'Hiçbir hayranımla çapkınlık yapmadım'

Müziğin beyefendisi o. Hem şarkıları, hem kendisi her daim kibar, naif, bir o kadar da duygusal...

26 Nisan 2014, Cumartesi 05:00
A A

Röportaj: Kezban ASLAN YILMAZ

- 45 yıldır ne çizgileriniz derinleşti, ne kilo aldınız. Sırrınız ne?

İyi bakmazsan kaportaya 10 yıl yaşlı, iyi bakarsan 10 yıl genç gösterirsin. Ben de, geceleri saymazsak, 30 küsur yaşındayım. Genetiğim iyi. Ailemde sağlıklı, uzun ömürlü insanlar var. Ruhumu ve bedenimi de koruyorum. Çok olumlu bir insanım. Olu olanı görmez, çok fırsat kaçırır, kendi ruhunu yaralar. Olumlu olmak lazım.

- Şu sıralar neler yapıyorsunuz?

İstanbul, Balmumcu’da bir otelin roof’unda haftada bir gece şarkı söylüyorum. Bana çok iyi geliyor. ‘Ben İmkânsız Aşklar için Yaratılmışım’ adlı şarkımı sürpriz bir isimle düet yapacağım. Konserlerim var. Sonbahar için de yeni şarkılar oluşturacağım.

- Televizyon projesi var mı?

Beni heyecanlandıranı yok. Yer alacağım proje eğlendirmeli. Hayatta bence en önemli şeylerden biri, neşedir. Kişilerin neşesi, zaman içinde toplumsal neşeyi oluşturuyor. Hastalığı ve ölümü herkes ciddiye alır, önemli olan neşeyi ciddiye almak. Mesela sizin gazete, POSTA... Niçin bu kadar seviliyor? Çünkü her sayfasında, umudunu ve neşesini yitirmediği hissi var. En kötü haberlerde bile sayfa mizanpajlarına baktığınız zaman bu pozitif hissi görebiliyorsunuz.

- Sağolun. ‘Bir Şarkısın Sen’ ve ‘Benzemez Kimse Sana’ adlı yarışmalarda jüri üyesiydiniz. Olumsuz eleştiri yapmak sizin kibar, beyefendi kimliğinizle pek bağdaşmıyor.

Bizim jüride sivri dilli Seyfi Dursunoğlu vardı. Onun dilinin sivriliği hepimize yetti (gülüyor). Ben de yapım gereği olumlu bakan jüri üyesiydim.

- Neden size “müziğin beyefendisi” diyorlar? Yapımdan herhalde. Sanatçılar çok naif, çocuk ruhlu, iyi niyetli insanlardır. Onlar için sanatları her şeyin önündedir. Bazen kırgınlıklar, dargınlıklar oluşur ama bunları hep hoş karşıladım. Hiçbir sanatçı arkadaşımla büyük bir kırgınlık, kavga yaşamadım. Hele kamuoyu önünde hiç yaşamadım.

“Rihanna’yı çok beğeniyorum”

- Günümüz müziklerini ve şarkıcılarını nasıl buluyorsunuz?

Dönemlerin ruhu vardır. Müziğin de dönemlere göre farklı volümleri, ritimleri... 10 yılda bir kentler yoğunlaşıyor, gürültülü oluyor. Müzik de o gürültüyü yansıtıyor. 1960’larda İstanbul daha sakindi, müzikler de sakindi. Biz, ruhlara ve beyinlere sesleniyorduk. Şimdi bedenlere hitab eden şarkılar var. Eskiden “yaza damgasını vuran şarkı” diye bir şey yoktu. Şarkı yazın da kışın da dinlenirdi. Şimdi yazlık, aylık, haftalık şarkılar var. Şarkıcılar arasında “O iyi, bu kötü” deme hakkını kendimde görmüyorum. Şu dönemde müzik yapmak çok zor. CD’ler satmıyor, ekranda konser programları yok gibi. Ama mesela Tarkan, Şebnem Ferah ve Sertap Erener’i çok beğenirim. Yenilerden de Emre Aydın’ı...

- Ne tarz müzik dinlersiniz?

Her tarz. Gençliğimde Elvis Presley, Beatles şarkıları söylerdim. Zeki Müren’i çok severim, eski kayıtlarını ama... Müzeyyen Senar’a bayılırım. Bir ozan gibidir. Konuşma ile söyleme arasında, kelimeleri yorumlayışı müthiştir.

- Yabancılardan kimleri beğeniyorsunuz?

Eskilerden Frank Sinatra, Nat ‘King’ Cole, Edith Piaf, Charles Aznavour müthiştir. Bir de Dalida vardır. Yenilerden bir şey anlamıyorum ama Rihanna’yı beğenirim. Az enstrümanla çok şaşırtıcı şeyler yapıyor. Sahne şovu müthiş. Shakira’nın da sesi ve sahnesi çok iyi. Yenileri de dinliyormuşum demek ki (gülüyor).

“Yaz boyu bir kızla Bakıştım”

- Bir röportajınızda “Bu dönemde çıksaydım Erol Evgin olmazdım” diyorsunuz, neden?

Bizim gençliğimizde iyi sesler ilgi görürdü. Şimdi iyi sese sahip olmak çok önemli değil. Ritim, tempo, fiziki güzellik, aşklar ve skandallar önemli. Ben günümüzde olsam ünlü olamayabilirdim. Kaynayabilirdim yani. Ben sakin adamım, böyle şeyler yapamazdım.

- Sizin döneminizde sansasyon yok muydu?

Mesela Cem Karaca ile Barış Manço’nun birbirleriyle atıştığı dönemler olurdu. Sonra “Gündemde kalmak için yaptık” demişti Barış Manço. Olurdu yani ama daha sakindi. Aşklar, arkadaşlıklar, dostluklar, şarkılar, filmler daha uzun ömürlüydü. Şimdi her şey çabuk tüketiliyor. Yaz boyunca bir kıza baktığımı hatırlıyorum. Elini bile tutmadım, inan. Ben de memnundum, kız da. O zaman konuşma teklif ederdik kızlara, çıkma değil. Parklarda buluşacağız, konuşacağız, yan yana durup bakışacağız... Nükhet Duru bana “Paşa çorbası” der. Sakal, bıyık yok, temiz yüzlüyüm ya. Annelerin kızlarına “Evladım, işte böyle bir çocuk bul” dediği bir tipim. İdeal damat adayıyım. Bu yüzden genç kızlar ve anneleri çok severdi beni. O zaman mektup yazma adeti vardı, bavullar dolusu mektup gelirdi.


- Neredeyse yarım asır önce başladınız müziğe. Çilesi çok muydu?

Tabii. Sanat çileli iştir. Önce görmezden gelirler, yok sayarlar; sonra eleştirirler. Çok zordur kendini kabul ettirmek. Kendi içinde küsersin. Parasız kalırsın. Ama sanatçısındır, bunu etrafa çaktırmazsın. Çok zor ama çok keyiflidir. Hangi sanatçıya sorsan “Bir daha dünyaya gelsem yine sanatçı olmak isterim” der. Ben de öyle.

- Peki hiç dibe vurduğunuz oldu mu?

80’lerde çok düzeysiz hale gelmişti gazino ortamları. Konser verme imkânımız yoktu, turneler de para kazandırmıyordu. Ben de mimarlık yaptım. Ama televizyon şovları yaparak ismimi yaşattım. 2005’te geri dönüş oldu, Erol Evgin’e yeniden ilgi başladı. Ben bunu “bit pazarına nur yağdı” diye tanımlıyorum ve ilginin tadını çıkarıyorum.

- Bir gün bu işi bırakıp Ege ya da Akdeniz’e yerleşmeyi düşündüğünüz oluyor mu?

Öyle bir hayalim yok. Zaten Polonezköy’de orman içinde yaşıyorum (yanda). Kendimi en çok sahnede mutlu hissediyorum. Şarkı söylemek uçmak gibi geliyor. Allah sağlık verdiği sürece de şarkı söylemek istiyorum.

- Resim yapmaya devam mı?

Tabii. Beni çok rahatlatıyor. Bir sergi açmıştım 2005’te. Sonbaharda bir tane daha  açacağım.

“Mektupla taciz ederlerdi”

- O zamanlar hayranlarınızla hiç çapkınlık yaşadınız mı?

Çok flörtüm, kız arkadaşım oldu gençliğimde. Ama bir hayranımla hiç yaşamadım. Onların hepsi kardeşim, o gözle bakmadım, bakmam da. Yanlış bence. İçim de istememiş demek ki.

-Hayran tacizine uğradınız mı?

Fanatik hayranlarım çoktu. Mektupla taciz edenler olurdu. Hayranımız, başımızın üstünde yeri var; ama mesela diyor ki; “Bavulum hazır, gel de geleyim”. Hâlâ gelir öyle mektuplar.

- Ahlaksız teklifte bulunan oldu mu?

Hiç ahlaksız teklif almadım. Paşa çorbasıyım ya! (gülüyor).

- İşinizden dolayı eşiniz sizi kıskandı mı?

O da mimar. “Anadolu’ya gidelim, mimarlık yapalım” derdi. Benim de gönlüm sahnedeydi. Sonra ikna oldu ama kıskançlık yaşanmadı. Çünkü eşim kulisime gelmezdi. İş ile ev hayatını kesin çizgilerle ayırırım. “Karınla derdini paylaş; sonra hem derdinle, hem kadınla uğraş” diye bir söz vardır. Bu sözü uygularım. Şimdi görüyorum; bazı sanatçıların eşleri yanlarından ayrılmıyor.

“Ağaçlarla sohbet ederim”

- Evdeki Erol Evgin nasıldır?

Eve gider gitmez tertemiz havayı yarım saat içime çekerim. İçim yıkanır. Bahçe işlerini çok seviyorum. Bitkileri, ağaçları tanırım; selamlaşır, sohbet ederim onlarla. Diktiğim bin tane ağaç var.

- Sihirli değneğiniz olsa neyi değiştirmek isterdiniz?

Türk siyasetini. Siyaset dili çok kötü. Ortalama eğitimi 4 yıl olan seçmenle demokrasi yapmaya kalkıyoruz. Tutar yanı yok.

Erol Evgin’den bir fıkra

- Fıkra anlatmayı çok sevdiğinizi biliyorum. Birini okurlarımıza anlatır mısınız?

Neşeyi, güldürmeyi severim. İyi de anlatırım. Karadenizliler çok enteresandır, onlardan dinliyorum bu fıkraları. Anne memleketim Rize olduğu için çok arkadaşım var orada. Yeni fıkra duyunca bana telefon edip anlatıyorlar. İşte fıkra: Temel’e sormuşlar: Türk kadınları mı, Rus kadınları mı? “Hiç düşünmeden Türk kadınları derim” demiş. Ve devam etmiş; “Eğer düşünürsem Rus kadınları derim.”

(19.04.2014 tarihli Cumartesi Postası ekinden alınmıştır.)

SON 24 SAATTE YAŞANANLAR

;
Sıradaki haber yükleniyor...

Kişisel verilere ilişkin aydınlatma politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için Kişisel verilere ilişkin aydınlatma metnimizi inceleyebilirsiniz.