Kaan Sekban: Bir beyaz yakalıyken tek arzum işimde yükselmekti. Şu an zerre kadar zirve fetişim yok

Kaan Sekban: Bir beyaz yakalıyken tek arzum işimde yükselmekti. Şu an zerre kadar zirve fetişim yok

Hikayesini artık bilmeyen yoktur herhalde. 10 yıl boyunca bir bankada çalışıyor. Ama ne yaparsa yapsın bir türlü terfi edemiyor. Bir an geliyor, “Bu yolun sonunda bana ışık yok” diyerek istifa ediyor ve hayallerinin peşinden gidiyor. Bir mikrofon ve bir koltukla, evinin bir odasında çektiği komik videolar, o kadar çok seviliyor ki artık stand-up gösterilerini Harbiye Açık Hava Sahnesi’nde binlerce insan izliyor. Şimdi de ‘Alt Tarafı Bir Talk Show’ programıyla ekranlarda. Kaan Sekban’ı daha yakından tanımak istedik. Röportaj: Oya Çınar

29 Kasım 2020, Pazar 07:01 Son Güncelleme:
YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Bir gün, bir beyaz yakalı olarak çalıştığınız işinizden istifa ettiniz ve o gün bugündür de sahnedesiniz. Kat ettiğiniz ivmeden memnun musunuz? 

Çook! Ama ivmeden ziyade, benim bir bankacı olarak, o iş dünyasından ayrılma sebebim, oradaki başarı ve kariyer fetişiydi. Her şeyden önce ondan kurtulmuş olduğum için çok mutluyum. 

Başarı hırsı, şu an içinde bulunduğunuz dünyada daha belirgin değil mi aslında? 

Evet ama şu an ben o kafada değilim. Zirvede miyim, altta mıyım, üstte miyim, batacak ya da çıkacak mıyım? Hiç bunlarla ilgilenmiyorum. Çünkü şu an hayatım boyunca hep yapmak istediğim şeyleri yapıyorum. Ve beni seven, takip eden insanlarda bunun bir karşılığını görüyorum. Bankadayken tek uğraşım “Nasıl yükselirim?” üzerineydi. Şu an, bu o kadar umurumda değil ki! En küçük zirve fetişim yok. 

Kitap yazdınız, müzikal yaptınız. Şimdi program yapıyorsunuz. Kaan Sekban, bize başka hangi sürprizlerle gelecek diye merak ediyor insan… 

Offf! Henüz yapmak istediklerimin yüzde 20’sini falan yaptım, öyle söyleyeyim. İngilizce stand-up yapmak istiyordum mesela. Pandemiden önce ona başladım da aslında. Bir şirketin yabancı çalışanlarına İngilizce stand-up yaptım. Çok güzel geri dönüşler aldım.  

Komedi, kültürel malzemelerden, her toplumun kendi alışkanlıklarından da çok beslenen bir alan. Bu, sizi biraz zorlamadı mı?  

Çok doğru ama benim komedim hiç öyle değil. Etnik özellikler ya da şive, aşırı lokal ögeler Türkçe olarak sahneye çıktığımda da malzeme olarak kullandığım şeyler değil. Nasıl ki biz ‘Friends’ dizisini izlerken kahkahalarla gülebiliyoruz. Amiraka’da da insanlar Kaan Sekban’ı izleyip gülebilir bence. Bunun dışında orta sınıfı anlatan bir dizi yapmak istiyorum. 

Dizilerde orta sınıf diye bir şey yok herkes ya köşkte yaşıyor ya da evin mutfağında

Neden özellikle orta sınıf? 

Çünkü televizyonda izlediğiniz işlere dikkat edin, orta sınıf hep göz ardı ediliyor. İnsanlar ya çok zengin, köşklerde yaşıyor. Ya da çok fakir, neredeyse tüm aile mutfakta yaşıyor. Hiç iki artı bir evde oturan, ev kredisi ödeyen, bankadan çalışan bir sıradan insan hikayesi izleyemiyoruz. Nedenini hiç anlayamıyorum. Bir de tabii bir sinema filmi yapma hayalim de var. 

“Bana rahat batıyor” demişsiniz. Rahat tanımınız ne mesela? 

Bir şey tek düzeliğe geçtiği zaman çok rahatsız oluyorum, sıkılıyorum o durumdan. Ben stand-up yaparken bile bunu sıradanlaştırmamaya çok dikkat ediyorum. Öbür türlüsü memur zihniyeti gibi geliyor bana. Hep zorlayıcı, risk aldığım, başarısız olma ihtimalimin olduğu yeni şeyler denemeyi seviyorum. O yüzden rahat demeyeyim ama konfor batıyor bana. 

O yolun sonunda bana bir ışık görünmüyordu

Mutsuz olduğunu ve hayatını değiştirmeyi istediğini söyleyen çok insan var ama herkes bu cesareti bulamıyor. Siz nereden buldunuz? 

“Şurama kadar” geldi deriz ya, benim galiba şurama kadar gelmişti… Çok bunalmıştım o hayattan ve o yolun sonunda bana bir ışık görünmüyordu. Çok denedim orada yükselmeyi ama ne yapsam olmuyordu. Hatta istifa ederken de aslında patronuma blöf yapmıştım belki bu sayede beni artık terfi ettirir diye.

Ama blöfünüzü gördü sanırım… 

Aynen öyle oldu, iyi ki de görmüş, sağ olsun… O da artık “Peki, sen bilirsin” deyince benim için geri dönüşü olmadı. İşin özü şu aslında. Ben artık orada olmak istemediğimi biliyordum. İnsanların genel olarak sorunu bu. O cesareti bulamayışlarının nedeni, nereye gideceklerini bilmediğinden bence. Ben, oradan ayrılırken artık ne için mücadele edeceğimi biliyordum.  

Çok hırslıyım ama kimseyle yarışmıyorum

Sizi bulunduğunuz yere taşıyan özellikleriniz neler sizce?  

Hırslıyım ben, müthiş hem de! Ama bu hırs tamamen kendimle ilgili. Kimseyle bir yarış halinde değilim. Kendimi daha iyi nereye taşırım derdindeyim. Etrafımda başarılı insan gördüğümde de çok mutlu oluyorum. Yapabileceğim bir şey varsa desteklerim de. İyi bir şeyi keşfettiğimde bunu mutlaka insanlarla paylaşırım. 

Hiç mi mesleki kıskançlıklarınız yok? 

Hiç! Sıfır… Bir işi çok beğendiğimde hemen herkese haber veririm. Onlar da izlesin, takip etsin diye. Onun dışında istikrar çok önemli bir şey. Yılmadan devam etmek çok ezbere bir cümle gibi geliyor kulağa ama değil. Çünkü insanın karşısına her an onu yıldıracak bir şey mutlaka çıkıyor. O anlarda pes etmemek, azimle devam etmek en önemli şeylerden biri. Ve tabii çalışmak… Başka yolu yok çünkü bence. 

Peki insanın komik olduğunu fark etmesi nasıl oluyor? Siz, hep komik bulur muydunuz kendinizi?  

Eski işimde çalışırken de insanları çok eğlendiriyordum. Şu an sahnede anlattığım şeyleri ben hep onlara da anlatırdım mesela. O yüzden sonrasında yaptıklarım onlara çok sürpriz olmadı. “Aman ne komiğim” gibi bir şeyden söz etmiyorum tabii. Ama benim keyfim yerindeyse, bulunduğum ortamda mutluysam, dünyanın en komik insanıyımdır. Orada mutlu değilsem de dünyanın en sıkıcı insanına dönüşebilirim. 

Annemin arkadaşı, "Bu çocuk nasıl komedyen oldu?" diyor

Hangi durumlarda sıkıcı olursunuz? 

Annemin arkadaşları “Bu çocuk nasıl komedyen oldu?” diyorlar mesela (Gülüyor) çünkü onların yanında genelde sıkılıp somurttuğum için bu, onlara çok şaşırtıcı geliyor. Ya da herhangi bir ortamda çok ‘fake bir goy goy’ yapılıyorsa… Direkt belli ederim kendimi. İçim çekilir yani. 

Bugünün şartlarında komedi yapmak için yürek yemiş olmak gerekiyor

Bir yerden sonra insanlar sıkılır mı endişesi duyduğunuz oluyor mu? 

Endişe duymuyorum ama zaten bunun olmaması için çok çalışıyorum. Tabii ki sürekli kendinizi yenilemeniz lazım. Bir de Oya, şu anda etrafımızda o kadar komedi malzemesi var ki… 20 yıl önceyi düşünelim. Sosyal medya yok, hiçbir dijital platform yok. İnternet bile yok. Ama şimdi eline şu telefonu alınca, yerinden kımıldamadan bir yıllık komedi ihtiyacını karşılayabilirsin. O yüzden bugün yapılan iş çok daha zor. Gerçekten yürek yemiş olmak gerekiyor. İçinde bulunduğumuz bu dijital dünyada, insanları evinden kaldıracaksın, 80-100 lira verdireceksin ve gelip seni sahnede izleyecek… Bunu sağlayan herkes alnından öpülesi bence. 

Samimiyet de çok belirleyici değil mi? Çünkü bunu sağlayabilen çok az insan var… 

Hem de nasıl. Samimi ve gerçek değilsen bu çok kısa sürede kendini belli ediyor zaten. Bir de yükseldikçe alçalma meselesine çok inanıyorum. Star tribine girmek artık çok demode. İnsanlarda bir karşılığı yok, geçmiyor yani. Artık herkes istediğinde kolay ulaşabileceği, arkadaş gibi bir iletişim kurabildiği insanlara değer veriyor. 

Her cumartesi Digiturk’te, beIN Connect’te ‘Alt Tarafı Bir Talk Show’ programıyla karşımızdasınız. Nasıl dönüşler alıyorsunuz? Memnun musunuz? 

Şu an her şey çok güzel gidiyor. Sadece pandemiden dolayı seyircisiz devam etmek biraz üzüyor tabii. Seyirciye o kadar alışkınım ki… Bu konuda biraz zorlanıyorum. Ben televizyonda yapılan işlerle bir ilişki kuramıyordum pek. Kendimi orada düşünemiyordum. Güzel olmaz gibi geliyordu. Ama bu programda her şey istediğim gibi oldu. Ne çok ana akım, ne de çok butik bir anlayışla, insanların izlerken yabancılaşacağı bir program. Tam ikisinin ortasında, olması gereken bir kıvamda. 

İçeriklerinizde tamamen özgür müsünüz? 

Özgürüz… En azından şu ana kadar kimse “Aman Kaan” diye bir uyarıda bulunmadı. Öyle bir şey yaşarsam, hemen basına sızdırırım zaten. (Gülüyor) Şaka bir yana, ben sahnede de çok uç, marjinal şakalar yapmıyorum. Programda da kovaladığım şey bu değil. Bir de çok hassas bir toplum olduğumuz için, yazarken o belirli hassasiyetlere dikkat ediyorum tabii. 

Çocuklarına Albert Einstein muamelesi yapan anne-babaların mizahını yapmak çok keyifli

Size kim komik gelir? En çok kime gülüyorsunuz? 

Ben, en çok yakın arkadaşlarıma gülüyorum… Mizahımın şekillenmesinde de etkileri büyük zaten. Şu sıra Aslı İnandık’a çok gülüyorum. Anneme ve babama inanılmaz gülüyorum. Öyle komikler ki… 

Neyin mizahını yapmak çok keyifli? 

Normal, sıradan insanın, sıradan hayatı o kadar komik ki. O, çocuklarına buldumcuk gibi Albert Einstein muamelesi yapan anne babalar mesela. “O, çok özel bir çocuk” diyorlar ya hani. Hayır, değil. Değil yani… Yedi milyar insandan bir tanesi. Yedi milyar spermden bir tanesi olup çıktığı için çok özel olmuyor kimse. 

Neyin mizahını yapmayı etik bulmazsınız? Böyle bir sınır var mı kafanızda?  

Toplumdan topluma değişir bu bence. Bir toplumda, toplumun her kesiminden insanın hakları yüzde yüz güvence altındaysa, o toplumda kendini öteki gibi hisseden insanlar yoksa, evet; o insanlar hakkında mizah yapılır. Ama bizim toplumumuzda böyle değil maalesef. Hala ötekileştirme var, yaftalama var. Yoksa kimsenin yaradılışı üzerinden aşağılanmadığı bir yerde her şeyin mizahı yapılır tabii. 


Sıradaki haber yükleniyor...
holder