Pazar Postası Edip Akbayram: Baba olarak, çocuklarımın hiçbir seçimine müdahale etmedim, demokrasi ailede başlar

Edip Akbayram: Baba olarak, çocuklarımın hiçbir seçimine müdahale etmedim, demokrasi ailede başlar

Edip Akbayram: Baba olarak, çocuklarımın hiçbir seçimine müdahale etmedim, demokrasi ailede başlar

Edip Akbayram, 50 yıldır sanatıyla alkış topluyor. Hala sahnede ama sadece müziğiyle değil zarafetiyle de her kesimden insanda saygı uyandırıyor. Ve kızı Türkü Akbayram, üçüncü single’ı ‘Yara’yı dinleyicisiyle buluşturdu. Babalar Günü vesilesiyle baba-kız sohbeti yaptık. Diyorlar ki: Baba-kız gibi değil arkadaş gibiyiz.

Özel günleri önemsiyor musunuz? Babalar Günü size ne ifade ediyor?

Edip Akbayram: Tüm özel günler bizim toplumumuzda önemli tabii. Bayramlar, Babalar Günü, Anneler günü, bunlar sevginin, saygının değerini hatırladığımız zamanlar. Böyle günlerde evlatlarımızla olmak her anne babayı mutlu eder.  

Türkü Akbayram: Eski kuşaklar kadar önemsemiyorum ama bir kanıksama durumu oluyor. Ben de artık anne olduğum için, hiç beklemediğim bir anda kızımın çiçekle gelmesi yüzümü güldürüyor tabii.

Nasıl bir baba-kız ilişkiniz var?

E.A.: Hiçbir zaman otoriter, tutucu bir baba olmadım. Hayatta hiçbir seçimine müdahale etmedim çocuklarımın. Demokrasi ailede başlar. Kızıma hep şunu söyledim, “Benimle başarını, mutluluğunu paylaştığın kadar sorunlarını da paylaş.”

T.A.: Annemle ve babamla ilişkimiz farklı. Evde annem maksimum otoriteydi. Babamla da her zaman arkadaş gibiyiz. O yüzden birbirlerini güzel dengeliyorlar. Anneme söyleyemediğim bir kusur işlediysem babama söyleyebilirdim hep. Okulu kırdığımda direkt babama söylerdim mesela. (Gülüyor)

TÜRKÜ AKBAYRAM: DEMEK Kİ BİR YARAM VARDI, ONU AKITMAK İSTEDİM

Yıllarca birlikte sahneye çıktınız. Şimdi Türkü Akbayram olarak tek başınıza müzik yolculuğunuz devam ediyor. Yeni single’nız ‘Yara’yı dinlediğimde çok etkilendim. Özel bir hikayesi var mı ‘Yara’nın?

T.A.: Geçen yıl bir anda evde oturmuş kendi kendime mırıldanırken geldi sözleri. Sözlerini ben yazdım. Müziğini Saki Çimen’le birlikte yaptık. Biraz melankolik bir zamanımdı. Demek ki bir yaram vardı ve biraz onu dökmek istedim.

Profesyonel olarak müziğe başlamak için sanki çok beklediniz… Neden?  

T.A.:  Sanırım 30’lu yaşlarla beraber insan ne istediğini, neyden kaçtığını daha net görüyor. Ben hep “Bu piyasa zor, girmek istemiyorum” diyordum ama aslında kendimi kandırıyormuşum. O kaçtığım şeylerle ilgili bir yüzleşme yaşadım. Babamla sahnedeyken korunaklı bölgemdeydim hep.

BU VİRÜS, BİR TEK GECE MÜZİK YAPILAN BARLARA MI UĞRUYOR?

Müziğin yozlaştığını düşünen çok insan var. Katılıyor musunuz?

E.A.: Müzik şu an dünyada da yozlaşmış vaziyette çünkü sanat makineleşiyor. Yeni çıkan kimsede, hiçbir şarkıda ruh göremiyorum. ‘Hasretinle Yandı Gönlüm’ü üç kuşak dinliyor. Barış Manço’nun ‘Dağlar Dağlar’ını, Cem Karaca’nın ‘Namus Belası’nı düşünün bir de şimdi üretilen müziklere bakın. Korkunç bir yozlaşma var.

Bunun nedenlerini nelere bağlıyorsunuz?

E.A.: Olan biten her şey, hepimizin ruhunu öldürüyor. Ekonomik sıkıntılar ortada. İster istemez üretime de yansıyor bunlar. Müziğin yaşamasına, nefes almasına izin vermiyorlar. 120 müzisyen intihar etti. Kaç kişinin ruhu duydu? Saat yasağı mesela… Aklım almıyor. Bu virüs bir tek, gece müzik yapılan bara mı geliyor? Bir müzisyen olarak utanç duyuyorum. Müzik susturulamaz, sanatçı susturulmaz. Sanatçı güzellikten, iyilikten yanadır. Haksızlığa sesini çıkarandır.

Bu da çok tartışılıyor… Sanatçı muhalif olmak zorunda mı diyen sanatçılar da var.

E.A.: Sanatçı elbette muhaliftir olmalıdır. Ben sanatçıyım, doğayı korumak, ezilenin, haksızlığa uğrayanın sesi olmak zorundayım. Ağaç mı kesilecek, Edip Akbayram tabii ki bunun karşısında duracak. Hiçbirimizde ruh bırakmadı bu olan bitenler. Bunlar bizi üzüyor.

Kötümser misiniz?

E.A.: Değilim ama şu anki duruma bakınca iyi bir şey de göremiyorum. Dünyanın en güzel ülkesinde yaşıyoruz… Bireysel mutluluk, mutluluk değildir. Ben yarım kilo kıyma yiyorsam komşum da en az 250 gram yemeli. Ama bir taraf yerin dibine çakıldı, bir taraf göğün yüzünde. Böyle adaletsizlik, böyle vicdansızlık olur mu?  

Sizi en çok rahatsız eden konular neler?

E.A.: Ekonomik sorunlar, kadın cinayetleri… Tüm bu olumsuzlukların üzerine siz bir de İstanbul Sözleşmesi’ni kaldırıyorsunuz, kadını bir meta olarak görüyorsunuz. Ayıp değil mi! 

SANAT, SİLAHTAN DAHA GÜÇLÜDÜR

Her siyasi kesimden insan size çok saygı duyuyor. Müziğinizi dinliyor. Böyle bakınca sanat aslında siyasetten daha etkili bir birleştirici…

E.A.: Elbette! Ben bu bayrak altında şarkılarımı söylerken dinleyicimi hiç sağcı, solcu, muhafazakar, liberal diye ayırmadım. Kendim solcuyum o ayrı ama müziğimi herkese söylüyorum. Milliyetçisi de baş örtülüsü de ateisti de beni dinler. Çünkü biz sevgiyi paylaşıyoruz. Tüm güzellikler de böyle başlar. Bir insanı, bir hayvanı, bir çiçeği sevmekle başlasa insanlar güne zaten, ne kapılar, ne pasaportlar, ne sınırlar kalır ortada. Tüm liderlerin ağzında bir laf var, “Silah en büyük güçtür” diyorlar. Hayır efendim, sanat en büyük güçtür. Sanat, silahtan her zaman daha güçlüdür.

Darbeler, tutuklanmalar, gözaltılar, çalışma yasağı, maddi zorluklar… Belgesellere konu olacak bir yaşam öykünüz var. Bu yolculuğun sizde kalan en baskın duygusu ne?

E.A.: Hepsini yaşadım. Ama eşimle beraber hiçbir zaman inandıklarımız konusunda teslimiyetçi olmadık. Kendi yolumuzdan devam ettik. İnsanlar sizi sadece iyi ses diye sevmiyor. Aile yaşantınıza, duruşunuza, her şeyinize bakıyorlar. Evet, bu saydıklarınızın hepsini, çok daha fazlasını yaşadım ama arkamda her zaman kapı gibi eşim Ayten Akbayram oldu. Çocuğuma süt alamadığım günler oldu, bana gelip “Arabesk albüm yap, şu kadar para verelim” dediler. Ama ben inandığım değerlerden asla taviz vermedim.

KENDİNE SANATÇI DİYENLERİN ÇOĞU ÜÇ MAYMUNU OYNUYOR

GÖRMEYEN GÖZLERİYLE AŞIK VEYSEL BU ÜLKENİN MOZART’IDIR

Konuşurken çekindiğiniz olmuyor mu hiç?

E.A.: Asla çekinmem. Yaşım 70, dört yaşında bir torunum var. 50 yıldır bu ülkede sanatımı üretmeye çalışıyorum. Günün sonunda bana da kalkıp ‘sanatçı müsveddesi’ diyenler olabilir. Ama sanatçı müsveddesi olmak da öyle kolay değildir. Hayatımda kaç cumhurbaşkanı, kaç bakan gördüm. Sayısız milletvekili gördüm. Hepsi gitti ama Pir Sultan Abdal gider mi? Aşık Veysel gider mi? Aşık Mahsuni Şerif gider mi? Ama bakıyorsunuz, bugün kendisine sanatçı diyenlerin çoğu üç maymunu oynuyor. Görüyor ama görmüyor, duyuyor ama duymuyor, konuşmuyor. İşte o yüzden görmeyen gözleriyle, ürettikleriyle Aşık Veysel bana göre bu ülkenin Mozart’ıdır.

TÜRKÜ AKBAYRAM: ESTETİK, KENDİYLE MUTLU OLMAYANLARIN, KENDİLERİNİ BAŞKASININ GÖZÜNDE DEĞERLİ KILMA ÇABASI

Kadınlara dayatılan genel güzellik algısı için ne düşünüyorsunuz?  

T.A.: Hayatımda hiç saç boyatmadım, estetik yaptırmadım ama karşı olduğum için değil aynaya bakınca kendimi en yeterli halimde gördüğüm için. Barbie algısı gibi şeylerin yanından geçmem. Bu kadar estetik kaygısıyla yapılan müdahalelerin kendiyle mutlu olmayan insanların, kendilerini başkalarının gözünde değerli kılmak adına yaptığı şeyler olarak görüyorum.

Sahnedeki kadınların giyim tarzının sürekli gündeme getirilmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?  

T.A.: Ortada toplumsal, herkesi ilgilendiren bir konu yoksa, hiç kimsenin, kimsenin giyimi ya da yaptıkları hakkında söz sahibi olmak haddi değil. Elbette birtakım yozlaşmalara karşıyım ama bunun dozunu ayarlamak da hiçbirimizin haddi değil.

FOTOĞRAFLAR: OZAN GÜZELCE

SIRADAKİ HABER