'Düz yaşamayı sevmiyorum'

'Düz yaşamayı sevmiyorum'

On parmağında on marifet olanlardan Bennu Gerede. Çoğunuz onu Survivor'da tanıdı ama aslında elini atıp da başaramadığı iş yok. Eski Türkçe olan adının anlamını veren biri o: Şahsına münhasır...

31 Ağustos 2013, Cumartesi 05:00 Son Güncelleme:
YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Görerek, izleyerek veya duyarak ezberlediğimiz insan tiplerine benzemiyor. Neşeli, çılgın, aynı zamanda sakin ve enerjik. Bir yandan karmaşık, diğer yandan huzur dolu. TrendSetter İstanbul Dergisi, Bennu Gerede ile konuştu...

Kaç yaşındasın? Saklamıyorsun diye soruyorum.

Asla saklamadım ve saklamam, çünkü gurur duyuyorum yaşımdan! 30 Ağustos’ta 42 olacağım.

New York’ta büyüdün, okudun ve İstanbul’a döndün. Ne okudun? Seni buralara geri getiren ne oldu?

Üç yaşımda New York’taki Birleşmiş Milletler International adlı okula başladım. Babam emekli olunca İstanbul’a döndü, ben de liseyi yatılı olarak Fransa’nın güneyindeki bir okulda bitirdim.

Ardından Parson’s School of Art and Design’a kabul edildim ama yaşım 16’ydı, tek başıma Paris’te olmaktan ürktüm. İstanbul’a dönüp topraklarımı tanımaya karar verdim.

İstanbul’da hem profesyonel moda fotoğrafçılığı yaptım hem şehir tiyatrolarında figüran olarak sahne aldım hem de Osman Yağmurdereli ve Mehmet Aslantuğ ile beraber bir polisiye dizide oynadım.

Tam yıldızım parlıyordu ki zor olanı seçip tekrar Paris’teki okula başvurdum. Kabul edilince dört senelik ikinci Paris maceram başladı.

New York’a dönecek misin? Orada hayat nasıl?

New York’un en güzel dönemlerini yaşadım, çok keyifliydi. Babamın iş yeri (Birleşmiş Milletler binası) eve çok yakındı, okul da aynı yolun üstündeydi. Mahalle güvenliydi, arkadaşlarla limonata satar, sokaklarda oynardık.

Komşuların köpeklerini gezdirip çocuk bakarak para kazanırdım. Yaşım küçük olmasına rağmen mağazalarda bile çalıştım. Harika bir çocukluktu, her gün şükrederim. Tabii ki tekrar New York’ta isterim ama eskisi kadar ucuz değil ve kalabalık bir aileyle zor görünüyor.

Annelik, spor yapmak, fotoğraf çekmek, sosyal hayatta aktif olmak... Bir sürü uğraşı götürmenin sırrı ne?

Sanırım, hayata bakış açısı. Pozitif, umut dolu ve içgüdüleriyle yaşayarak öğrenen insanlardanım. Oturarak bir yere varılmaz. Çocuklarım bana enerji veriyor, onların benimle iftihar etmesi hoşuma gidiyor ve hayata daha da bağlıyor.

Zaman yetmiyor ama yettiği kadarıyla, her şeyi en iyi şekilde sığdırmaya çalışıyorum. Ama baba ve anneanne bana yardımcı olmasa, hayatım kısıtlanırdı.

‘Dört oğlumla çok eğleniyoruz’ 

Herkes biriyle başedemezken sende dört erkek çocuk var. Nasıl anlaşıyorsunuz?

Daren ve Dylan 13 yaşındalar. Miro 12 yaşında. Kai daha 6 yaşında. Çocuklarım ile inanılmaz bir iletişimim var. Birlikte çok eğleniyor, bol şamata yapıyor, gülmekten yerlere yatıyoruz.

Moda fotoğrafçılığına nasıl başladın? Fotoğraf çekmenin püf noktaları ne?

16 yaşımda İstanbul’da başladım. Bir dergiden teklif geldi, sonuç güzel oldu ki devam edebildim. Benim fotoğraf tarzım daha dramatik. Doğal ışığı tercih ediyorum. Kurgu üzerine çalışmayı severim. Benim için bir kare, fotoğrafa bakana duyguyu geçirmeli.

Yeni projelerin var galiba.

Modacı Emre Ertürk ile bir çanta projesine imza attım. Çektiğim fotoğrafları suni deriye bastırdım, o da çantaları üretti. Birkaç dizi teklifi var, değerlendiriyorum.

Televizyon için iki program teklifi var, bakalım ne olacak. Oğullarım için de bir web sitesi kuruyoruz, el yapımı tişört satacaklar. Bir de masal kitabı yazmıştım, Dylan da resimlerini yapmıştı, ona sponsor arıyorum.

‘Ünlü moda markalarını kullanmam’

Giyim stilin kendine özgü. Hep ‘cool’, şık ve rahatsın. İpuçlarını bizimle paylaşır mısın?

Çok zor beğenirim. Prototiplerden, ünlü markalardan hoşlanmam. Daha butik, isimsiz ama kendine özgü tasarımcıları tercih ediyorum. Karıştırmayı severim, taşımak da çok önemli. Göze batmaktan hoşlanmıyorum ama sade bir kıyafetin üstündeki çarpıcı bir kemer ya da küpe o bütünlüğe renk katabiliyor.

Bohem bir stilin var. Sosyal hayatında da öyle misin? Neler yaparsın?

Gece enteresan bir davete katılmak da beni mutlu eder, Nişantaşı’ndan Bebek’e kadar yağmur altında bisiklete binmek de. Çok renkli, asla düz yaşamayı sevmeyen, monotonluktan uzak bir insanım. Bohem sayılırım, evet.

Senin için ‘sosyetik’ deniyor. Bu tanım doğru mu?

Çok sinir bozucu. Oysa sosyeteden çok uzak, kendi halinde yaşayan bir sanat fotoğrafçısıyım! Herhalde Hüsrev Gerede’nin torunu olarak bana “sosyete” lakabını uygun gördü medya! Ne alâka, ben de anlamış değilim.

Hayat yolculuğunun sonunda nereye varmak istersin?

Çocuklarımın iyi insan olmalarını ve sevdikleri mesleklere sahip olup hayatın tadını çıkarmalarını isterim. Büyük bir evim olsun isterim, doğayla iç içe... Atlarım, ineklerim, tavuklarım, sebzelerim...

O evi sürekli ziyaret eden insanlar olsun, onlara sürekli yemek pişireyim. Dört oğlum, sevgilileri ya da eşleri, torunlarım ve tüm sevdiklerim yatağımın etrafında olup beni uğurlasınlar.

“Amazonlar’a gittim hayatım değişti”

Tatil için nerelere gidersin?

Peru’ya ve Amazonlar’a gittim, hayatım değişti diyebilirim. Egzotik tatil için Hindistan’ın Goa Adası’nı tek geçerim. Beyrut ve Moğolistan’ı görmedim, gitmeyi çok istiyorum.

“Survivor macerasına manevi bir yolculuk için gidiyorum” demiştin. Beklediğin gibi oldu mu?

“Survivor’a bir daha katıl” deseler, koşa koşa giderim! O kadar özlüyorum ki boş boş düşünmeyi. Dünyadan uzaklaşıyorsun, olup bitenlere ilişkin hiçbir haberin olmuyor.

Tek derdin oyunları kazanıp yemek yiyebilmek. Beynin yorulmuyor. İçine de dönüyorsun tabii. Kaybettiğin manevi değerleri tekrar gözden geçiriyorsun. Yeniden doğmuş gibi oluyorsun.

Adadaki en etkileyici an hangisiydi?

Konsey gecesinde elendiğim an... Hem ünlülerin hem gönüllülerin ayağa kalkıp alkışlaması beni çok duygulandırdı. ‘Bana ne kadar saygı duymuşlar’ diye düşündüm.

(24.08.2013 tarihli Cumartesi Postası'ndan alınmıştır. )

Sıradaki haber yükleniyor...
holder