Muhafazakarlaşmadık, samimiyetsiz ve korkak olduk

Bir dönemin ekran fenomeni Nedim Saban kendini tamamen tiyatroya adadı. Asperger sendromlu Christopher Boone’un yaşam öyküsünü konu alan ‘Süper İyi Günler’i tiyatro severlerle buluşturuyor. Sanattan gündeme uzandı sohbetimiz

16 Şubat 2019, Cumartesi 08:30
A A
Muhafazakarlaşmadık, samimiyetsiz ve korkak olduk

‘Süper İyi Günler’ oyunu Londra ve Broadway’dan sonra Tiyatrokare bünyesinde ve sizin yönetmenliğinizde Türkiye’de... Fikir nasıl oluştu?

Yolum İngiltere’ye düştüğünde izleme şansı bulmuş ve tek kelimeyle çarpılmıştım. O gün bugündür oyun üzerine çalışıyorum. İki yılımızı aldı ekip olarak, ama sonuca değdiğini düşünüyorum.

İki yıl ciddi bir zaman. Başladığınız noktadaki heyecanınızı koruyabildiniz mi?

Bu, sadece ‘Süper İyi Günler’ özelinde değil, mesleğimizin geneli için de geçerli. Bazen yılıyorsun, küsüyorsun. Ödül alınca mutlu oluyorsun. Alamadığın zaman onlar zaten “Bir şey anlamaz” diyorsun, alınca “Tabii benim hakkımdı” diyorsun.

Evet, iki yıl gecem gündüzüm ‘Süper İyi Günler’ oldu. Bu iki yıl içinde dünya daha iyi bir yer olmadı. “Niye uğraştık?” diyorsun. Ama özde öyle bir meslek tutkusu var ki... Devam etmekten başka çaremiz yok. Bununla yükümlüyüz.

‘Süper İyi Günler’ in sadece tasarımı bir yıl sürmüş değil mi?

Aynen öyle. Animasyon tasarımı olarak da görsel tasarım olarak da Türkiye’de ilk kez böyle bir oyun yapılıyor. Genel provası 60 saat sürdü, düşünün.

SIRA DIŞI BİR YAŞAM ÖYKÜSÜ

Oyunun konusu da ilginç. 16 yaşındaki, asperger sendromu taşıyan Christopher Boone’in hikayesini anlatıyorsunuz.

Çünkü asperger sendromu başlı başına ilginç. Otizmin başka bir aşaması. Daha yetişkin çocukların rahatsızlığı olarak düşünebilirsiniz. ‘Dahi rahatsızlığı’ da deniyor. Leonardo Da Vinci, Albert Einstein gibi isimlerin taşıdığı rahatsızlık.

Empati duyguları yok. Sahiplenme duyguları yok. “Nerede doğdun?” dediğin zaman cevap alamıyorsun bu insanlardan. Biz bu oyunun çevirisi için Mesut Uygun’la çalıştık. Ona “Nerelisin?” dediğimde “Konyalıyım” diyor.

Çünkü en güzel otomobili Konya’da görmüş. Dolayısıyla Christopher Boone da biraz idealize edilmiş bir çocuk. Gerçekten sıra dışı bir yaşam öyküsü var.

‘Süper İyi Günler’in seyirciye söylemek istediği asıl söz ne peki?

İnsanlar bu oyunu neden görmeli? Bu çok güzel bir yolculuk vadeden bir oyun. Evet otizmi de anlatıyor. Sosyal farkındalık da yaratıyor. Ama kabul edelim, kimse bir oyuna ‘sosyal farkında’ olmak için gitmez. Christopher’in dünyası o kadar zengin ki... Bu çocukları tanımak, anlamak, onların dünyasına girmek başlı başına ilginç bir deneyim.

HEP KAVGANIN İÇİNE ÇEKİLDİM

28 yıldır Tiyatrokare’nin başındasınız...

Uzun zaman medyadaydım. Bir dönem ticaret yaptım. Ama bugüne kadar her ne yaptıysam tiyatromu ayakta tutmak için yaptım. Şimdi sadece seyircinin aldığı biletle ve sponsorlarımızla ayakta durmaya çalışıyoruz. Tabii ki çok zor. Batma noktasına geldiğim de oldu. Ama bir şekilde ayakta tutmayı başardım.

En zoru işin maddi yanı mı?

O da var ama geriye baktığımda beni en yoran şeyin kendimi ifade edememek, anlaşılamamak olduğunu görüyorum. İmajınla yaptığın mesleği dengelemek zor. Hayatımda hiç kavgadan, polemikten beslenmedim. Ama bir şekilde kavganın içine çekildim. Oğlak burcuyum ne yazık ki... Yeri geldiğinde itiraz duygumu bastıramıyorum, politik davranamıyorum.

‘BU DEVİRDE ‘ZÜBÜK’ OYNAMAK CESARET İSTER’

Çok risk alan oyunlar da oynadınız. ‘Zübük’ mesela. Siyasilerin yükselişlerini yoğun bir kara mizahla anlatıyordu.

Evet, Onu sahnelediğimizde Ali Nesin, “Bu devirde ‘Zübük’ oynamak, cesaret ister” demişti. Valla risk almadığınız sürece bir şey üretebilmeniz zor. Ben hep o riski aldım, alıyorum...

Bugün bir siyasi figürü tiyatronuza taşısanız kim olurdu?

Bir ara Ekmeleddin Bey (İhsanoğlu), çok güldürmüştü beni. O malzeme Muharrem İnce’de de var. Allah rahmet eylesin, bahçe sulayan Kamer Genç mesela... Birini taklit edebilmeniz için belirgin fiziki unsurlarının olması gerek. Şu an o tip siyasi isim pek yok. Onu taşıyacak hoşgörü ortamı da yok.

Sanatınızı üretirken oto sansür yapıyor musunuz?

Oto sansür de sansürün kendisi de sanatın önünde büyük engel. Salon tashihlerinde çok sıkıntı yaşıyoruz. Sırf kadronuzdaki bir isimden hoşlanmadığı için oranın valisi size salonu vermeyebiliyor. Acayip şeyler oluyor.

Birileri kendince ahlak polisliği yapıyor. Bazen “Ben bu işi niye yapıyorum?” diye kendinizi sorgulayabiliyorsunuz. Ama Fazıl Say olayı ile çok ciddi bir adım atıldı bence. O yüzden umutluyum.

Nasıl değerlendiriyorsunuz?

Burada kuralları içinde bir klasik müzik konserinin dinlemesi, müthiş bir saygı içinde yapılması umut verici. Sanatın kendi kuralları vardır. Bizde perde geç açılmaz. Atatürk’ü bile beklememişler zamanında.

İzmir’de geç kaldığı için ikinci perdeyi beklemiş dışarıda. Bunlar mühim şeyler sanat adına. Dolayısıyla Cumhurbaşkanının büyük bir saygısı var burada sanata. Sadece gitmiş olması değil, o kurallara uymuş olması çok şıktı. Tabii klasik müzik konseri üzerinden yapılmış bir buluşma olması da mühim. Bir arabesk konseri olsa aynı saygıyı duymayabilirdim.

TİYATROLARI YIKARAK GELENEK KORUNMAZ

Televizyonda ‘DR Stress’ gibi fenomen bir program yaptınız yıllarca. Ve o programda cinsellikten siyasete pek çok konuyu rahatlıkla masaya yatırmışsınız... Şimdi benzer bir program yapılabilir mi?

Mümkün değil. Sadece sizin program yapan olarak değil orada ağırladığınız konukların da çok cesur olabilmeleri gerekiyor. Şimdi kim konuşabilir öyle? Ama işte tam da bu yüzden bugün yapılan hiçbir televizyon işinde eskinin tadı yok. Biz her hafta ezber bozuyorduk.

Sizde bunu “Muhafazakarlaşıyoruz” olarak mı değerlendiriyorsunuz?

Muhafazakarlık değerler üzerinden yapıldığı zaman kötü değil. Biz bu yönde muhafazakarlaşmadık. Biz daha çok hesapçı, korkak ve samimiyetsiz olduk. Bizde değerler üzerinden değil ezberler üzerinden muhafazakarlık yapılıyor.

Fransız Tiyatrosu da muhafazakardır. Dillerini deli gibi korurlar. Biz Türkçe’mizi mahvediyoruz. Yıldız Sarayı’nda muhteşem bir tiyatro binası var. 2. Abdülhamid’ in yaptırdığı... Aç onu mesela. Tiyatronu yıkarak muhafazakarlık olmaz. Tarihinle barışmak istiyorsan geleneği koru, kültürünü koru. Ama bizde böyle yapılmıyor maalesef.

‘Sen burjuva çocuğusun ellerin temizdir’ derlerdi

Türkiye Musevilerinin eski hahambaşı Rafael Saban’ın torunusunuz...

Musevilik benim için sadece bir alt kimlik. Dolayısıyla gelenekçi, dini değerleri önde tutan bir ailede büyüdüm. Ama kendimi hiç hahambaşının torunu gibi görmedim.

Burjuva kültüründen geliyorsunuz. Ama kendinizi ‘Devrimci’ diye nitelediğiniz için sosyal medyada çok eleştirilmişsiniz.

Doğru. Bana kazandırdığı çok şey oldu, bu nedenle önyargılara maruz kaldığım da... Çocukluğumda bir çocuk tiyatrosunda oynuyordum. Öğle yemeğinde hepimize ekmek arası peynirli sandviç hazırlanacak mesela. Bana hep “Sen koy peynirleri, senin ellerin temiz olur, burjuva çocuğusun” derlerdi.

Ama küçük burjuva lafından korkarım. Hani o gerçekten küçük burjuva. Küçük bir dünyadır. Devrimciliğe gelirsek, ‘Kapital’i okuduğumda 15 yaşındaydım. Marksist’tim. “Yarın devrim olsun” diyordum. O yaşta ne anlıyorsam...

Bunlar çocukluğun, gençliğin heyecanları. Ha bugün de aynı değerleri savunmaktan vazgeçmiş değilim. Ama o değerleri savunmak için ille de devrimci olmam gerekmiyor.

OYA ÇINAR

oya.cinar@posta.com.tr


Sıradaki haber yükleniyor...