Leyla Alaton ‘İnanıyorum’ dedi, Armağan Çağlayan karşı çıktı: 'Bedeni yaşattık, beyni ne yapacağız?'

Dünya Kalp Günü’nde düzenlenen ‘Kalpten Sohbetler’ konferansı, son dönemin popüler sağlık trendi Longevity üzerine çarpıcı bir tartışmaya sahne oldu. Armağan Çağlayan genetiğin ve zihinsel gerilemenin kaçınılmazlığını vurgularken, Leyla Alaton bağımsız yaşlanma disiplinine dikkat çekti. Peki bilim dünyası ve uzmanlar bu "uzun yaşam" vaadi hakkında ne diyor?

Beyza ERDOĞAN
beyza.erdogan@posta.com.tr
Son dönemin en çok konuşulan sağlık trendlerinden Longevity yani uzun ve kaliteli yaşam, sadece tıp dünyasının değil, cemiyet ve medya dünyasının da odağında. Dünya Kalp Günü kapsamında düzenlenen ‘Kalpten Sohbetler’ konferansı, bu konudaki radikal görüş ayrılıklarını ve bilimsel sınırları bir kez daha gözler önüne serdi.
Ünlü televizyon yapımcısı Armağan Çağlayan ile iş insanı Leyla Alaton’un katıldığı konferansta, longevity kavramına yaklaşım iki farklı felsefeyi karşı karşıya getirdi: Bir yanda genetiğin ve kaçınılmaz biyolojik yıpranmanın altını çizen şüpheci gerçekçilik, diğer yanda ise bilime, disipline ve pozitif bakışa dayanan optimistik yaklaşım.

Panelde longevity diyetlerine ve özel takviye rutinlerine temkinli yaklaştığını ifade eden Armağan Çağlayan, hücresel yaşlanmayı geciktirmenin tek başına yeterli olmadığını kendi yaşamından çarpıcı bir örnekle savundu:
"Benim babam ayın bir haftası sadece kayısı ile beslenirdi, her sabah kalkar 5 kilometre yürürdü, 53 yaşında Alzheimer oldu. Ben o yüzden her sene teste gidiyorum.
Bedeni yaşattık, beyni ne yapacağız? Beyinde longevity yok. Akıl gitti, altını tutamıyorsun, bakmak için milyon tane insana ihtiyaç var ama bedenin sağlam. Ne, bunun adı longevity!"

Çağlayan'ın bu söylemi akıllara aslında ortak bir soruyu getiriyor: Bedenen longevity sağlansa bile zihinsel gerilemenin önüne geçilemediğinde, kişinin yaşam kalitesi ne kadar korunabilir? İnsan fiziken ayakta ama zihnen yoksa bunun adı gerçekten uzun yaşam mıdır?
Genetik yatkınlığın ve nörodejeneratif hastalıkların kaçınılmazlığına dikkat çeken Çağlayan’ın sorgulaması, bugün dahi nöroloji ve geriatri dünyasının da en büyük tartışma konularından birini temsil ediyor.
Madalyonun bir de diğer yüzü var elbette. İş insanı Leyla Alaton ise konuya tamamen farklı bir pencereden, 'öz sorumluluk' ve 'yaşam disiplini' çerçevesinden bakıyor. Yaşlanmanın biyolojik bir süreç olduğunu kabul etmekle birlikte, bu süreci pasif bir kabullenişle izlememek gerektiğini vurgulayan Alaton, duruşunu şu sözlerle özetliyor:
"Ben longevity’ye kesinlikle inanıyorum. Çünkü sağlıklı ve sağlam yaş almak hayatın en önemli amaçlarından biri olmalı. Hem güzel yaş almak için hem de kimseye yük olmamak ve kimseye muhtaç olmamak için."

Konferansta değinilen 'kırık kalp sendromu' başlığında da söz alan Alaton, hayatının en zor dönemlerinde bile antidepresan ilaçlar kullanmadan ayakta kalmasının ve vücudunu korumasının sırrını genel yaşam felsefesi ile bağdaştırıyor:
"Hayatımın zor dönemlerini antidepresansız ve ilaçsız geçirmemin asıl nedeni spor hatta daha çok tabiatta yürüyüş yapmak. Bunlar çok yardımcı oldu ama tabii ki düşünce yapısı, felsefe, hayat görüşü ve pozitif bakış, sıhhatli bir kafa yapısı çok yardımcı oluyor insana. Gücü ilaçlarda değil kendinde aramak gerekiyor. Gücü insan kendinde ararsa mutlaka buluyor, her insan bunu başarıyor."
Alaton'un bu felsefesi aslında longevity ile de birebir örtüşen bir bakış açısı olarak dikkat çekiyor.

Panelde söz alan Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Ali Aycan Kavala ile Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Betül Erer, longevity’nin popüler kültürdeki 'pazarlama' algısından arındırılıp tıp verileriyle değerlendirilmesi gerektiğinin altını çizdi.
Hem uzman isimler hem de yapılan araştırmalar nörolojik sağlığı ve beyin dokusunu koruyan en önemli unsurun, beyni besleyen mikro-damar yatağının (mikro-vasküler sistemin) sağlıklı kalması olduğuna dikkat çekiyor. Yani "sağlıklı bir beyin" için "sağlıklı bir kalp ve damar yapısı" şart.

Prof. Dr. Ali Aycan Kavala, kulaktan dolma longevity protokolleri ve uzun süreli kontrolsüz melatonin, D vitamini veya vitamin takviyesi kullanımının, organ fonksiyonlarını ve damar yapısını olumsuz etkileyebileceği konusunda da uyarılarda bulundu. Bu da aslında toplumdaki uzun yaşamın sırrını takviyelere bağlayan görüşü çürütür nitelikte.
Uzmanlara göre longevity'nin gerçek ve bilimsel olarak kanıtlanmış tek 'reçetesi'; haftalık düzenli orta tempolu yürüyüşler, kas kütlesini koruyan direnç egzersizleri ve dengeli beslenme.

Armağan Çağlayan’ın genetik sınırlara ve zihinsel sağlık risklerine yaptığı vurgu ile Leyla Alaton’un yaşam kalitesini artırma gayreti, aslında longevity konusunun iki ayrılmaz yüzünü temsil ediyor: Genetiğin getirdiği kaçınılmaz sınırlar ve epigenetik araçlarla (yaşam tarzıyla) değiştirilebilen potansiyeller.
Günün sonunda bilim dünyasının birleştiği nokta net: Longevity, ölümsüzlük veya mucizevi bir kür arayışı değil; biyolojik yaşı kronolojik yaşın gerisinde tutarak zihnen ve bedenen bağımsız kalabilme sanatını temsil ediyor.