Bülent Çolak: İnsanın hayattaki suç ortağı kimse en çok ona güvenir

Biz onu daha çok 'Geniş Aile'deki Ulvi rolüyle tanıdık. Aslında çok başka bir hikayesi var. 1998’de, henüz 21 yaşındayken 'Hoşçakal Yarın' filmine figüran olarak başvuruyor ama başrolü alarak Hüseyin İnan'ı canlandırıyor. ''Benim için asıl kırılma noktası orasıdır'' diyor. Bülent Çolak'la 'Güven' ve yakında vizyona girecek olan 'Suç Unsuru' vesilesiyle buluştuk

11 Kasım 2018, Pazar 05:00 Son Güncelleme:
A A

OYA ÇINAR

oya.cinar@posta.com.tr

Fotoğraflar: Şafak Güven

İki sinema filmi ve iki tiyatro oyunuyla gündemdesiniz. Riskleri yok mu seyircinin karşısına eş zamanlı olarak farklı rollerde çıkmanızın?

Bence iyi oynanmış farklı roller seyircide kafa karışıklığı yaratmıyor. Hatta iyi icra edildiğinde seyirci bundan büyük bir keyif alabiliyor. Bizim de işimiz bu. İnandırıcılık… Bir yanıyla da acayip bir durum tabii. Çünkü işin aslı toplumda herkes oynuyor. Hepimiz oyuncuyuz. Marlon Brando belgeselinde diyor ya “Rol yapmak hayatta kalmaktır” diye. Biraz onun gibi… Bizim farkımız sadece bu işi profesyonel olarak yapıyor olmamız.

‘GÜVEN’ GÜVENSİZLİK ÜZERİNE KURULU

Başrolünü Gözde Çığacı ile paylaştığınız ‘Güven’ filmi Boğaziçi Film Festivali’nde En İyi Ulusal Film ödülü için yarışıyor. ‘Güven’ nasıl bir film?

Güven’, güvensizlik üzerine kurulu, güven duygusunu sorgulayan bir film. Çok katmanları var. Bireyden aliye ve topluma uzanan güvensizliği ve o temelde ilerleyen bir ilişki üçgenini anlatıyor. İç gerilimi yüksek ama koyu bir mizahı da var.

Bülent Çolak’ın yeni oyunu ‘Meçhul Paşa’ 13 Kasım salı günü saat 20.30’da Trump Kültür ve Gösteri Merkezi’nde.

O üçgen aşk üçgeni mi?

Aşk, ama saplantılı bir aşk içerisinde ilerliyor. Ben bir güvenlik görevlisi olan Ali’yi canlandırıyorum. Bu da ayrı bir ironi, (Gülüyor). Evliyim ama karıma güvenemiyorum. Hikaye Zonguldak’ın taşrasında geçiyor. Yaşadığımız evin sürekli çatısı damlıyor, yaptıramıyorlar o çatıyı bir türlü. Çatının damlaması da yuva olamamanın, birbirlerine güvenemeyişlerinin bir metaforu.

Siz insanlara ve hayata karşı ne kadar güvenlisiniz?

Hepimiz kadar galiba. Kendime olan özgüvenim bazen yiter gider. Sonra yeniden bir yerlerde onu bulur giyerim üstüme. Ama sahte özgüven en kötüsü. İnsanlar o zırhla yaşayabiliyor, o çok ilginç geliyor bana. Hiç tahammülüm olmayan bir durum. Sahte bir zırh giyeceğine güvensiz ol daha iyi. Bir de şöyle bir durum var mesela. Sanki insanlar birlikte bir suç işlediğinde, onun üzerinden birbirlerini kollamak istediklerinde güven duyuyorlar birbirlerine. Bu da tuhaf bir psikoloji. Bahsettiğim sahte zırh böyle bir şey. Bencilce ve merkezi bir bakış açısı.

Önümüzdeki günlerde de ‘Suç Unsuru’ vizyona girecek...

O da festival kafasında bir film. Yanlış bir ihbar üzerine bir öğrenci evi basılıyor ve olaylar onun üzerinden ilerliyor.

Siyasi bir film mi?

Politik mevzular da var ama siyasi diyemeyiz aslında. Gerçek bir hikaye. Çok objektif. Ne iki ev arkadaşını kurban gösteriyor, ne de kolluk kuvvetlerini kurban gösteriyor. Otoriter yapının baskısını tabii ki görüyoruz. Ama karşılıklı ve insani bir şekilde akıyor hikaye.

Festival filminde rol almak bir oyuncu için ekstra prestij midir?

Benim için tek ölçüt var. Fani dünya tabii, her şey geçici ama iz kalması için derinlikli hikayeler gerekiyor. Gişe filmi ya da popüler bir iş de iz bırakabilir elbette. Ama festival filmleri daha kişisel hikayeler oluyor. Daha derinlikli yazılıyor. Üzerine daha büyük emek harcanıyor.

Ama gişe yapamıyor…

Bizim memlekete özgü değil dünyada da böyle bu.

Bunu neye bağlıyorsunuz?

Toplum yapısına, toplumun yol alma şekline bağlıyorum. Ama bir de şu var. Mesela ‘Güven’ filmini gişeye soksak, bütün dağıtım şirketleriyle anlaşılsa emin olun seyredilir. Pazarlamayla da alakalı bir durum. Antalya Film Festivali’nde gösterildiğinde yüzde 25 entelektüel bir kitle vardı, ama izleyenlerin yüzde yetmiş beşi halktı. Çıkan ablalar, teyzeler, o kadar güzel yorumlar yaptı ki inanamazsınız. Ama entelektüel kitle ketum oluyor tabii. “Yönetmenin ilk filmi için güzel” diyorlar. Halk o konuda daha samimi.

HAYATIN KENDİSİ ZATEN DRAM KOMEDİ İÇİN ÇABA GEREKİYOR

Ağırlıklı olarak komedi filmlerinde ve dizilerinde oynadınız. Şimdi daha dramatik rollerle karşımızdasınız. Hangisi daha zor?

Neşenin de hüznün de kaynağı bir. O yüzden bazen komedi oynarken de içinde tatlı hüzünler bulursunuz. Ama komedi özel bir çaba gerektirir. Çünkü hayatın kendisi zaten doğalında bir dram. Espri yapmak içinse hesaplı ve kitaplı davranırız. Onun ayrı bir zamanlaması vardır. O kadar hesaplı kitaplı bir işi çok doğal bir şekilde vermek de müthiş incelik ister.

Biz sizi daha çok ‘Geniş Aile’deki Ulvi rolüyle tanıyoruz. Kariyerinizdeki kırılma Ulvi miydi?

Onunla daha görünür oldum sadece. Benim için asıl kırılma noktası, 1998 yılında oynadığım ‘Hoşçakal Yarın’ filmidir. Figüran olarak başvurmuştum aslında ama başrollerden birini, Hüseyin İnan’ı canlandırdım. O dönem ‘Siyaset Meydanı’ ve ‘A Takımı’ programları fenomendi. Zaten yılda en fazla altı – yedi filmin çekildiği bir dönemdi. Tüm film ekibi olarak ‘A Takımı’na çıktık. Ertesi gün sokakta yürüyemez oldum. Çok güzel bir deneyimdi. Sonrasında ağırlıklı olarak tiyatro yaptığım için öyle bir algı var tabii seyircide. O 10 yılın sonrasında ‘Geniş Aile’ ile yeniden görünür oldum sadece.

Tiyatro kökenli olmak oyuncuda tatlı bir kibir yaratıyor mu?

20’li yaşlarda öyle tuhaf bir kibrimiz vardı. Türkücü dizilerinde oynamayı reddettim mesela. Reddettiğim için gurur duydum. Çok saçma. “Türkücü dizisi” derler ya, o lafta bile kibir var. Bunu ben söylemiyorum ama onun altını çizelim. Kolektif bir tamlama olduğu için örnek verdim. Ama zaman içinde bunlarla barışıyorsun, akışa geçiyorsun. Şimdi bir rol geldiğinde tamamen içeriğine, o rolün benim iç dünyamda bir karşılığı olup olmadığına bakıyorum.

TOPLUMSAL CİNSİYET ÜZERİNE KONUŞMAK ÇOK ZOR BİR YANIYLA DA SEKSİST GELİYOR

Oyuncu Elit İşçan’ın Efe Şenolsun tarafından taciz edildiği iddiası üzerine “Susma bitsin” hareketine sosyal medya üzerinden destek verdiniz...

Evet, çünkü orada gerçek bir dert var. Ama insanlar o konuda bile çekimser. “Şimdi bunu paylaşırsam iş mi kaybederim?” hesabı yapılıyor. 24 yaşında kariyeri muhteşem giden bir kız çoğu böyle bir şeyi göze aldıysa, orada sahici bir sorun vardır. Bir kadın için böyle bir açıklama yapmak zor. Herkes onun kadar cesur olmalı. Diğer yandan toplumsal cinsiyet üzerine konuşmak çok zor ve bir yandan da seksist geliyor bana. Çünkü o kadar üstüne basa basa konuşunca normalleşiyor mu gibi bir endişe de oluyor ister istemez. Her yanıyla zor bir konu. Ama şiddet ve tacizin geldiği nokta çok fena. Psikolojik şiddet daha da fazla. Ses vermek ve ifşa etmek lazım. Kimse susmasın bu konuda.

İNSANLAR MASKELİ KONUŞMAKTAN BOŞ KONUŞUR OLDU

Gündeme bakınca ne hissediyorsunuz?

Bana dayatılan gündem benim gündemim değil. Lazım olan adalet sadece. Ama çürüdü gitti o da. Çürümüş bir adaleti paylaşıyoruz memlekette. Yazık! İnsanlar maskeli konuşmaktan boş konuşur oldular, o çok vahim. Herkes ürküyor. Aslında yaşadığımız mevcut sorunlar, ötekileştirme, hoşgörüsüzlük hep vardı. Ama o zaman aynı oyun bahçesinde oynayabiliyorduk. Şimdi sınırlar çok keskin. Aynı parklarda buluşamıyoruz. Yine de umutluyum. Enseyi karartmamakta fayda var.

AŞK SEVGİNİN ÇOCUKLUK HALİDİR

Kendinizi tek bir şeyle tanımlayacak olsanız: Oyuncu, baba, evlat…

Yolumu arıyorum, yola özlem duyuyorum…

Hayatta en çok neye ya da kime aşık oldunuz?

Aşk insanın içinde çok aşkın bir şey zaten. İkili ilişkilerdeki aşka inanmıyorum. O saplantılı bir ruh hali sadece. Beklentiye giriyor, onay bekliyorsun. Onay beklemek iyi bir ruh hali değil. O yüzden sevgiye inanıyorum. Aşk sevginin çocukluk hali. Sevgi daha yetişkin, daha kamil, daha değerli.

Sizce sizi bu hayatta en çok kim sevmiştir?

Annem.

“İyi ki yaptım” dediğiniz ne var?

Oğlum.

SON 24 SAATTE YAŞANANLAR

;
Sıradaki haber yükleniyor...

Kişisel verilere ilişkin aydınlatma politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için Kişisel verilere ilişkin aydınlatma metnimizi inceleyebilirsiniz.