırakılması. Dans da tıpkı diğer meslek grupları gibi farklı kategorileri olan bir meslek dalı ve dansı meslek edinen kimse de dansçı olarak tanımlanıyor. Örneğin Tan Sağtürk. Dünya çapında da başarılara imza atmış bir balet yani dansçı. Peki, bugün hangi televizyon programında yaptığı iş üzerinden psikolojik şiddete uğruyor? Ya da yaptığı mesleğin utanç verici olmadığını açıklamak durumunda kalıyor? Veya performansını sergilemek için sahneye çıktığında kim ona bakmamak için olağanüstü bir çaba harcıyor? Oryantal Didem’e gelelim. O da tıpkı Tan Sağtürk gibi bir dansçı. Birini utandıran birini yücelten bu sistem, kadına güzel görünmenin ve iyi dans etmenin bedellerini ödetirken, bir diğerine takdiri ve alkışı layık görüyor. Bir balet ve erkekliği yan yana koyduğunuzda sonuç başarı oluyorken, bir kadın ve yanına oryantali koyduğunuzda sonuç bir utanca dönüşüyor. 

Hayatta herkese ‘abi’ demeyi öğrenmek

Bir toplumda hâkim olan söylem her nasılsa o toplumun toplumsal cinsiyet rolleri de o ölçüde şekilleniyor. Toplumsal olarak kadına biçilen roller ve durmaksızın yeniden üretilen geleneksel tutumlar, kadınları bu roller arasında sıkışıp kalmaya zorluyor. Televizyon kanallarında her gün ekranlara gelen, çoğu kadının keyifle izlediği evlilik programları, yemek programları, moda programları… Bu programlarda kadınlara biçilen roller ya yemek, temizlik gibi ev içi faaliyetler ya da kadınların bedenleri, dış görünüşleri yani cinsellikleri. Kadınlar durmaksızın birer magazin figürü olmanın ötesine geçemezken, erkekler sanatta, sporda, iş yaşamında kısacası her alanda alkışlanıyor. Bizler kamuoyunda yalnızca ağır cinsel saldırılar ya da cinayetler kendine yer bulabildiği içindir ki şiddeti, yalnızca sopadan ya da fiziksel kuvvetten ibaret zannediyoruz. Hâlbuki madalyonun bir de arka yüzü var. Kılıflara bürünerek bizlere sunulan psikolojik şiddeti çoğu zaman görmüyoruz. Bir kadını yaşam tarzı, dış görünüşü, yaptığı meslek üzerinden aşağılamak, küçük düşürmek ve rencide etmek de bir şiddettir. Bir ülkede bir kadının dans ederek para kazanması değil kendini tacizden korumak için “Hayatta herkese abi demeyi öğrendim” diyebilmesi, dans ettiği için evinden atılması, ya da bin bir türlü sözlü ve fiziksel tacize uğramasıdır asıl utanç verici olan. 

Günlük yaşamda sıradanlaştırdıklarımız, hafifletici sebeplere dönüşmeye başlıyor. Hâlbuki tüm bunlar katlanılması gereken sorunlar değiller. Yeter ki karanlık sokaklardan çok, karanlık zihinlerle savaşmayı öğrenelim.