Evlenmeleri, sokağa çıkmaları ve çocuk sahibi olmaları yasak! Tarihçiler anlatıyor: Bu hastalığa yakalananlar ölü ilan ediliyordu

Tarihte öyle hastalıklar vardır ki yalnızca bedenleri değil, hayatları da silip süpürür. Cüzzam da işte bu hastalıklardan bir tanesi. Yüzyıllar boyunca “lanetli”, “günahkâr” ya da “ölü” ilan edilen insanların kaderini çizen bu hastalık, yalnızca tıbbi değil, aynı zamanda sosyal bir felaket. Durum şöyle ki bir insana cüzzam teşhisi konduğunda sadece vücudu değil, ismi, ailesi, kimliği de toplumdan silinirdi.

Modern tıp bugün cüzzamı tedavi edilebilen bir enfeksiyon olarak tanımlasa da geçmişin karanlık dönemlerinde bu hastalık, yaşayanlara mezar kazdıran bir damgaydı.

Üstelik en sinsi tarafı, hastalığın yıllarca hiç belirti vermeden vücutta saklanabilmesiydi. Kuluçka süresi bazen 5 yıl, bazen de 20 yıl gibi akıl almaz bir süreyi bulabiliyordu!

Yavaş yavaş hissizlik başlar, eller ve ayaklar sanki vücuda ait değilmiş gibi davranırdı. İnsan kendi bedenine yabancılaşırdı. Deride lekeler, kaslarda zayıflık, yüzde değişimler… Ama halk arasında anlatıldığı gibi cüzzam, uzuvları döken bir hastalık değildi. Asıl tehlike, hissedememekti. Bir yeri yandığında, kesildiğinde fark edilmez, zamanla o bölge yara olur, enfekte olur ve dokular zarar görürdü.

SEN ARTIK ÖLÜ SAYILIRSIN
Orta Çağ Avrupa’sında cüzzama yakalanmak, adeta yaşarken mezara konmak anlamına geliyordu. Bir kişiye cüzzam teşhisi konduğunda, kilise önünde tören yapılır, o kişi için cenaze duası okunurdu. Yani bedeni değilse bile kimliği gömülürdü. Ardından şehirden ya da köyden kovulur, uzak bir yere gönderilirdi. Bu yerler genelde “leprakoloni” denilen hastaların birlikte yaşadığı izole alanlardı.

Cüzzamlıların tek başlarına sokağa çıkması yasaktı. Çoğu zaman boyunlarına çan asmak zorundaydılar ki uzaktan yaklaştıkları an insanlar kaçabilsin. Konuşmaları bile yasak olanlar vardı. Çünkü bir insan cüzzamlı olduğunda, artık toplumun parçası değil, bir "tehdit" olarak görülürdü.

MODERN ÇAĞDA DA DEVAM ETTİ
Bu tür hikâyeler sadece Orta Çağ’a ait sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Japonya, 1900’lü yıllarda bile cüzzamlı bireyleri zorla hastane-kolonilere kapatıyordu. Evlenmeleri, çocuk sahibi olmaları, hatta oy kullanmaları yasaktı. Onlar toplumdan tamamen siliniyordu.

Benzer bir durum Hawaii’nin Molokai Adası’nda yaşandı. Bu adaya gönderilen cüzzamlı hastalar, neredeyse ömür boyu orada kalmak zorunda kaldı. Geri dönmelerine izin verilmedi. Yalnızlık, bu hastalığın en acımasız yan etkilerinden biriydi.

BİLİM BULDU AMA İNSANLIĞIN KABUL ETMESİ ZAMAN ALDI
1873 yılında Norveçli bilim insanı Gerhard Hansen, cüzzama neden olan bakteriyi keşfetti. Yani hastalığın “ceza” ya da “lanet” değil, bakteriyel bir enfeksiyon olduğu anlaşıldı. Bu büyük bir adımdı. Ama insan zihnindeki korkuyu silmek, bakteriyi bulmaktan çok daha zordu.
1980’lerde geliştirilen ilaçlarla cüzzam artık tamamen tedavi edilebiliyor. Üstelik tedaviye başlandıktan sadece birkaç gün sonra hastalık bulaşıcılığını kaybediyor. Yani bir cüzzamlıyla aynı ortamda bulunmak, ona dokunmak ya da aynı tabaktan yemek yemek, hiçbir tehlike taşımıyor. Fakat hâlâ pek çok insan bunu bilmiyor ya da bilse bile korkusunu yenemiyor.