Kıraç: Orhan Pamuk’a kıymet verenler, kendi ülkesine tepeden bakan, ukala, tuhaf insanlar

Müzik yolculuğunda 20 yılı devirdi. Sayısız dizi ve film müziği yaptı. Hafızamıza kazınan birçok şarkıda onun imzası var. Mart ayında çıkardığı ‘Beni Ben Yapan Şarkılar’ albümünün üçüncü klibini ‘Beyaz Ev’e çekti. Kıraç ile buluştuk

29 Eylül 2019, Pazar 08:01 Son Güncelleme:
A A
Kıraç: Orhan Pamuk’a kıymet verenler, kendi ülkesine tepeden bakan, ukala, tuhaf insanlar

Nobel Edebiyat Ödüllü yazarımız Orhan Pamuk için tartışma yaratacak sözler söyleyen Kıraç, “Orhan Pamuk’un kitaplarına şöyle bir baktım ve hiçbir işe yaramadığını hemen anladım. Yazdıkları zırva, Türkçeyi yanlış kullanıyor.

Ne yaşamış? Ne biliyor Orhan Pamuk? Bu tip isimlere kıymet verenler de kendilerini bu ülkeye ait hissetmeyen, kendi ülkesine, insanına gökdelenlerin tepesinden bakan, hiçbir şey bilmeyen, neo liberal, ukala, tuhaf bir kesim” diyor.

‘Beni Ben Yapan Şarkılar’ albümünün üçüncü klibi ‘Beyaz Ev’ şarkısına geldi. Güzel, romantik bir klip olmuş… 

Sonbahara denk geleceği için romantik bir şarkı olsun istedik. ‘Beyaz Ev’, 20 yıl önce kaydettiğim, hikayesi olan bir şarkıydı. Yalnız bir adamı ve kaybettiği aşkını anlatıyor. Duygulu bir klip oldu. 

Sizinle aynı kuşaktan olan müzisyenlerin çoğu müzikten uzaklaştı ya da uzun aralar veriyor. Siz hiç ara vermediniz…

Ben her zaman ürettiklerimle, samimi bir şekilde var oldum. Toplumsal meselelere duyarlıyım. En önde olmak gibi bir kaygım da olmadığı için herhangi bir kırgınlığım da olmadı. Hep müzikle var oldum. Hiç para vermeseler de ben hayatım boyunca şarkı söylemeye devam ederim. 

SAHTE TEREYAĞI NASIL VARSA SAHTE SANATÇI DA VARDIR 

‘Gerçek sanatçı’ diye bir tabir var. Sanatın sahtesi oluyor mu? 

Oluyor tabii. Bir şeyin başına ‘gerçek’ ifadesi koyuyorsanız onun ‘sahtesi’ de var demektir. Misal az önce bir sohbette tereyağından bahsediyorduk ama ‘gerçek tereyağı’ demek zorunda kalıyoruz çünkü artık her şey suni. Hayatımız, yaşadığımız, yediğimiz, içtiğimiz her şey yalanlarla dolu. Ticari bir dünyadayız. Üreten çok az insan var. O yüzden ‘gerçek sanatçı’ denmesini son derece doğru buluyorum. 

Sizi ilk kez canlı izlediğimde çok şaşırmıştım. İnsanı şok edecek kadar açık sözlüsünüz. Hatta bence fazla netsiniz.

Konserlerimde şarkı söylemekten çok keyif alırım ama o dönem beni üzen, aklımı meşgul eden, insanları uyarmam gereken bir konu varsa gündemde, “Ey millet, aç gözünü, kendine gel. Bak neler oluyor?” demekten de imtina etmem.  

Hiç çekinmiyor musunuz?

Hiç çekinmediğimi söyleyemem. Kendime göre bir otosansürüm var ama az. Onu da delikanlı gibi söylüyorum. Zaten birazcık kafası çalışan herkes şu anki durumumuzu görebilir. Türkiye’de benim istediğim bir yönetim de yok, muhalefet de yok. Hal böyleyken de korkuya yenik düşüp her yapılanı alkışlamak, saçma sapan her yerde görünmek benim yapacağım iş değil. Rahatsız olduğum her konuda konuşurum.  

Genel olarak hayatta nelerle derdiniz var?

Benim için estetik ve ahlak her şeyden önce gelir. Estetik ve ahlak yoksulluğu beni çok üzüyor. Ama maalesef ki bu konularda tren çoktan kaçmış gözüküyor. Herkeste bir maske, herkesin kafasının arkasında başka planlar… 

Zaman zaman kendinizi doğru ifade edemediğinizi düşünüyor musunuz?

Valla sözcükler sınırlı. Ben olabildiğince iyi kullanmaya çalışıyorum fakat sınırlı. Ben de sık sık yanlış anlaşılıyorum. Siz istediğiniz kadar çabalayın, karşınızdakinin anlama kapasitesi de sınırlı. Ben buna vampir kuralı diyorum. 

“İNGİLİZCE EVRENSEL BİR DİL” DİYEN VAMPİRDİR 

Ne demek ‘vampir kuralı’? 

Vampir filmlerinde nasıl olur bilirsiniz. Herkes vampirden kaçar. Sonra vampir birini yakalar ve ısırır, ısırdığı kişi de vampir olur. Dolayısıyla vampirden kaçan karşı tarafın yerine geçer bu kez. Bir süre sonra o da diğerlerini ısırır ve herkes vampir olmaya başlar. En olmak istemeyenin bile geriye tek şansı kalır. Ya vampir olacak, ya da ölecek. Anlaşılamamak işte böyle bir şey. 

En son İngilizce eğitimle ilgili söyledikleriniz çok konuşuldu. Kastınız tam olarak neydi? 

Bunu anlatmaya çalışıyorum işte. Memlekette herkes İngilizce tecavüzüne maruz kalıyor. İngilizceyi ve onun sahibi ülkeleri vampir olarak kabul edin, her yerimize girmiş herifler. Tecavüz edilmiş beyinlerimize. Ama vampirleşen, onların tarafına geçen insanların durduğu yerden benim söylediklerim “Ne anlatıyor Kıraç?” şeklinde yorumlanıyor. Bizim bir dilimiz var, o da Türkçe. Yazarlarımız, şairlerimiz, çok güzel bir tarihimiz var. Türkçe nerede? Gelin Taksim’in ortasında yürüyelim beraber. Her yer İngilizce tabelalarla çevrili. 

İyi de kendi diline sahip çıkarak, evrensel bir dili öğrenmenin ve konuşmanın nesi kötü? 

Hayıııır! Kabul etmiyorum. İşte itirazım buna. İngilizce neden evrensel bir dil olsun! Böyle dediğiniz zaman işte sözüm meclisten dışarı ama vampir oluyorsunuz.  

Ben burada bir kötülük göremiyorum…

Masum gibi görünüyor ama değil. Bence bu şu demek: “Daha çok insana ulaşmak istiyorum, daha ünlü olmak istiyorum. Şeytan da burada duruyor. Ruhumu ona satacağım.” Kardeşim, ulaşma daha çok insana. Yeterince insana ulaş. Peygamber misin sen? Sadece dinin böyle bir görevi vardır; din daha çok insana ulaşır.

Sanatın da daha çok insana ulaşması önemli değil mi? 

Hayır efendim. Sen ruhundan ve kimliğinden ödün verdiğinde o sanat olmuyor. Sadece daha çok insana ulaşmış biri daha oluyorsun. Yahu Nazım Hikmet niye İngilizce yazmadı? Yaşar Kemal neden İngilizce yazmadı? Bırak, sen yaz kendi dilinde, seni çevirsinler. Dünyaya entegre olmaya çalışıyor bu zavallı insanlarımız.  Bu da gerekli bir şey değil mi? Hayır çünkü burada özgür bir entegrasyon yok. Bu bir sömürülme biçimi. Bu çok uzun bir konu ama ben anladım ki durumu tane tane anlatmak gerek. Bir çocuk İngilizce öğrenmeye başladığı andan itibaren o çocuk neler kaybediyor? Bir bir anlatmak gerek. 

ELİF ŞAFAK OKUMAYA TAHAMMÜL BİLE EDEMEM 

Siz Orhan Pamuk’un romanlarını okudunuz mu? 

Şöyle bir baktım ve hiçbir işe yaramadığını hemen anladım. 

Okumadığınız romanlar hakkında konuşuyorsunuz… 

Elif Şafak’ın da İngilizce yazdığı kitaplar var. Onu okudunuz mu? Onu okumaya tahammül edemem. Kayda değer görmüyorum. Onu tartışmam bile. Ama Orhan Pamuk’a şöyle bir baktım. Yazdıkları zırva! Ben zırva deyince çok üzülüyorlar. Bir kere Türkçeyi yanlış kullanıyor zaten. İfade biçimi yanlış. Bozuk cümleler… Atıyor yani.  

Ne demek atıyor?

Mesela Tarlabaşı’nı anlatıyor. Oradaki kültürden haberi yok. Literatürü bilmiyor. Jargonu bilmiyor. Biliyor ayaklarına yatıyor. 

Söyledikleriniz ağır ithamlar… 

Neden bunların yanlış olduğunu düşünüyorsunuz efendim? Ne yaşamış ki Elif Şafak, ne yaşamış da ne biliyor Orhan Pamuk? Lütfen rica ederim. Türkiye’nin geçmiş sanatçılarına bir dönün bakın. Bunlar onların yanından geçebilir mi? Bir Yaşar Kemal’e bir Orhan Kemal’e bakın, bir de bunlara… Bunlara kıymet verenler zaten kendilerini bu ülkeye ait hissetmeyen, kendi ülkesine, insanına gökdelenlerin tepesinden bakan, her şeyi bildiğini sanıp hiçbir şey bilmeyen, neo liberal, ukala, tuhaf bir kesim. Şahsım adına çok rahatsızım bu kesimden.

BİR TÜRK YAZARIN İNGİLİZCE ROMAN YAZMASI RUHUNU ŞEYTANA SATMAKTIR 

Nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk’u bazı kitaplarını İngilizce yazdığı için eleştirdiniz. Dünya çapında bir yazarın daha çok insana ulaşmak istemesi ya da başka bir sebeple İngilizce yazması sizi niye rahatsız ediyor? 

O kadar anlamsız ki bu... Romandan bahsediyoruz. Tamamen kendi kültüründen yola çıktığın, kendi mevcudundan bahsettiğin bir sanat eseri. Ve sen oturup bunu önce İngilizce yazıyorsun. İmkansız, olamaz! Salakça bu.

BENCE EVLİLİK BEŞ-ON YIL İÇİNDE ORTADAN KALKACAK

 Evlilik ve boşanmalarla ilgili bir tartışmanın ortasında bir arkadaşım şöyle demişti. “Mesela Kıraç bence asla boşanmayacak biri.” Sizce insanlara böyle düşündüren ne olabilir? 

Bir şarkı vardı “Sevdim mi tam severim” hahaha! Yukarıda bir Allah’ımız var, büyük konuşmam; ben inanan biriyim. Ama arkadaşının algısı da yanlış değil. Benim değerlerim var. Bir de ben sevdiğim insanı bir süre sonra parçam gibi görmeye başlarım. Ayrılmak kolumu, bacağımı bırakmak gibi gelir. Ama bunu söylerken bile yine üst perdeye saygı duyarak, Allah’a saygı duyarak söylüyorum. Bence artık evlilik kurumu çok ciddi tehlikede. Belki de beş-on yıl sonra artık kimse evlenmeyecek. Evliliğin yakın tarihte yasalar bazında ortadan kalkacağını düşünüyorum. Boşanma sürecinde öyle sorunlar oluyor ki insanlar sırf onu yaşamamak için bile evlilikten uzak duruyor.

ŞEHİRLİ KADIN ÇOCUĞUNA BAKMIYOR, ONU GEÇTİM EVDE KAHVALTI BİLE HAZIRLAMIYOR

‘Deli Düş’ adlı kitabınızda “Bir karı koca ayrıldığında erkek eşinden ayrıldığı için, kadın sosyal konumundan ayrıldığı için üzülür” diyorsunuz. Ne demek istediniz?

‘Deli Düş’ benim 2003’te yayımlanan bir kitabım. Bir yayınevi benimle yaptığı röportajı kitap haline getirip bastı. Dolayısıyla orada bambaşka bir cümlenin ve konunun içinden onu çekip aldığınızda yanlış anlaşılmaya müsait bir hale geliyor. Ama kadınların sanıldığı gibi duygusal olmadığı konusunda netim. Boşanmalara bakınca bile bunu görebilirsiniz. Boşanan kadın üç ayda topluyor kendini, boşanan adam darmaduman oluyor.

Evliyken her şeyin sorumluluğunu kadına yüklediği için olabilir mi erkeğin sonradan o kadar dağılması...

Alakası yok. Sen artık gömlek ütüleyen, yemek yapan kadın var mı zannediyorsun? Onların hepsi geçmişte kaldı. Onlar gariban kadınlardı. Eski, zavallı kadınlardı. Şimdi kadınlar öyle değil maalesef.

Gömlek ütülemek bir kadının asli görevi mi sizce?

Değilse, o zaman ‘gömlek ütüleyen, çocuğa bakan kadın’ metaforunu kadınlar işlerine geldiği gibi kullanmasın.

Bu da ne demek?

Kendileriyle ilgili bir yorum yapıldığında hemen başlıyorlar: “Kadın temizlik mi yapsın, çocuğa mı baksın, yemek mi yapsın?” demeye. Çocuklara yabancı dadılar bakıyor. Hafta sonu kahvaltıcılar tıklım tıklım. Şehirli kadın çocuk bakmayı geçtim, evde kahvaltı bile hazırlamıyor. Bu algı yanlış. Bu yanlış algıyı parçalamak lazım.

OYA ÇINAR


SON 24 SAATTE YAŞANANLAR

;
Sıradaki haber yükleniyor...