Ayça Bingöl: Bir sürü suçlu erkek elini kolunu sallayarak dışarıda geziyor, bu ülkede kadın olmak nasıl kolay olsun?

Ayça Bingöl: Bir sürü suçlu erkek elini kolunu sallayarak dışarıda geziyor, bu ülkede kadın olmak nasıl kolay olsun?

Sanatıyla devleşen bir isim o! Zor rollerin kadını Ayça Bingöl, TV8’de ekranlara gelen ‘Kırmızı Oda’nın Derya’sı olarak tekrar izleyicisiyle buluştu. ‘Kırmızı Oda’da seanslara başlayan Bingöl’le hem gerçek hayattaki psikolojisini hem yeni rolünü hem de hayat yolculuğunu konuştuk. Usta oyuncu diyor ki; Bu sektörde kadın olarak dik durmak, inanarak yaptıklarınızın arkasında durmak çok önemli ve ben her zaman öyle olmaya çalışıyorum. Hiçbir zaman hiçbir yerde de kendimi ezdirmem, ezdirmedim de! Gereken herkese de haddini bildiririm. ALEV GÜRSOY CİMİN / POSTA

07 Kasım 2021, Pazar 07:00 Son Güncelleme:
YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Ayça Hanım, aranız nasıl hayatla dünyayla ve maalesef ki pandemiyle?

Uzun zamandır hayat tüm dünyada olduğu gibi benim için de pandeminin etrafında dönüyor. Bütün hayatımızın akışını, yaşama biçimimizi, özel hayatımızı, iş hayatımızı her şeyi keskin bir biçimde etkiledi. Zaten uzunca bir süre sahnede mesleğimizi yapamaz haldeydik. Kamera karşısına geçmek konusunda da ben biraz geride durmayı tercih ettim.

Ailemi, özellikle iki kız çocuğumu riske sokmak istemedim. Onlara bir hastalık taşımaktan çok korktum. Ama aşılanmanın başlaması ve artmasıyla bu sene tekrar çalışmaya başladım. Hiçbirimiz hastalanmadık, her gün buna şükrediyoruz. Bu sürecin büyük bir kısmını Urla’da geçirdik, İstanbul’a yeni döndük sayılır.

Şu anda şehir hayatına, çalışma hayatına, çocukların okul hayatına adapte olmaya çalışıyoruz. Şehirde olmak ne kadar zor bu dönemde tekrar anladım. Hep bir mücadeleyle geçiyor hayatımız. Bir yerden bir yere gitmek için harcadığımız zaman, işimizi yapabilmek için çırpınışlarımız, kendimizi korumak diken üstünde davranmamız.

Pandemi hepimizi alt üst etti, insanları psikolojikmen çok yordu, siz kendinizi hem ruhen hem de bedenen nasıl korudunuz? Süreçte hiç umutsuzluk ve karamsarlığa kapıldığınız oldu mu?

Ben hiçbir şey olmamış gibi davranamıyorum, açıkçası. Hepimizin hayatını alt üst etti, psikolojimizi yordu, evet. Kendim ve ailem adıma en büyük şansımız pandeminin büyük bir bölümünü Urla’da çok izole bir köyde geçirmemiz oldu. 

Ruh ve beden sağlığımızı sanırım İstanbul’da kalmayarak koruduk. Çocuklar dört duvar arasına sıkışmak zorunda kalmadı. Buna rağmen gerçekten çok mutsuzluğa ve karamsarlığa kapıldım. Kapılmasam dersem yalan olur. Bu ne zaman bitecek, nasıl geçecek?

Bu kadar ölüm ve vaka artışıyla bu hayat nasıl devam edecek, düzen yeniden nasıl kurulacak diye çok yüksek endişeler yaşadım, herkes gibi. Ayrıca evin içinde sadece çekirdek ailenizle yedi yirmi dört vakit geçirmek de çok zor. Biz yine daha şanslıydık. Çocuklarımızın okula gitmediği dönemlerde tiyatrolar da kapatıldığı için onların bakımını daha rahat yapabildik.

Çocukları evdeyken çalışmak zorunda olan anne babalar vardı. Onların ne kadar zorlandığını düşünmek bile istemiyorum. Şimdi şehirdeyiz işimize gidiyoruz çocuklarımız okula gidiyor ama hala umutsuzluğa ve karamsarlığa kapılmadan duramıyorum. Normalde çok endişeli ve anksiyetesi yüksek biri değilimdir ama buna dönüştü. Yaşadığımız ve alıştığımız hayatlardan uzaklaştık. Belki de pandemiden önceki hayatlarımızın yasını tutuyoruz. 

Bu arada ne güzel sizi çok sevilen bir yapımda görmek. Kırmızı Oda’ya hoş geldiniz. Nasıl gidiyor Kırmızı Oda seansları? Bu arada Daha önce izliyor muydunuz diziyi?

Hoş bulduk. Diziyi devamlı takip etmiyordum. Ama biliyordum ilk bölümünü izlemiştim, senaryosunu okumuştum, oyuncu arkadaşlarım da konuk olmuştu. Çalışmaya başlamak için doğru bir tercih olduğunu düşündüm. Zaten Onur Güventam (OGM Pictures)ile de başka projeler için de görüşüyorduk. Ama ben o sıra çalışmak istemiyordum ve aşılanmasının artmasını beklemiştim. Aşılanma artınca Onur Bey’e çalışmak istediğimi söyledim. O da buyurun Kırmızı Oda’ya dedi ve seanslara başladık.  

BÜTÜN KÖTÜLÜKLERİN KAYNAĞINDA CEHALET YATIYOR

Derya’yı izleyince insan hakikaten çok üzülüyor, hiç de onun yerinde olmak istemiyor, sizin Derya ile iletişiminiz nasıl, kendinizi onun yerine koyunca ne hissediyorsunuz? Demem o ki sevebildiniz mi bu karakteri?

Derya çok kırılgan, çok savunmasız, çok güvensiz hissediyor, hayatta kendini. Ve bu tarafları beni içime çok dokunuyor. Kırmızı Oda’da bütün karakterler çok gerçek olduğu için, oradan baktığınızda zaten başka türlü bir empati kuruyorsunuz. Yani bir rol kişisi çalışmak ve rol kişisine hayat vermenin ötesinde gerçekte var olan birini oynamaya çalışıyorsunuz ve tabii ki kendi hayat tecrübeleriniz, mesleki donanımlarınızın da üstüne koyarak yapıyorsunuz bunu. Derya’yı tabii ki çok sevdim. Derya bence umut vadeden bir hasta.

EBEVEYNLİK EHLİYETE BAĞLANMALI. HERKESİN EBEVEYN OLMASINI MAALESEF DOĞRU BULMUYORUM

Kırmızı Odada şöyle diyordu; "Sizde babanızdan öğrendiğinizi yaptınız"...Doğurmak değil; yetiştirmek önemli. Baba olabilmek, anne olabilmek...Aileyi ve toplumu etkileyen bu travma. Sizce ne kadar doğru?

Evet, doğurmak değil yetiştirmek önemli. Hatta ben buraya çok daha keskin bir fikrimi yerleştireyim bence ebeveynlik ehliyete bağlanmalı. Herkesin ebeveyn olmasını maalesef doğru bulmuyorum ve asıl olan doğurmak değil tabii ki yetiştirmek. Çocuğunuzun doğru yolu görebilmesi için ona arkasından ışık tutmaktır ebeveynlik.

Bir laf vardır herkes kendi annesinden gördüğü anneliği bilir. Evet, aslında hücrelerimizde tabii o var ama insanın aklı, fikri, kalbi de var. O yüzden yeni nesil anne babaların daha çok okuyan daha çok bilen, farkındalığı yüksek bir şekilde çocuklarını yetiştirdiğini görüyorum, biliyorum.

Maalesef bütün kötülüklerin kaynağında cehalet de yatıyor, bu nedenle sosyal bir devletin yapması gereken en önemli şeylerden birinin de anne baba eğitimi olduğunu düşünüyorum. Çünkü ne kadar çok anne babayı eğitirsek o kadar ruh sağlığı iyi olan çocuklar yetiştirebiliriz.

YETİŞKİNLİĞİME ÇELME TAKACAK BİR ÇOCUKLUK GEÇİRMEDİM

Siz gerçek hayatta nasıl bir ailede ve hangi koşullarda büyüdünüz?

7 yaşıma kadar annem ve babam çalıştığı için babaannem dedemle yaşadım. Gündüz onlarlaydım sonra annem işten çıktıktan sonra annesi yanında olan bir çocuktum, annem her anlamda vardı, babam da öyle. Bundan kırk sene önceyi düşününce daha mutlu çocuklardık galiba. Şiddetin olmadığı, demokrat orta direk bir ailede büyüdüm. Çok şükür beni yetişkinlik hayatımda etkileyecek çelme takacak bir çocukluk geçirmedim. En önemlisi şunu söyleyeyim koşulsuz sevilerek büyüdüm. 

Peki siz nasıl ebeveynlersiniz ve çocuk yetiştirirken en çok nelere dikkat ediyorsunuz?

Mükemmel anneliğe ve babalığa inanmıyorum. Biz elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışan ebeveynleriz. Anneler, babalar da insan, bilerek ya da bilmeyerek hata yapabiliyor. Önemli olan bunu telafi edebilmek, çocuğundan özür dilemeyi bilmek ve onun kendini gerçekleştirmesine imkan tanımak.

En önemlisi her insanın bir taraftan da bir mizaçla doğduğunu bilmek ve çocuğunu olduğu gibi kabul etmek. Elbette ki ona yön, yol göstermek istiyorsunuz ama biz daha çok onlara kendilerini bulabilmeleri için alan açmaya çalışıyoruz. Dünyada sonsuz olasılık içinde yaşıyoruz. Meraklarını yitirmeden büyümelerine yardım etmeye çalışıyoruz. Hayallerine ket vurmuyoruz. Okuyoruz, kendimizi geliştiriyoruz, kendi içimize yolculuklar yapıyoruz. Bence ebeveynlik öncelikle kendi içinde başlayan bir yolculuk.

İçindeki çocuğa ana baba olduktan sonra, ona dokunduktan sonra çocuğuna faydan oluyor. Bir de konuşmaktan öte yaşıyoruz, galiba. Yani zaten onlar sizin yaşadıklarınıza şahit olarak büyüyor, bir olaya nasıl reaksiyon verdiğinizi, sorunlarla nasıl baş ettiğinizi izliyorlar. Eğer siz sorunlardan kaçıyorsanız hayatta, yani üstünü kapatıyorsanız; çocuğunuz da bunu yapacaktır. Çünkü başka türlüsünü bilmiyor oluyorlar.

O kadar sahici, o kadar içten oynuyorsunuz ki, bazen diyorum ki; kesinlikle bu iş için yaratılmış, dışarıdan bizler böyle görüyoruz peki ya siz kendinizi nasıl görüyorsunuz?

Sahicilik gerçeklik duygusu benim oyunculuk mesleğimde en yukarıda duran hal. Öyle olması için çok çaba harcıyorum. Çünkü ben de sahici olmayan yalan bir şey seyretmek hiç hoşuma gitmiyor. Mış gibi yapmak izlerken hiç hoşuma gitmiyor, o yüzden her zaman bunu kendime düstur edinmişimdir. Ne kadar gerçek ne kadar sahici olursa o kadar kişinin yüreğine dokunabiliyorsunuz. Çünkü seyirci olayı hikayeyi takip ederken, bir yandan da sizin içinizi, sizin içinizdeki duygunun değişimini takip ediyor. Orada işte seyirci ile bir bağ kuruyorsunuz. O kurduğunuz bağ da gerçekçiliğinizin boyutuyla doğru orantılı. 

DAHA HAFİF DAHA LİGHT KARAKTERLER DE OYNAMAK İSTİYORUM

Her oynadığınız karakter de o kadar zor ki! Yani “zor karakterlerin kadını” diyorum ben size. Hep acı çeken, ağlayan, mücadele eden, bazen haksızlığa uğrayan… Siz en çok hangi karakterleri oynamayı seviyorsunuz?

Hmm evet çok kolay bir karakter oynamadım ama zaten kolay bir karakter var mı onu da bilmiyorum. Acı çeken, haksızlığa uğrayan, mücadele eden bir rolü çok iyi oynadıysanız bir kere ondan sonra öyle rolleri hep sizin oynamanızı istiyorlar. Bu bir tek bizim ülkemizde değil dünyada da böyle.

Bununla da barıştım, böyle rolleri de oynuyorum. Ama zaman zaman bir oyuncu olarak, bir anne, bir Ayça olarak, çalışan bir kadın olarak bazen gerçekten daha hafif daha light karakterler de oynamak istiyorum. Her sahnede bu kadar ağır dramatik bir hal içinde olmak insanı gün içinde çok yoruyor ve düşününki ne kadar uzun saatler çalışıyoruz.

On iki, on üç saat oyunculuk yapıyorsunuz ve her anınız çok dramatik içi çok dolu, çok yüksek. Tabii ki bazı yerlerde dinleniyorsunuz, kendinize bir ara veriyorsunuz; ama gerçekten kolay değil, bazen gerçekten çok zorlandığım, özellikle ruhumun çok yorulduğu yerlerde daha eğlenceli daha hafif bir şeyler istediğim oluyor, ne yalan söyleyeyim.

CEMİLE BENCE DE HİÇBİR ZAMAN UNUTULMAYACAK BİR KARAKTER

Cemile karakteri o kadar çok akıllara kazındı ki, yaptığınız tüm işler sevilse de halen kafalar bir Cemile’ye gidip geliyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Cemile çok özel bir roldü. Bugüne kadar televizyon dizilerinde yazılmış en gerçek ruhumuza dokunan ve benim gördüğüm en iyi karakterdir. Cemile’nin bu kadar kafalara kazınmasının paydaları var. Bu sadece benimle ilgili değil, Cemile’yi yazan bir senaristimiz vardı. Onu ruhuyla çeken bir yönetmenimiz vardı. Karşımda harika partnerlerim vardı ve ben de elimden gelenin en iyisini yaptım. Puzzle’ınbütün parçalarını yerine doğru oturdu. Seyirci için Cemile bence de hiçbir zaman unutulmayacak bir karakter. 

Çocuklar eşinizle kendinize kurduğunuz iki kişilik dünyayı ne kadar değiştirdi?

Daha harika bir dünya haline getirdiler. Biz çocuklarımıza çok isteyerek uzun süre bekleyerek kavuştuk. Olması gerektiği gibi hayatımız evrildi, değişti ve dönüştü. İkiz oldukları için çok zorlandığımız zamanlar oldu, oluyor olmaya da devam edecek ama dünyamızı çok güzelleştirdiler. 

41 YAŞINDA ANNE OLDUĞUM İÇİN ÇOK ŞANSLIYIM

Peki Ayça Bingöl anne olunca ne kadar değişti, dünyaya bakışı ne kadar değişti?

Ayça Bingöl demeyelim de bence bütün kadınlar anne olduktan sonra yeni bir kimlikle anne kimliğiyle tekrar yeni ilişkiler inşaa etmeye başlıyorlar. Artık eşinle de sadece karısı olarak değil, anne kimliğinle de bir ilişki kuruyorsun. Annenle de anne kimliğinle yeni bir ilişki kuruyorsun.

En önemlisi de dünyaya bakışın çok değişiyor. Çünkü artık sadece kendini değil; çocuklarının önceliğini çok düşünür oluyorsun. Her şey sana daha bir büyük bir dert gibi geliyor. Yani dünyanın, ülkenin bütün sosyal, ekonomik, politik hali, ekosistemin, iklim krizinin ve bunun gibi ileriye dönük her şey size daha endişe verir bir hale geliyor. Öncelikleriniz değişiyor. Ben çok şanslıyım, zaten geç anne oldum. Kırk bir yaşında doğum yaptım ve kırk bir yaşıma kadar kendi önceliklerimle yaşadım hep, mesleki anlamda da sosyal anlamda da.

Yani gezdim, gördüm, istediğim rolleri oynadım. İstediğim kadar çalıştım, istemediğim kadar durdum. Anne olduktan sonra aklımda kalan bir şey yoktu. Ay şunu yapamadım bunu kaçırdım, dediğim. Bir sürü şeye doymuştum, çok şükür ki. O yüzden benim önceliğim tabii ki çocuklarım oldu. Pırlanta gibi iki tane çocuğumu yetiştirmek, onlarla zaman geçirmek en büyük önceliğim oldu.

Onların bütün keyifli hallerinde mücadelelerinde yanlarında olmak istiyorum ve artık eskisi kadar yoğun çalışmıyorum. Çalışmak da istemiyorum çünkü bana hala çok ihtiyacı olan küçücük çocuklarım var. Daha yeni altı yaşına gelmek üzereler ve her ihtiyaç hallerinde de yanlarında olmak istiyorum. 

BAZEN FAZLA KARAMSAR OLUYORUM VE BU BENİ ÜZÜYOR

Çok cana yakın, merhametli ama bir o kadar da mesafeli görünüyorsunuz. Sizi yakından tanımak istesem kendinize dair neler söylersiniz?

Dost canlısıyımdır, merhametliyimdir doğru. Bazen de gerçekten bir o kadar mesafeliyim. Siz çok güzel tasvir etmişsiniz. Bence insanın kendisini anlatması çok zor, insanı en iyi anlatan karşısındakidir sevdikleriyle kurduğu ilişkilerdir, hayatı yaşayış biçimidir.

Ben hayatı nasıl yaşıyorsam öyle biriyim. Büyük laflar etmeyi çok sevmem, kendim hakkında konuşmayı da çok sevmem açıkçası. Ama toprak insanıyımdır o yüzden doğaya çok saygı duyarım, öyle yaşarım, toprağı eşerim, biçerim, çiçeklerle uğraşırım. Bunları yaşayış halim benim zaten dünyayı tabiatı ne kadar sevdiğimi ortaya koyar. Meraklı bir insanımdır, her şeyi merak ederim, bence oyunculuğun ana itkilerinden biridir, merak. Merak, mesleğimde benim için çok önemli bir yerde.

Her şeyi, her hali merak etiğim için oyuncu oldum diyorum. En sevmediğim yanımı söyleyeyim bazen çok karamsar olabiliyorum. Kendimi bildim bileli bu huyumdan rahatsızım ve bu huyumu değiştirmeye çalışıyorum ama ne kadar başarılı olabildim bilmiyorum. Belki anne olduktan sonra bu konuda biraz daha iyiyim, çünkü en kötüsü öyle olsa ne olur aman sağlığımız sıhhatimiz yerinde, iyiyiz, hep beraberiz diye kendime bir şükür yolu buldum sanırım.

BAZI SEÇİMLERİMDEN, YAPTIĞIM BAZI İŞLERDEN PİŞMAN OLDUM

Ayça Bingöl hayatta nelere geç kaldı, hiç pişmanlıkları var mı?

Hiçbir şeye geç kaldığımı düşünmüyorum. Pişmanlıklarım tabii ki var yani olmaz mı her insanın pişmanlığı var. Bazı seçimlerimden, yaptığım bazı işlerden pişman oldum. Bunu çok dürüstçe söyleyebilirim. Ben burada neyi göremedim bunun nasıl iyi bir iş olacağına inandım acaba dediğim işlerim oldu. Oluyor bunlar hepimizin başına gelebiliyor.

Oyunculuk geleceği olan bir meslek mi, bugünkü aklınız o gün olsa yine seçer miydiniz bu mesleği?

Tabii ki, oyunculuk insan var olduğu sürece olacak. Başka bir mesleği seçmezdim, zaten seçemedim, seçmedim. Her şey form değiştiriyor, buna karşı koyamazsınız. Her şey değişiyor, dönüşüyor. Tabii ki oyunculuk mesleği de form değiştiriyor, şekil değiştiriyor, çağ içinde, dijital hayatta başka başka yerlerde yer buluyor ama insan var olduğu sürece dönüşerek değişerek üzerine ekleyerek var olmaya devam edecek. 

TİYATROMUZA GELİN, LÜTFEN BİLET ALIN VE OYUNU İZLEYİN

‘Ben Anadolu’ile tiyatro izleyenleri adeta mest ediyorsunuz. Peki gitmeyenler için bu oyunu biraz anlatabilir misiniz? Ana tema ne?

Güngör Dilmen hocamızın ki benim de konservatuarda mitoloji hocamdı antik çağdan, mitolojiden, söylencelerden başlayıp, kronolojik bir sırayla günümüze kadar gelen, Anadolu’da yaşamış kadın profilleri Ben Anadolu. Kimi tarihsel karakter, kimi mitolojik karakter, kimi destansı bir hikayenin içindeki karakter. Aslında bütün oyun Anadolu’daki ana tanrıça kültünden çıkıyor.

Baş kahramanımız Kübele Ana diyerek başladığımız oyun, sırayla Kübele Ana’nın başka başka suretleriyle karşılaştığımız bir yolculuğa davet ediyor bizi.Kadının altı bin yıl boyunca tutkusunu,aşkını, ihanetini,savaşı,barışı, gözyaşını ama esas olarak Anadolu da kadının varoluşunu anlatan çok kıymetli bir oyun. Çok fazla karakter var hocanın metninde, çok detaylı bir oyun metni.

Tabii ki onun tamamını oynamak da mümkün değil, o yüzden biz on altı kadına indirerek kendi içinde bir akış haline getirerek seyircinin karşısına çıktık. Zor bir dönemde, pandemide başladı oyun. Uzun bir süre tiyatrolar kapalıydı, şimdi yavaş yavaş seyirciyle tekrar bir araya gelmeye çalışıyoruz. Tüm önlemler alınarak seyirciler içeri alınıyor.

Bundan sonra en büyük beklentimiz seyircinin güvenle bizi izlemeye gelmesi. Özellikle özel tiyatrolar çok zor günler geçirdiler, geçiriyorlar, geçirecekler. Bizi de bundan çıkaracak, önümüzde umut olacak tek şey, seyirci. Bu nedenle herkesi tiyatroya bekliyorum. Lütfen bilet alın ve oyun izleyin.

KADIN OLMAK ÇOK ZOR!

Kadının varoluşu, hırsı, zaferi, savaşı, barışı, ağlayışı... Kadının tüm halleri Anadolu’dan geçmiş. Ayça Bingöl Türkiye’de kadın olmanın zorlukları konusunda ne düşünüyor ya da zor mu gerçekten kadın olmak?

Türkiye'de kadın olmak tabii ki zor İstanbul Sözleşmesi'nden çıkmış bir ülkeyiz, örneğin. Bir sürü suçlu erkek elini kolunu salllaya sallaya serbest bırakılıyor. Sizi koruyan kollayan arkanızda duracak bir devlet göremiyoruz. Bu ülkede kadın olmak nasıl kolay olsun. Bütün yük çalışan, çalışmayan kadının üzerine yıkılmış durumda. Kadının yapısındaki o mücadeleci hali belki buna da biraz ayna tutuyor. Ama artık kadınlar seslerini daha çok çıkartmaya başladı ve bu haykırışın sonuna kadar arkasındayım.

HİÇBİR ZAMAN HİÇBİR YERDE DE KENDİMİ EZDİRMEM, EZDİRMEDİM DE!

Sektörde kadın olmanın dezavantajları nedir?

O kadar çok dezavantajı var ki… Bir kere güzellik algısıyla mücadele ediliyor. Erkekler yaş aldıkça karizma adı altında genç oyuncularla partner oluyorlar ama biz kadınlar belli bir yaşa geldikten sonra bize çok kısıtlı rollerde imkan veriliyor ya da belirli bir yaş gurubuna zaten çok da iyi hikayeler yazmıyorlar.

Çünkü orada da bir arz talep meselesi var. Televizyonda görünür olanın güzel olması gerekiyormuş gibi bir algı var. Fiziki olarak aynı yaşta olduğum herhangi bir aktörden kadın olarak daha dezavantajlı bir durumdayım. İkinci olarak erkek oyuncular daha fazla kazanıyor, dünyada da burada da böyle ama biz eşitlikten, haktan hukuktan yanayız. Bunun için de çaba harcıyoruz.

Bu sektörde kadın olarak dik durmak, inanarak yaptıklarınızın arkasında durmak çok önemli ve ben her zaman öyle olmaya çalışıyorum. Hiçbir zaman hiçbir yerde de kendimi ezdirmem, ezdirmedim de! Gereken herkese de haddini bildiririm. Hiçbir şeyden de korkum yok, açıkçası.

Sıradaki haber yükleniyor...
holder