19 yaşındaki saldırganı bu noktaya ne getirdi? Ardında 'psikolojik kopuş' ve ihmaller zinciri var
Siverek’teki lise saldırısında ihmaller zinciri mi var? Sosyal medyadan "geliyorum" diyen saldırganın açtığı ateş sonucu 16 kişi yaralanırken, toplumun kanayan yarası "suça sürüklenen gençler" meselesi infiale yol açtı. Tehditlerden saldırı anına kadar yaşanan ihmaller zincirini değerlendiren Uzman Psikolojik Danışman/Yazar Enes Çelik bu trajedilerin önüne geçmek için aileden okula yapılması gereken kritik hataları mercek altına aldı. Peki, bu tip olayları durdurmak mümkün mü, nerede hata yapıyoruz?

Siverek’teki lise saldırısında ihmaller zinciri mi var? Sosyal medyadan "geliyorum" diyen saldırganın açtığı ateş sonucu 16 kişi yaralanırken, toplumun kanayan yarası "suça sürüklenen gençler" meselesi infiale yol açtı. Tehditlerden saldırı anına kadar yaşanan ihmaller zincirini değerlendiren Uzman Psikolojik Danışman/Yazar Enes Çelik bu trajedilerin önüne geçmek için aileden okula yapılması gereken kritik hataları mercek altına aldı. Peki, bu tip olayları durdurmak mümkün mü, nerede hata yapıyoruz?

POSTA.COM.TR ÖZEL
Dün Şanlıurfa Siverek’te bir liseye düzenlenen silahlı saldırı infial yarattı. Okulun eski öğrencisi olan 19 yaşındaki Ömer Ket isimli saldırganın tüfekle açtığı ateş sonucu aralarında öğrenci, öğretmen, görevli personel ve polislerin de bulunduğu 16 kişi yaralandı. Saldırı öncesi sosyal medyadan tehdit mesajları yayınladığı ortaya çıkan zanlı, olayın ardından yaşamına son verdi.
Saldırganın olaydan 1 ay önce sosyal medya hesabından yapmış olduğu 'Maskenin altındaki gülümsemenin gerçek olduğunu mu düşünüyorsunuz?' ve 'The End (Son)' paylaşımları büyük yankı uyandırdı. Ayrıca saldırganın olaydan günler önce okulun sosyal medya hesaplarına "Hazır olun, saldırı olacak" şeklinde tehdit mesajları gönderdiği belirlendi.

Yaşanan olayın ardındaki ihmaller, sebepler de kamuoyu tarafından araştırılmaya başlandı. 19 yaşındaki bir gencin bu denli büyük bir saldırı gerçekleştirmesi 'sessiz tehlike'yi yeniden gündeme getirdi: Suça sürüklenen çocuklar ve gençler.
Son dönemlerde sıklıkla anılan bu olayların ardında nasıl bir psikolojik durum yattığı, toplumda, ailede ve okul tarafından yapılan hataların neler olduğu ve en önemlisi bu tip olayların önüne geçilmesinin mümkün olup olmadığı tartışmaya açıldı. Uzman Psikolojik Danışman/Yazar Enes Çelik, saldırının ardında yatabilecek nedenleri ve dikkat edilmesi gerekenleri tek tek ele aldı.

Bu saldırıyı sadece bir asayiş olayı, bir güvenlik zafiyeti ya da bireysel öfke patlaması olarak görmek yeterli mi?
Toplumda infial yaratan bu tür şiddet eylemlerinin sadece "anlık bir cinnet" olarak görülmesine karşı çıkan Uzman Psikolojik Danışman Enes Çelik, meselenin görünen yüzünden çok daha derin bir psikolojik süreç barındırdığına dikkat çekti.
"Hayır, kesinlikle yeterli değil. Böyle olaylara yalnızca “güvenlik açığı”, “öfke kontrolü sorunu” ya da “bir gencin cinneti” diye bakmak, meselenin en görünen kısmına odaklanmaktır. Oysa bu tür şiddet eylemleri çoğu zaman tek bir anın değil, uzun bir içsel çözülmenin sonucudur. Bir genç, eline silah alıp bir okula giriyorsa, orada yalnızca saldırı anını değil; o ana gelene kadar birikmiş duygusal yükleri, ihmal edilmiş işaretleri, görülmemiş kırılmaları ve kurulamamış ilişkileri de konuşmak zorundayız. Çünkü insan psikolojisi bir düğme gibi çalışmaz. Kimse bir sabah uyanıp aniden bu noktaya gelmez. Öncesinde çoğu zaman yoğun bir yalnızlık, dışlanmışlık hissi, öfkenin içeride birikmesi, değersizlik algısı ve dünyayla bağın zayıflaması vardır.
Toplum olarak biz genellikle sonucu konuşuyoruz. Silahı konuşuyoruz, yaralı sayısını konuşuyoruz, güvenlik önlemlerini konuşuyoruz. Elbette bunlar önemli. Ama asıl sormamız gereken soru şu: Bu genç ne zamandır içten içe çöküyordu ve neden bunu kimse fark etmedi? Çünkü saldırı anı, psikolojik olarak bakıldığında çoğu zaman sürecin başlangıcı değil, finalidir. Bu yüzden bu olay sadece adli ya da güvenlik boyutuyla ele alınamaz. Bu aynı zamanda ruh sağlığı, okul iklimi, aile içi iletişim, toplumsal duyarsızlık ve gençlerin duygusal yalnızlığıyla ilgili bir alarmdır. Eğer biz sadece “nasıl yaptı?” sorusuna takılıp “neden bu noktaya geldi?” sorusunu atlatırsak, benzer olayların kök nedenlerini yine görmemiş oluruz."

Yaşanan trajik olayların temelinde yatan "psikolojik kopuş" sürecine değinen Uzman Psikolojik Danışman Enes Çelik, bu durumun sadece bir uzaklaşma değil; aidiyet ve anlam duygusunun tamamen yitirilmesi olduğunu vurguladı. Özellikle ergenlik döneminde bu sürecin çok daha yıkıcı bir boyuta ulaşabildiğine dikkat çeken Çelik, çarpıcı analizlerde bulundu.
"Kopuş" vurgusu yapıyorsunuz. Bir gencin psikolojik olarak kopması ne demek?
Kopuş, bir insanın sadece çevresinden uzaklaşması değildir; aidiyet duygusunu, anlam hissini ve ilişki bağını kaybetmesidir. Özellikle ergenlik döneminde bu çok daha kritik bir hale gelir. Çünkü ergenlik zaten kimlik arayışının, kabul edilme ihtiyacının ve duygusal dalgalanmaların yoğun olduğu bir dönemdir. Böyle bir dönemde genç, kendini anlaşılmamış, değersiz, dışlanmış ya da görünmez hissediyorsa, zamanla dünyayla olan bağında ciddi bir gevşeme başlar. Psikolojik kopuş yaşayan bir genç, fiziksel olarak kalabalıkların içinde olabilir ama duygusal olarak çoktan yalnızlaşmıştır. Ailesinin yanında oturur ama kendini ait hissetmez. Okulda sıra arkadaşları vardır ama içten içe dışarıda kaldığını düşünür. İnsanların arasında gezer ama kimsenin kendisini gerçekten görmediğine inanır. İşte bu görünmezlik hissi son derece yıkıcıdır. Çünkü insan görülmediğini hissettiğinde, bir süre sonra varlığını sağlıklı yollarla değil, sarsıcı yollarla duyurmaya yönelebilir. Kopuşun en tehlikeli tarafı şudur: Genç, zamanla ilişkilerden umudunu keser. Artık konuşmanın işe yaramadığına, kimsenin kendisini anlamayacağına, yardım istese de bunun karşılık bulmayacağına inanır. Bu noktadan sonra iç dünyasında şu düşünceler yerleşmeye başlar: “Zaten kimse beni umursamıyor”, “Benim canım yanıyorsa onların da yansın”, “Artık kaybedecek bir şeyim yok.” İşte bu düşünce yapısı çok risklidir. Çünkü kişi sadece üzgün değil, artık bağsız hale gelmiştir.

Böyle bir noktaya gelen gencin iç dünyasında neler birikir? Hangi duygular ön planda olur?
Bu gençlerin iç dünyasında çoğu zaman tek bir duygu yoktur; iç içe geçmiş çok yoğun bir duygusal birikim vardır. Dışarıdan baktığımızda öfke görürüz ama öfkenin altında genellikle kırgınlık, aşağılanma hissi, değersizlik, utanç, dışlanmışlık ve çaresizlik yatar. Öfke çoğu zaman en üstte görünen duygudur; ama asıl taşıyıcı yük, altta biriken yaralardır. Bir genç tekrar tekrar anlaşılmadığını düşündüğünde, kendini yetersiz hissettiğinde, sosyal olarak dışlandığında ya da aşağılandığında, zihninde sert bir iç konuşma gelişebilir. “Ben zaten önemsizim”, “Kimse beni istemiyor”, “Beni ancak bir şey olursa fark ederler”, “Bu dünyanın adaleti yok.” Bu düşünceler zamanla yalnızca mutsuzluk üretmez; aynı zamanda bir hınç da üretir. Çünkü kişi yaşadığı acının görülmediğini düşündükçe, bu acıyı tek başına taşımaya başlar. Bazı gençlerde bu süreç içe çöküş şeklinde ilerler. Depresif belirtiler, geri çekilme, umutsuzluk, hayattan kopma görülür. Bazılarında ise bu birikim dışa yönelir. Yani içteki acı, dış dünyaya düşmanlık olarak yansımaya başlar. “Ben acı çekiyorsam başkaları neden rahat olsun?” gibi düşünceler burada oluşabilir. Bu da empati kapasitesinin zedelenmesine neden olur. Şunu çok net söylemek gerekir: Şiddet uygulayan her genç aynı yapıda değildir. Ancak ortak noktalardan biri, yoğun duygularını düzenleyecek sağlıklı alanlardan mahrum kalmalarıdır. Kendini ifade edecek güvenli bir yetişkin, duygusunu taşıyacak bir ilişki, öfkesini dönüştürecek bir destek alanı olmadığında; içerideki yük birikir, sıkışır ve bazen çok yıkıcı biçimde dışarı çıkar. Dolayısıyla burada yalnızca “öfke” demek eksik kalır. Asıl mesele, işlenmemiş acıdır. Konuşulamamış utançtır. Bastırılmış aşağılanmadır. Giderek katılaşan yalnızlıktır. Ve en sonunda insanın hem kendine hem çevresine yabancılaşmasıdır.

Bu tür gençler doğuştan mı riskli yoksa süreç içinde mi bu hale gelirler?
Hiçbir çocuk ya da genç doğuştan “tehlikeli” diye damgalanamaz. Elbette mizaca bağlı bazı özellikler vardır; bazı çocuklar daha dürtüsel, daha hassas, daha kırılgan ya da daha öfkeye yatkın olabilir. Ancak tek başına mizaç kimseyi böyle bir noktaya getirmez. Asıl belirleyici olan, o mizacın nasıl karşılandığıdır. Örneğin çok hassas bir çocuk düşünelim. Eğer bu çocuk sürekli küçümseniyorsa, duyguları hafife alınıyorsa, “abartıyorsun”, “takma kafana”, “erkek adam ağlamaz”, “güçlü ol” gibi cümlelerle büyütülüyorsa, zamanla duygularıyla sağlıklı bir ilişki kuramaz. Benzer şekilde öfkeli bir çocuk, sadece cezalandırılıp hiç anlaşılmıyorsa, öfkenin altında ne olduğu görülmüyorsa, bu çocuk duygusunu düzenlemeyi değil bastırmayı öğrenir. Bastırılan duygu ise ortadan kaybolmaz; içeride şekil değiştirir.
Bir gencin bu noktaya gelmesinde çoğu zaman tek bir neden yoktur. Bu, birikimli bir süreçtir. Aile içi ilişkiler, ihmal, duygusal yoksunluk, zorbalık, sosyal reddedilme, travmatik yaşantılar, kimlik karmaşası, okul ortamında yalnızlaşma, bazen de ruhsal hastalık belirtileri bu sürecin parçaları olabilir. Yani burada bir “kötü çocuk” anlatısı değil, yeterince tutulamamış, yeterince düzenlenememiş ve yeterince fark edilmemiş bir gelişim süreci vardır. Bu noktada çok dikkatli olmak gerekir. Sebep açıklamak, davranışı mazur göstermek değildir. Bir davranışın kökenini anlamaya çalışmak, onu haklı çıkarmak anlamına gelmez. Tam tersine, ancak kökenleri anlarsak önleyici adımlar atabiliriz. “Cani”, “manyağa bağlamış”, “zaten sorunluymuş” gibi etiketler kısa vadede öfke boşaltır ama uzun vadede hiçbir şeyi çözmez. Çünkü etiket, anlamanın düşmanıdır.

Aileler en çok hangi hatayı yapıyor? Çocuğun iç dünyası neden çoğu zaman geç fark ediliyor?
Asıl belirleyici olan, mizacın nasıl karşılandığıdır. Örneğin çok hassas bir çocuk düşünelim. Eğer bu çocuk sürekli küçümseniyorsa, duyguları hafife alınıyorsa, “abartıyorsun”, “takma kafana”, “erkek adam ağlamaz”, “güçlü ol” gibi cümlelerle büyütülüyorsa, zamanla duygularıyla sağlıklı bir ilişki kuramaz. Benzer şekilde öfkeli bir çocuk, sadece cezalandırılıp hiç anlaşılmıyorsa, öfkenin altında ne olduğu görülmüyorsa, bu çocuk duygusunu düzenlemeyi değil bastırmayı öğrenir. Bastırılan duygu ise ortadan kaybolmaz; içeride şekil değiştirir. Bir gencin bu noktaya gelmesinde çoğu zaman tek bir neden yoktur. Aile içi ilişkiler, ihmal, duygusal yoksunluk, zorbalık, sosyal reddedilme, travmatik yaşantılar, kimlik karmaşası, okul ortamında yalnızlaşma, bazen de ruhsal hastalık belirtileri bu sürecin parçaları olabilir. Yani burada kötü çocuk değil, yeterince tutulamamış, yeterince fark edilmemiş bir gelişim süreci vardır.”
Uzman isim yine de altında yatan sebepler ne olursa olsun şiddeti ve kötülüğü seçmenin hiçbir mazereti olamayacağına ise “Bu noktada çok dikkatli olmak gerekir. Sebep açıklamak, davranışı mazur göstermek değildir. Bir davranışın kökenini anlamaya çalışmak, onu haklı çıkarmak anlamına gelmez. “Cani”, “manyağa bağlamış”, “zaten sorunluymuş” gibi etiketler kısa vadede öfke boşaltır ama uzun vadede hiçbir şeyi çözmez. Çünkü etiket, anlamanın düşmanıdır” sözleriyle dikkat çekti.

Okullar ve öğretmenler hangi sinyalleri kaçırıyor? “Sessiz çocuk” neden bazen daha büyük risk taşıyabiliyor?
“Okullarda en sık karşılaşılan yanılgılardan biri, sorunlu çocuğu yalnızca davranış gösteren çocuk sanmaktır. Yani öğretmeni zorlayan, kural bozan, kavga eden, söz dinlemeyen çocuk hemen görünür olur. Bu çocuk zaten sistemin radarına girer. Ama asıl risk bazen hiç dikkat çekmeyen öğrencidedir. Sessizlik her zaman iyi oluş göstergesi değildir. Bazen çocuk susar çünkü konuşmanın işe yaramadığına inanır. Bazen görünmez olmayı seçer çünkü görünür olduğunda yara aldığını düşünür. İşte bu yüzden “sorun çıkarmıyor, demek ki iyi” yaklaşımı son derece yanıltıcıdır.”

Bu tür olaylar önlenebilir mi? Yoksa tamamen öngörülemez ve engellenemez durumlar mı?
Tam anlamıyla her olayı önceden bilmek elbette mümkün değil. İnsan davranışı karmaşıktır ve bazı durumlar gerçekten beklenmedik biçimde gelişebilir. Ancak bu, önleme alanının olmadığı anlamına gelmez. Aksine, bu tür olaylarda en önemli mesele yüzde yüz kehanet değil; risk işaretlerini zamanında ciddiye almak ve destek mekanizmalarını güçlendirmektir.

Bir psikolojik danışman olarak ailelere ve okullara en net uyarınız ne olur?
En net uyarım şu olur: Sessizliği rahatlık sanmayın. Uysallığı iyi oluş zannetmeyin. Sorun çıkarmamayı ruhsal sağlamlıkla karıştırmayın. Çünkü bazı çocuklar yardım çağrısını bağırarak vermez, susarak verir. Ailelere özellikle şunu söylemek isterim: Çocuğunuzla sadece ne yaptığını değil, ne hissettiğini konuşun. Onu sadece yönlendirmeyin, anlamaya çalışın. Her nasihat yakınlık yaratmaz. Her denetim güven oluşturmaz. Çocuğunuz sizi sadece bir otorite olarak değil, duygusunu taşıyabilecek bir yetişkin olarak hissedebilmeli. Çünkü çocuklar mükemmel ebeveyn istemez; güven veren, küçümsemeyen, dinleyen bir yetişkin ister. Okullara da şu uyarıyı yaparım: Öğrenciyi sadece performansla okumayın. Başarı, davranış ve disiplin kayıtları önemli ama yeterli değil. Bir öğrencinin derin bir yalnızlık içinde olması için mutlaka taşkınlık yapması gerekmez. Duygusal iklim, okulun görünmeyen ama en kritik alanıdır. Öğrenci kendini okulda güvende, görülmüş ve ait hissetmiyorsa, akademik düzen tek başına koruyucu olmaz. Ve en önemlisi, herhangi bir risk işaretinde “abartıyor olabilir” diye geri çekilmek yerine, “ya gerçekten zorlanıyorsa?” diye yaklaşmak gerekir. Ruhsal zorlanmada erken temas hayat kurtarır. Geç kalınmış fark ediş ise çoğu zaman sadece pişmanlık bırakır.

Son olarak bu olay üzerinden topluma manşetlik bir mesaj vermeniz gerekse ne söylersiniz?
Bir çocuk silaha sarıldığında sadece bir güvenlik açığıyla değil, çok daha önce görülmemiş bir insan hikâyesiyle karşı karşıyayız. Bu, yapılan eylemi hafifletmez. Ancak bize şu gerçeği zorla hatırlatır: Çocuklar ve gençler bir günde kopmaz. Bir günde taşmaz. Bir günde tehlikeli hale gelmez. Onlar gün gün yalnızlaşır, gün gün susar, gün gün umudunu kaybeder. Biz çoğu zaman çocukları düzeltmeye çalışıyoruz ama anlamaya çalışmıyoruz. Davranışı bastırıyoruz ama duyguyu duymuyoruz. Kuralları artırıyoruz ama bağı güçlendirmiyoruz. Oysa bir çocuk için en koruyucu şey sadece denetim değil; görülmek, anlaşılmak ve bir yere ait hissetmektir. Toplum olarak şunu kabul etmek zorundayız: Çocukların sessizliğini görmezden gelmenin bedeli çok ağır olabilir. Bir çocuğun içine gömülen öfke, değersizlik ve yalnızlık; yalnızca onun meselesi değildir. O, hepimizin sorumluluk alanına girer. Çünkü çocuklar yalnızca ailelerin değil, toplumun da aynasıdır.

