Şener Üşümezsoy bu kez fayları değil, hayatını anlattı: 'Kahin değilim, çok zeki ve çalışkanım'

Onu hep depremle ilgili açıklamalarıyla tanıdık. Oysa bu hikâyede Fatih’te büyüyen bir çocuk, Kırım köklerinden gelen güçlü bir karakter ve bilime adanmış bir hayat var. Sert cümleleriyle tanınan Prof. Dr. Şener Üşümezsoy’la bu kez fayları değil, hayatı konuştuk. Kimi zaman güldürdü, kimi zaman şaşırttı. Buyurunuz…

RÖPORTAJ: ALEV GÜRSOY CİMİN
alev.gursoy@posta.com.tr
Sizi bugüne kadar hep fay hatları, kırılmalar ve büyük felaketler üzerinden tanıdık. Peki Şener Üşümezsoy nasıl biridir, nasıl bir ailesi vardı, nasıl bir hayata gözlerini açtı?
Başımdaki kalpağımdan da anlaşıldığı gibi Tatar'ım. Ailem Kırım’dan 1800’lerde gelmiş. Mutlu cesur ve hep mücadeleci bir çocuktum. Tabii ki iyi bir ailem vardı. Fatih Vatan Caddesi’nde doğdum. Babam komiserdi. İyi bir adamdı. Sert ama aynı zamanda duygusal ve aşırı zeki. Daha sonra ayrılmış, kendine göre müteahhitlik bile yapmış. Sonra Demokrat Parti’de milletvekili olmak için mücadele etmiş.
Peki ya anneniz?
Güzel bir annem vardı. Ev hanımı ama müthiş zeki. Değme bilim insanlarına taş çıkaran. Fakat her güzel kadının kurmak istediği düzen yerine daima erkekler egemen olur. Bizde egemendi. Ne kadar babama benzemeyeceğim desem de Babam Gaffar Üşümezsoy'a benzemişim. O da yakışıklı, fizikli, karizmatikti ama ben daha yakışıklıyım.
Hayatta değiller sanırım. Eksikliklerini çok hissediyor musunuz?
Değiller. Eksikliklerini hissetmiyorum çünkü ben egoistim ama bunu bencillik ya da kötü bir durum olarak algılama. Birey olarak her türlü acıya zorluğa karşı mücadele etmenin mutluluk olduğunu bildiğim için annemin, babamın böyle klasik sonuca gitmesi bende çok yıkıcı bir etki yaratmadı. Sonuçta biz de aynı sonu yaşayacağız.

'YAKIŞIKLI CESUR, SOSYALİST VE DEVRİMCİ BİR GENÇTİM'
Siz nasıl bir çocuk ve sonrasında gençtiniz?
Yakışıklı, fizikli, cesur bir çocuktum. Gençken çok direnişçiydim. Sosyalist, devrimci , idealist bir genç düşün… Öğrenci olaylarına katılır bazen tutuklanırdık. Babamın komiser olmasının avantajlarını yaşadım. Arkadaşları da çoktu. Çabuk çıkardık. Sık sık Sansaryan Hanı’nı ziyaret ederdik. Hep torpilli çocuk gibi görünürdüm ve bundan da rahatsız olurdum. Çünkü böyle konularda utangaç bir çocuktum. Adalet ve eşitliğe inanırım hep. Eski İstanbul şahaneydi ve mutlu çocuklar olarak büyüdük. Şimdi eser kalmadı. Kır gibiydi her yer, güzel bir çocukluk yaşadık. Fatih, Sulukule her yer başkaydı. Yenikapı'ya inerek, gidip yüzerdik. Sağmacılar’da gerçek çocuk işçilerle takılırdım bazen. Çok şey öğrendim hayat adına. Çoğu arkadaşım dökümcü, torna tesviyeciydi. Üretimin içinde olduğu bir yerdeydik. Hayatı daha erken öğrendik pek çoğundan. Okuldan önce hayat okulu…
'MASA BAŞINDA OTURARAK DEPREM BİLİMCİ OLUNMAZ'
Spor, hayatınızın içindeymiş anladığım kadarıyla?
Tabii yüzmek bir tutkuydu. Tabii vücut geliştirme. Dünyada benden çok bulamazsın. 76 yaşında böyle kas böyle vücut mümkün mü? Ben hep kendimi geliştirdim. Öyle oturduğum yerde de deprem bilimci olmadım. Dağlara tırmandım, taşları kazıdım. Sportmenliğimi buralarda da gösterdim masa başında oturarak bilim insanı olunmaz. Fay hatları masa başında gözlemlenmez. Bugün insanlar kâhin deyip güveniyorsa dediklerime itibar ediyorsa, gerçekten bir karşılığım var her dediğim çıkmış ki diyorlar. Güveniyorlar.
'BİRÇOK KIZ ARKADAŞIMI BEN ZAYIFLATTIM'
Spor çocukluğumdan beri hayatımda. Spor benim için hiçbir zaman sonradan edinilmiş bir alışkanlık olmadı, hep vardı. Aileden gelen alışkanlıklar kadar içinde bulunduğunuz ortam da çok belirleyici. Mesela çevremde pek çok kişi vardı; 100 kiloya kadar çıkan ama doğru beslenme ve disiplinle 70 kiloya kadar inebildiğim insanlar… Bu tamamen irade ve yaşam biçimiyle ilgili. Mesela 100 kilo olan birçok kız arkadaşım vardır, hepsi sonradan sayemde ve benim onlara gösterdiğim beslenme şekliyle 70 kiloya inebildi.
Aileden mi geliyor bu disiplin?
Aileden de gelebilir, tamamen ortamdan da. Hangisinin baskın olacağı, insanın içinde bulunduğu koşullara bağlı.
'MUŞTALARIN, BIÇAKLARIN OLDUĞU SERT BİR ORTAMDAYDIM'
İlk hangi spora başladınız?
Açık konuşayım, ben çok küçük yaşlardan itibaren kavgacı bir çocuktum. Sokakta büyüdüm. Muştaların, bıçakların olduğu sert bir ortamdaydım. Böyle bir yerde hayatta kalabilmek için güçlü ve çevik olmak zorundasınız. Kuvvet, bizim için bir tercih değil, zorunluluktu.

'BEYNİME HARCADIĞIM KADAR VÜCUDUMA DA EMEK HARCADIM'
Bu sertlik hayatınızın diğer alanlarına da yansıdı mı?
Kesinlikle. O dönemde kazandığım fiziksel güç ve çeviklik, bende güçlü bir irade oluşturdu. Aynı tavrı ilerleyen yıllarda devrimci mücadelede de, düşünsel alanda da taşıdım. Teoriyle pratiği hep birlikte düşündüm. Beynime harcadığım emek kadar vücuduma da emek harcadım.
'DOĞUŞTAN GELEN BİR ZEKAYA SAHİBİM'
Peki baba ve anne hiç kızmaz mıydı size hocam? ‘Rahat dur, bir yerinde otur’ demezler miydi size?
Kavgacı değildim, mücadele bu, direniş. Babam da annem de överdi ve desteklerdi beni. Babam beni övünce utanırdım. Halen de biri övünce utanıyorum. Yapım bu. Annem bir bayram öğretmenimin elini öpmeye götürdü beni. Öğretmenin evinde de bir sürü öğrenci vardı. 5. sınıf öğrencileriyle beni yarışa soktu. Ben 5 yaşındaydım ve tüm matematik sorularını hepsinden fazla ve iyi bildim. Öyle doğmuşum. Doğuştan gelen bir zekâ. Bak kız kardeşim var. Yeğenlerim ikiz, onlar da öyle zeki. Amerika'da 52 eyalet var. 52 eyaletin bütün lise çocukları toplanıyor. Bütün eyalet, her eyalette 30 tane lise tartışıyor, benim yeğenim Noyan’ı birinci seçiyorlar. 52 eyaletin bütün çocukları geliyor, bizim çocuk birinci oluyor. Düşün!

'BOŞ YAŞAMADIM BU HAYATI, 20 KİTAP YAZMIŞ İNSANIM'
Zeki olduğunuz kadar, anladığımız kadarıyla biraz da ele avuca sığmayan, yaramaz ve kavgacı bir çocukmuşsunuz… Doğru mu?
Tam tersine. Kavgacı değilim, mücadeleciyim. Deprem mücadelesinde nasılsam, hayat mücadelesinde de, sokakta da aynıydım. 5-10 kişiyle dövüştüğüm de oldu. Burnum kırıldı, vücudumun her yeri sakatlandı. Ancak benim için asıl mesele şuydu: Yüz yüze mücadeleden hiç kaçmamak. Bu irade sadece sokakta kazanılmış bir şey değil.
Depremle ilgili duruşumun da temelinde aynı irade var. Herkes İstanbul için “Körfez’den çıkacak, Adalar yıkılacak, Silivri, Tekirdağ çökecek” dediğinde ben şunu söyledim: “Bu faylar zaten 1894’te ve 1912’de kırıldı.” Kimse inanmadı. Sonra dedim ki: “Adalar’da deprem yok. Deprem Düzce’de olacak.” Ve Düzce depremi oldu. Ardından şunu söyledim: “İstanbul’da risk Kumburgaz fayıdır. Orada da 6.2’lik bir deprem olur.” Herkes 7.2’den aşağı deprem olmaz derken, Kumburgaz’daki fay 6.2 ile kırıldı. Peki bunu nasıl bu kadar net söyleyebildim? Çünkü bu yalnızca bilimsel bir mesele değil, aynı zamanda bir mücadele meselesi. Hayatta nasıl mücadele ediyorsanız, bilimde de öyle ediyorsunuz. Bilim adamı masada oturan biri değildir; hayatın içinde, sahada olan insandır.
Bakın, şu an elim sakat. Neden? Dünya şampiyonu bir sporcu çocukla bilek güreşi yaptım. İrade dediğiniz şey, kendinizi sonuna kadar zorlamayı gerektirir. Zorlamazsanız ne bilim olur ne hakikat. Ben yıllarca dağlarda dolaştım. Kimse Simav’ı, Sındırgı’yı konuşmazken, “Orada deprem olacak” dedim. Oldu. Çünkü mesele sezgi değil; bilgi, saha ve iradenin birleşmesidir. Boş yaşamadım ben hayatı, hangi konu olursa olsun şu anda Türkiye'de, televizyonlarda, politikada, sporda benimle konuşacak adam yok. 20 kitap yazmış insanım.

'ÇOK AT ETİ YEDİM, DOĞRU TÜKETİLDİĞİNDE FAYDALI'
Peki bu dayanıklılık nereden geliyor, genetik mi?
Genetik elbette etkili ama asıl belirleyici olan beslenme ve irade. Küçüklüğümden beri yüksek proteinle beslendim. Evet, buna at eti de dahil. Bugün insanlar at eti denince ürküyor ama doğru tüketildiğinde son derece yüksek protein kaynağıdır. Ben bu beslenme disiplininin fiziksel dayanıklılığımda çok etkili olduğunu düşünüyorum. Bugün 76 yaşındayım ve hâlâ gücüm yerinde, kondisyonum yüksek. Bunun sebebi ekmek, makarna, pilav, şeker gibi besinleri hayatımdan çıkarmış olmam. Protein ve sağlıklı yağ ağırlıklı, ölçülü ve bilinçli besleniyorum. Kuzu ciğeri, yumurta, sebze… Hepsi hesaplı. Diyetisyen ezberleriyle değil, vücudun gerçekten neye ihtiyacı olduğunu bilerek besleniyorum. Kaç kişide gördüm, şeker değerleri 200’lerdeydi. Sayemde ekmek kesildi, beslenme düzeldi, değerleri normale indi.
Ben yoğun çalıştığım dönemlerde protein miktarını artırırım. Yumurtanın, etin, yağın vücuda ne verdiğini bilirim. Bu bir heves değil, matematiksel bir sistem. Tatlıya gelince…Baklava elbette cazip ama bu tercihlerin bir bedeli vardır. Şeker hastalığı tesadüf değil, yaşam biçiminin sonucudur. Çocukluktan beri, midem bulanır şekerli yiyince.
Hiç yedirmemiş mi anneniz size?
Çocukluğumdan beri çibörek yaparlar. İşte ben hiç yemezdim vücudumu bozacak diye. Bizim kültürümüzde at eti tüketimi vardı. Sadece et olarak değil; at yağı kışın vücuda sürülür, atlar yağlanır, zorlu doğa koşullarında karda, buzda yol alınırdı. Bu dayanıklılık geleneği Orta Asya’dan Rusya içlerine kadar uzanan bir yaşam biçiminin parçasıydı.
Anadolu’ya gelindiğinde ise beslenme ağırlıkla buğdaya dayandı. Mayalı hamur, ekmek, un… İnsan bedeni de buna bağlı olarak değişti. Az hayvansal protein, çok karbonhidrat tüketimi yaygınlaştı. Bugün yaşadığımız pek çok sağlık sorununun temelinde de bu var.
Benim itirazım hiçbir gıdaya değil, dengenin bozulmasına. Bal bile her sabah tüketilmez. Şeker içerir. Sağlıklı beslenme dediğimiz şey, alışkanlık değil, bilinç meselesidir.
'GÖSTERİŞLİ, SOSYETİK YEMEKLERLE İŞİM YOK'
Beslenme düzeniniz nasıl?
Son derece sade. Bir but eti alırım, kemiğiyle birlikte kaynatırım. İçine bol sebze koyarım; pırasa, soğan… Günlerce ondan yerim. Porsiyonlar büyük olabilir ama içerik nettir: et, kemik suyu ve sebze. Gösterişli, “sosyetik” yemeklerle işim yok. Yıldızlı restoranlar yerine, sağlıklı olanı tercih ederim. Benimle aynı yemeği yiyen biri zaten kısa sürede farkı hisseder.
Bu biraz zor bir hayat değil mi?
Zor değil, bakış açısı meselesi. İnsan günde bir tavuk yiyebilir. Ama mesele miktar değil, disiplin.
Alkol ve sigara?
Sigara hiç yok. Alkole gelince… Ne alışkanlık ne de arkadaşlık meselesi. Nadiren, yemekte bir kadeh şarap. O kadar. İçki etrafında kurulan dostlukların sonunun nereye vardığını da hepimiz görüyoruz. Mezarlık.

'ZEYNA GİBİ KADINLARDAN HOŞLANIRIM'
Bir kadında sizi ilk ne çeker? Zekâsı mı, duruşu mu, enerjisi mi? Aşk sizde akıldan mı başlar, bedenden mi?
Bir kadında beni ilk çeken şey fiziksel duruştur. Uzun boylu, iri yapılı, güçlü olacak. Yanında yürüdüğünde uyum yakalayacağın, yani sağlam, diri bir vücut… Bu benim için önemli, 'Zeyna' gibi…
Tabii mesele orada bitmez. O vücut çalışmayla şekillenir. Benim disiplinim bellidir; 3 ay antrenman ve diyetle o beden bambaşka bir noktaya gelir. Güçlü olmak yetmez, irade gerekir.
Almanya’dan bir sevgilim vardı. Türkiye’ye geldiğimde 6 ay boyunca başka hiçbir kadına bakmadım. Çünkü benim için mesele arayış değil, bağ kurmaktır. İri bir kadınla başlar, birlikte dönüşürsün. Benim dünyamda iş böyle.
'KİMSEYE 'BENİMSİN' DEMEM, KİMSE DE BANA DEMESİN'
Aşka inanır mısınız?
İnanırım ama tek bir aşk tanımı yok. Aşk birkaç katmandan oluşur. İlk başta Eros vardır; tutku, arzu, kanın kaynaması… Birini gördüğünde etkilenirsin, heyecan duyarsın. O ilk hal çok güçlüdür. Ancak aşk orada kalmaz. Zamanla Agape devreye girer. Güven, huzur, rahatlık… Yanında kendin olabildiğin, sığındığın bir duygu. Erich Fromm’un söylediği gibi aşk bir emektir. Emek verdiğin şey değer kazanır. Küçük Prens’te anlatıldığı gibi… Gülünü suladığın, koruduğun için o gül senin için biricik olur. Bu bazen “benim” duygusuna, sahiplenmeye de dönüşebilir. Gerçek güzellik yüreğin gördüğü güzelliktir.
Aşk bir süreçtir. Eros başlar, Agape’ye evrilir. Geceyle gündüz gibi… Biri diğerini yok etmez, birbirine dönüşür. Sadece paraya, eve, tatile, konfora duyulan şey aşk değildir. O başka bir bağdır.
Bir de aynı şeylerden keyif alma hali vardır. Birlikte gezmek, düşünmek, üretmek, gülmek… Bu ortaklık da aşkın parçasıdır. Yani benim için aşk; tutku, güven ve birlikte yaşamaktan duyulan zevkin bir araya gelmesidir. Biri eksik olursa aşk da eksik kalır.
Evliliği tekrar düşünür müsünüz?
Hayır, evlilik bana göre değil. Çünkü evlilik dediğiniz şey sonuçta bir imza. Benim dünyamda bağ, imzayla kurulmaz. Duyguyla kurulur. Hayatım boyunca şunu gördüm: Yanımda olan kadınlar kendilerini güçlü, değerli ve özgür hissetti. Bunu tek bir resmî bağın içine hapsetmek istemedim. Aşkı ve bağı sınırlayan bir yapı olarak görüyorum evliliği. Katolik nikahına inanmıyorum.
Bu çok eşlilik savunusu değil. Her kadınla da olmaz. Benim ilişkilerim sahiplenmeye değil, karşılıklı saygıya dayanır. Kimseye “benimsin” demem, kimsenin de bana “sen bana aitsin” demesini istemem.
Bir de ilişkilerde maddi beklenti meselesi var. Ben gösterişi, parayla değer yaratmayı sevmem. Bir kadının benimle olmasının sebebi bu olmamalı. Zaten gerçek bağ, bunlarla kurulmaz. Kısacası iz bırakmak mümkündür ama bağlanmak zorunda değilsiniz. Ben evliliği değil, özgürlüğü seçtim.

'ÇOCUK YAPSAYDIM BU ŞENER ÜŞÜMEZSOY OLAMAZDIM'
Çocuk ister miydiniz?
Açık ve net söyleyeyim, çocuk istemedim. Dünyada zaten 8 milyar insan var, 10 milyara gidiyor. “Mutlaka bir çocuk daha yapmalıyım” fikri bana hiçbir zaman anlamlı gelmedi. Bir çocuk çok büyük bir emek, çok büyük bir sabır ister. Eğer ben enerjimi bir çocuğa verseydim, bugün bildiğiniz Şener Üşümezsoy olamazdım. Hayatımı sahaya, bilime, üretmeye verdim. Bu bilinçli bir tercihti.
Bazen bana “Keşke bu genlerini bir çocuğa verseydin” diyenler oluyor ama şunu da biliyorum: O çocuk beni tüketirdi. Tıpkı somon balıkları gibi… Üremeden önce bütün enerjisini verir, sonra tükenir ya… Ben öyle bir hayatı seçmedim.
Bu bir fedakârlık meselesi. Ben o fedakârlığın herkes için şart olduğuna inanmıyorum. Çocuk sahibi olanlara saygım var ama bu benim yolum değildi.

'KAHİN LAFINDAN HAZZETMİYORUM'
İstanbul’da büyük deprem tartışmaları hakkında ne düşünüyorsunuz?
Şunu net söyleyeyim: İstanbul’da herkes “180 kilometrelik fay kırılacak, her yer yıkılacak” diyor ama öyle bir fay yok. Bu iddialar bilimsel olarak da doğru değil.
Ben masa başında konuşmuyorum. Yıllarca elimde çekiçle, taş kırarak çalıştım. Kaz Dağları’nda, Menderes’te, Simav’da, Sındırgı’da, dağ dağ gezdim. Fayların karada nereden geçtiğini, denizde nasıl devam ettiğini sahada gördüm. Onun için konuşuyorum.
Bugün bazıları bir gemiyle ölçüm yapıyor, eksik ya da yanlış verilerle büyük senaryolar kuruyor. Sonra da herkes bunu gerçek sanıyor.
1999 depremi olduğunda ben zaten aylardır sahadaydım. O yüzden yıllar sonra Simav’da, Sındırgı’da deprem olacağını söylediğimde insanlar “Sındırgı neresi?” diye soruyordu. Ama günler sonra o deprem oldu.
Benim itirazım şu: Deprem korkuyla değil, bilgiyle konuşulmalı. Büyük laflarla değil, gerçekten var olan faylarla.
Kahin ve ‘faylara fısıldayan’ adam hitaplarını seviyor musunuz?
Kâhin lafından hazzetmiyorum. Bir faya 80 gözle baktığım için biliyorum.
Size “çılgın” ya da “deli dolu” diyen bir kesim de var…
Çılgınlık çoğu zaman bir yaftadır. Toplumda ortalama ve vasat olanlar genellikle çok örgütlüdür. Vasatın biraz üstüne çıkan, sivrilen, farklı düşünen herkese “çılgın” diyerek çamur atarlar. Çünkü çoğunluk, kendisinden farklı olanı tasfiye etmek ister. Asıl mesele şu: Vasatın egemenliğine teslim olmadan sivri kalabilmek. Onunla mücadele edebilmek. Eğer çılgınlık sıradanlığa boyun eğmemek, ezberleri bozmak ve çoğunluğun rahatını kaçırmaksa, evet ben buna çılgınlık derim.

