Dolandırıcılığın yerli kralları

Dolandırıcılık denince aklımıza hileci bankerler, devletin parasını iç eden, herkesin nefret ettiği tipler gelebilir. Ama zamanında öyle dolandırıcılar vardı ki vukuatları dilden dile dolaşır, Robin Hood tarzı halk kahramanı portresi çizerlerdi. Racon sahibi olan ve ahlaksızlığın ahlaki sınırlarını çizmeye çalışan bu efsaneleri Boxer Dergisi işledi

18 Mayıs 2013, Cumartesi 05:00
A A
Dolandırıcılığın yerli kralları

RAKİ (GÜNEY ZOBU)

Zor şartlarla büyüyüp sonra dolandırıcılık yaparak köşeyi dönen klasik dolandırıcı profilinin aksine Güney Zobu, ayrıcalıklı bir aileden geliyordu. Dedesi ünlü paşalardan Hasan Rıza Zobu, babası Moskova Büyükelçisi Şemsettin Zobu idi. Ayrıca ünlü iş adamı Kuzey Zobu’nun ağbeyiydi. Kıvrak zekası ve enteresan numaralarıyla Türk popüler tarihine damgasını vuran Güney Zobu’nun başarısının en önemli sırrı, hedef kitlesini doğru seçmekti. Her daim yasadışı işler çevirmeye çalışanları dolandırıyor, bir başka deyişle ava gideni avladığı için şikayet edilemiyordu.

En büyük vurgunlarını dövizle yapmıştı. Dolar taşımanın büyük suç olduğu yıllardı. Zobu’nun hedefi de çanta ya da bavul ile döviz kaçırmaya çalışan uyanıklardı. Kurbanlarına ‘keriz’ veya kerizin eş anlamlısı olan ‘kunduzi’ diyordu. Gözüne kestirdiklerini, piyasa kurunun çok altında bir fiyatla döviz satmayı vaat ederek avlıyordu. Balya balya parayla ön kapıdan girip arka taraftan tabanları yağlayan Raki’yi bekleyenler, saatlerce ağaç olurdu. Hatta ‘ağaç olma’ teriminin, Raki’den kaynaklandığı söyleniyordu. Zobu’nun en enteresan vukuatlarından biri de 6. Filo’nun İstanbul’u ziyareti sırasında, bir iş çevirmek üzere Amerikan subayı kıyafetiyle, dönemin en lüks mekanı Hilton’a gitmesi ve orada karşılaştığı Süleyman Demirel’i de sanki subaymış gibi kandırıp dakikalarca sohbet etmesiydi.

SÜLÜN OSMAN



Sülün Osman pek çok gazete haberine malzeme olmuştu.


Çevirdiği dolaplar filmlere, hatta Orman Kemal romanlarına konu olan Sülün Osman, bir tür Robin Hood gibi halk kahramanıydı. Galata Kulesi ve Beyazıt Meydanı dahil kentin en ünlü yerlerini, eserlerini İstanbul’a yeni gelen taşralılara satma yeteneğine sahipti. Yeşilçam filmlerinde sıkça gördüğümüz bu numaralar, aslında Sülün Osman’ın özgün buluşuydu. Rivayete göre Sülün Osman o kadar ikna ediciydi ki kente yeni gelenlerden saate bakmak için bile para toplamışlığı vardı. 1948 yılında, Demokrat Parti iktidarı, ekonomik atılımı gerçekleştirebilmek adına her türlü yasayı gevşetmişti. Özellikle imar yasasındaki gevşeklik, dolandırıcıların cirit attığı bir ortam yaratmıştı.

Karaborsacılar ve kaçakçılarla birlikte dolandırılar da ellerini kollarını sallayarak vukuatlarını gerçekleştiriyorlardı. Sülün Osman işte bu dönemde piyasaya çıktı. İşi Rum bir dolandırıcıdan öğrendiğini söylüyordu. Kendini insanlara zarar veren, haksız şekilde başkasının emeğine el koyan bir dolandırıcı olarak değil, aklını kullanarak akılsızın hak etmediğini alan biri olarak görüyordu. Meslekteki yıllarını da şöyle anlatıyordu; “Benim dolandırdığım insanlar dolandırıcıydı aslında. Bana yaklaşma sebepleri de beni dolandırmaktı.

10 tane bilezikle geliyorum adamın önüne akşam vakti... Kuyumcunun kapısındayız... Ve dükkan kapalı... Karımın hastalığını anlatıyorum, acilen bilezikleri bozdurmam gerektiğini... O an nöbetçi eczaneye gidip hastaneden istedikleri ilaçları almamın şart olduğunu söylüyorum falan. Hakiki olsalar bileziklerin fiyatı bin lira. Diyorum ki ‘300 liraya ihtiyacım var. Paranın gerisi umurumda değil, yeter ki karım ameliyat masasında kalmasın’. Adam sabah kuyumcuya gidip bilezikleri bin liraya bozdurabileceğini ve birkaç saat içinde havadan 700 lira kazanacağını düşünüyor. O arada benim ayakçım ortaya çıkıyor ve almak istiyor bilezikleri. Telaşlanıyor adam kazanç imkanı kaybolacak diye. 300 lirayı verip alıyor bilezikleri. Ben de kayboluyorum ortalıktan. Adam ertesi sabah kuyumcuya gidip de bileziklerin sahte olduğunu öğrenince ‘dolandırıldım’ diye karakola gidiyor. Ben aranıyorum. Demiyorlar ki ona ‘be adam, bin liralık bileziği 300 liraya almayı düşünürken aklında ne vardı?’. Gayet açık ki beni dolandırmayı planlamıştı. Ben, hayatım boyunca beni dolandırmaya kalkışmamış tek bir kişiyi bile dolandırmadım.”

EYÜPLÜ HALİT




Türk dolandırıcılık tarihinin ilk ünlü ismi, Eyüplü Halit’ti. Bir Girit göçmeni olan Halit mükemmel Rumca ve Fransızca konuşan, iyi giyimli, beyefendi görünümlü biriydi. Mesleğe başladığında İstanbul işgali sona ermek üzereydi. Türk ordusunun henüz kente girip yönetimi devralmadığı ama işgal ordularının idareden elini eteğini çektiği, otorite boşluğunun zirve yaptığı günlerde, Türk dolandırıcılık tarihinin Rönesans’ı yaşanıyordu. O vakte kadar irili ufaklı dolandırıcılıklarla kesesini doldurmuş, genç yaşında yaptığı vurgunlarla emlak zengini olan Eyüplü Halit, kendisini döneminin en namlı ismi yapacak vurgununu gerçekleştirdi. Bütün işlerde ayakçılığını yapan kadim dostu Arap Abdullah ile birlikte, Rum zenginlerinin yaşadığı semtte metruk bir bina ayarlayıp biriki düzenlemeyle karakol haline getirmişti. Masalar, duvarlar, asılmış damgalı sahte belgelerle bina gerçek bir karakoldan farksızdı. İşgal kuvvetleri gitme hazırlığında olduğu için kimse bunu umursamadı. Halit, komiser rolüne büründü. Arkadaşı da bekçi olmuştu.

Hedefleri mahallenin zenginleriydi. Önceden belirledikleri bol paralı ama yaşlı adamları karakola çağırdılar. Uyguladıkları numara, Amerikan filmlerinden aşina olduğumuz ama zamanı için son derece özgün bir numara olan iyi polis-kötü polis taktiğiydi. Arap Abdullah iyi polis, Eyüplü Halit ile kötü polis olmuştu. Zenginleri sıkıştıran ikili, arkadaki nezarethane odasında psikolojik manipülasyon teknikleriyle kurbanların gözünü korkutup yüksek miktarda avantalar koparmıştı. Türlü numaralarla İstanbul’da fırtınalar estiren Eyüplü Halit sık sık hapsi boyluyordu.

Cezasını çekene kada da uslu durduğu vaki değildi. Mesela hüküm giydiği dönemlerden birinde hapse yeni giren zengin bir mahkumu, aslında hapishaneye ait olan sobayı kendi malı olduğuna inandırıp yüklü paraya ona satmıştı. Çevirdiği dolapların en büyüğü ise gerçekten ilginçti: 1935’de hapiste yatarken zamanın en önemli adamlarından olan İtalyan Başbakanı Mussolini’yi dolandırmıştı. Mahpus arkadaşlarından biri, ülkeye turist olarak gelmiş ama mesleği olan kasa hırsızlığını tatilde bile icra etmekten kendini alıkoyamadığı için hapsi boylamış bir İtalyan’dı. Eyüp, bu adamı kafaya alıp Mussolini’ye hitaben İtalyanca bir mektup yazdırdı. Mektup, egomanyak olmasıyla kötü şöhrete sahip İtalyan diktatörü keyiflendirecek iltifatlarla doluydu. Halit mektupta ünlü diktatöre hayranlığını ağdalı cümlelerle dile getiriyor, hapiste olma nedeninin İtalyanların Birinci Dünya Savaşı’nda göz koyduğu Antalya’nın onlara verilmesini savunması olduğunu iddia ediyordu. Mektup, hapisten çıkan İtalyan mahkum tarafından bizzat İtalyan elçiliğine bırakılmıştı. İki ay sonra İstanbul İtalyan Başkonsolosu İstanbul Valisi’ne başvurup Halit’i bizzat ziyaret etmek istedi. Olayı araştıran vali Halit’in siyasetle işi olmamış, adi suçtan hüküm giymiş bir dolandırıcı olduğunu anlattıysa da konsolos ısrarcıydı. Rivayete göre Eyüplü Halit, mektup numarasıyla sadece Mussolini tarafından görevlendirilen konsolosla görüşmekle kalmadı, İtalyan Hükümeti’nden yüklü miktarda para yardımı koparmayı da başardı.

( 11.05.2013 tarihli Cumartesi Postası'ndan alınmıştır. )





 

Sıradaki haber yükleniyor...
SIRADAKİ HABER Lolita