Öleceğim zamanı biliyorum! 97 yaşında ve yatakta!

'Damat Ferit' lakabıyla hayatımıza giren Tarık Akan; film sektöründe makas değiştirerek risk aldı ama büyük ödüllere layık görüldü. Bugün sahibi olduğu Taş Koleji'nde yöneticilik yaparak gününü geçiren Akan; ne olursa olsun duruşundan taviz vermiyor; öleceği yaşı, günü saatine kadar bildiğini iddia ediyor!

06 Nisan 2014, Pazar 05:00
A A
Öleceğim zamanı biliyorum! 97 yaşında ve yatakta!

Röportajı: CANAN DANYILDIZ

“Yılmaz Güney ne istediyse yaptım!”

- Eski filmlerinden utanıyor musun, bugün tv’de görünce?

Hayır; öyle bir hisse kapılmıyorum. Onlar da güzel; eğlenceli işlerdi... Ama sonra ben kendimi buldum.

- Sonra?

Maden filmini çektim; acayip bir senaryo. Cüneyt Arkın’la birlikte yapalım diye düşündü yönetmen filmi. İlk kez bir başka başrol insanıyla bir arada olmak... Bir gün düşündüm ve ‘tamam’ dedim. ‘Cüneyt adını istediği gibi yazdırsın’. İki star bir projede!

- Boş kaldığın 1 yılda parayı da yedin, hangi imkanla kotardınız filmi?

Bir lira para yok; Ege bölgesine gittim; senet karşılığında filmi sattım; Adana’da keza, İç Anadolu’da... Hep senet karşılığı filmi verdim. Ama ortada film milm yok. ‘Cüneyt Arkın’la ben oynuyorum’ diyorum, anlaşmayı gösteriyorum; hepsi bu.

- Güvene, itibara bak!

Tabii! Bir çuval senetle İstanbul’a döndüm. Ermeni bir arkadaşımız vardı; senetlerin hepsini ona kırdırdık; paraya çevirdik. Zamanın Enerji Bakanı Deniz Baykal’dı; ona gidip Tunçbilek’te Maden filmini çekmek istediğimizi söyledik; o da tüm imkanları sundu.

- Yılmaz Güney’le yolun nerede kesişti?

Maden’i Sansür Kurulu’na Ankara’ya götürüyordum; o sıralar Yılmaz Abi İzmit Cezaevi’nde yatıyordu. Arabamla geçerken; bir uğrayıp tanışmak istedim; hiç bir araya gelmişliğimiz yoktu.

- ‘Geçerken uğradım’ durumu... Vay!

Sarıldık, tanıştık ve arabanın arkasında filmin olduğunu söyledim. Negatifleri Ankara’ya götürdüğümü de ekledim.

- Güney durur mu...

‘Hemen filmi bırakıyorsun ve yarın gelip alıyorsun!’ dedi; ‘Abi; yapma paramız yok, filmi götürmem lazım’ dediysem de dinletemedim. ‘Ben burda seyrederim, sabah 6’da almaya gel’ dedi.

- Dediğini yaptı değil mi?

Gece İzmit’te bir sinemayla anlaşıyor; makineyi söktürüp cezaevine getirtiyor; hiç dışarı çıkmadan; çarşaflardan perde yapıp izliyorlar...

- Salon erkeği; yoldaşların gözünde ne oldu o dakika?

Alkış kıyamet Canan! Bütün mahkumlar ayakta, nasıl alkışladıklarını anlatamam. Hepsi filmi çok iyi buldu ve tebrik etti. Zaten sonra bana Yılmaz Abi’den Sürü ve Yol filmi teklifi geldi.

- Yılmaz Güney’in nazarında beğenilmek nasıl bir his?

Dehşet bir şey! Kendime güvenim geldi. Yılmaz Abi’yle dost olduk. Ne isterse yaptım, son dakikasına kadar. Hapishanede sabahlara kadar konuş konuş... Hep böyle geçti sonrası.

- Maden ödül aldığın filmin oldu, sonra başka ödüller de geldi... Bunlar o sorumluluk duygunu arttırdı mı? Bunu şahsım adına düşünmedim; ama sanat ve film için üzerime düşenin ne kadarını yerine getirdim diye bakarım. Bir görev adamı gibi. Maden, Sürü, Yol ve Pehlivan gibi filmlerde hissettiğim buydu.

- Zamanında bütün kadınların aşık olduğu adam olmak nasıl bir şey?

‘Vay be! Ben neymişim!’ diyorum duyduğum zaman. Tabii mutlu da oluyorum. Ama bu mesleğe girdikten birkaç yıl sonra fiziğin bir önemi kalmıyor; üzerime düşen sorumluluk neyse elimden geldiğince onu yaptım, hepsi bu!

- Aşk hayatın nasıldı?

Eskiden Ataköy’de cankurtaranlık yapardım, orada da bütün kızlar beni çok severdi, ben de bütün kızları! Artiz, ünlü olmadan önce de bütün kadınlar bana bayılırdı. (Kahkaha atıyor)

- Hiç birkaç kızı birlikte idare etmedin mi?

Çok yıl geçti üzerinden, hatırlamıyorum kız, ne bileyim! (Gülüyoruz) Belki de olmuştur, karıştırma şimdi! Özel şeyleri anlatmayı pek sevmiyorum.

- Fiziğinin, oyunculuktaki başarında etkisi ne kadar?

Sinemanın orta yerine helikopterle düşmemde fiziğimin önceliği vardı muhakkak. Bu yalnız 3 yıl devam etti ama Arzu Film’de. Hababam Sınıfı, Bizim Aile ya da Mavi Boncuk gibi filmlerimi kastediyorum. O yıllardaki oyunculuğum da öyle çok bilinçli değil zaten.

- Öncesinde ne iş yapardın?

Bakırköy’de işportacılık, cankurtaranlık ve karaborsacılık... Durumumuz iyi değildi, üniversite harçlığımı çıkarmak için sinemayı düşündüm ve Ses dergisinin düzenlediği yarışmaya katıldım. Makine mühendisliği okuyordum, bırakıp gazeteciliğe geçtim, eğitimim de bu. Gazetecilik kolay okunuyordu; askerliği de yedek subay olarak yaparım böylece deyip gittim. Devam zorunluluğu yok, kolaydı.

- Bu tipte işportacıya can kurban! Sonra?

Sonra fark ettim ki oyunculuk o kadar kolay bir meslek değil; çalışmam gerek. Sorumluluğun var. Bu bilince gelince Canan, yaptığın işleri eleştirmeye başlıyorsun. Para için girdiğim iş, birden benim hayatım oldu.

- Ne farklılaştı sende de Arzu Film’den ayrıldın, başka bir türde devam ettin?

Paradan daha önemli, bundan daha farklı işler var. Ama bunları yapabilmek için de bilginin, kültürün ve araştırmanın olması gerekiyor. Çevreyi de değiştirmem gerekiyordu. Bu görüşe yakın insanlarla bir arada olmam ve düşünmem lazımdı. Sonra zaten ülkene ve insalara bakışın ister istemez değişiyor.

- Seni yönlendirenler oldu mu bu ‘yeni sen’ konusunda?

Hocalarım vardı elbette. Onlar sayesinde başka biri oldum. Onlar okuyacağın kitaplara kadar karışır; seçer. Onlarla konuşmak, gün doğana kadar içki içip sohbet etmek bana çok başka bir kuvvet verdi. Bu düşüncede de devam ediyorum.

- Ailenin katkısı var mı bu değişimde?

Babam albaydı, bütün çocukluğum Anadolu’da geçti. Kars, Erzurum, Kayseri... 14 yaşında ilk kez denizi gördüm, düşün! Ülkeyi bir uçtan bir uca dolaşınca o insanların yaşam tarzlarını öğreniyorsun. İşte onların durumunu canlandırırken bu yorum farkı da var. Ailemin bana kattığı böyle bir zenginlik var. Dedem 97 yaşında öldü, 3 savaş görmüştü. Babam da tam bir Atatürkçüydü.

- Asıl akıl hocan kim?

Vasıf Öngören. Bu ülkenin en büyük yaratıcı tiyatrocularından biri. Beni ben yapan Vasıf’tır.

- Epey etkilenmişsin sektörde yaptığın makasa bakılırsa...

E tabii. Arzu Film’den ayrılmıştım; tam bir boşluktayım ve ne yapacağımı bilmiyorum. Ayrıca Yeşilçam’daki 7 prodüktör de bana iş vermedi. Dahası, Anadolu’da benim filmim alınmasın diye yasak getirdiler.

- Ambargo?

Tam 1 yıl! Ki o zamanlar en kötü film bile gişe hasılatı yapıyordu, ben 1 yıl aç gezdim!

- Arzu Film seni kolayca bırakmadı tabii...

Bu gerçek bir savaştı benim açımdan ve kazandığımı düşünüyorum. Oradan çıkınca bana kimse iş vermedi. Ertem Eğilmez ‘Seni bitiririm’ dedi.

- Çok para kazandın mı Arzu Film yapımlarından?

E tabii; iyi kazandım. İş alamadığım zaman; bu parayla idare ettim. İnkar etmem.

- İyi bir oyuncusun, Arzu Film neden yeni sanat anlayışını desteklemedi?

Ertem Abi, her zaman salon filmlerinden yanaydı. ‘Ya bunları çekeriz ya da sen olmazsın’ dedi. Beni bir kez kırmadı ve ‘Canım Kardeşim’ filmini yaptı; sadece mutlu olayım diye. O da iş yapmayınca, kendi eski film anlayışında ilerlemek istedi benimle.

- Salon filmlerin kötü müydü? Ya da Hababam Sınıfı, çok mu avam? Niye sevmedin?

E ben böyle bir adam değilim Canan! Öyle yaşamayı bilmiyorum. Daha çok halkın arasında olmayı; onlar gibi yaşamayı istedim. Üstelik bütün ödül aldığım filmler Arzu Film’den ayrıldıktan sonra geldi; hatırlatırım.

“Akşamları Beyoğlu’nda kafayı çeker sonra eve giderim”

- Oğlunun oyunculuğu eleştiriliyor, sen nasıl buluyorsun?

Ben hiç karışmam, ama oyunculuğunu beğeniyorum. Bir şey danışırsa söylerim ama onun dışında bir oyuncuya karışamazsın.

- Ya özel hayatın? Uzun zamandır aynı hanımefendi var hayatında...

Çok mutluyum!

- Günün nasıl geçer?

Sabah kalkar, sporumu yaparım; her gün 1 km yüzerim. Okula gelirim (Taş Koleji), tüm günüm burada çocuklarla geçer; haber okurum, kitap vs. Sonra akşamları Beyoğlu’na gider kafayı çekerim; oradan eve.

- Takıntıların var mı?

Yok, çok rahatımdır. Sadece hiperaktifim ve bir yerelere, birilerine bulaşmadan yaşayamam.

- Kendini çok mu seviyorsun?

Yani, mutluyum halimden.

- Eskiyi özlediğin olur mu? Bir bankta oturup ‘neydik ne olduk’ der misin?

Hayır. Zaman değişti, ben de, biz de... Eski Tarık Akan yok. Bazen sadece ‘İstanbul ne çirkin oldu be’ diyorum. Hayatta her istediğimi aldım, her istediğimi verdim. Ölene kadar da yapacaklarım var.

- Nasıl bir hayat var önünde, ne bekliyorsun?

Herkes bilmez ama ben biliyorum ne zaman ve nasıl öleceğimi...

- Tövbe, Bismillah!

Vallahi! Şimdi bana kızacak tutucular ama... 97 yaşında, yatağımda ve birden öleceğim. Tırt diye gideceğim!

- 97? Uğurlu sayın mı? Yok uğursuz olmalı, sen öleceğine göre...

Hayır, dedemin ölüm yaşı... Eminim ben de o yaşta öleceğim. Sonra sana saat de söylerim, o kadar net biliyorum yani!

“İnançlıyım, ama herkesin bilmesine gerek yok!”

- Seni en çok ne huzursuz ediyor?

İnanç meselesinin bu kadar politika içinde olması. Laiklik olmadan demokrasi olmaz. Dünyanın hiçbir anayasası da bu iki şeyin bir arada olmasına, bu kadar açık ifade edilmesine izin vermez. Yasaktır. Suç ki ABD ve AB’nin bizde rahatça at koşturmasından kaynaklanıyor.

- Yani?

İnanç mahrem bir şeydir...

- Sen inançlı biri misin?

Annem 5 vakit namaz kılar aynı zamanda makyajını da yapar, saçını boyar. Anneannem öyleydi. Ablam da 5 vakit namaz kılar. Ben böyle bir ailede yetiştim. Büyük bir saygı duyarım tüm inançlara. Ama siyasetin içine sokulduğu an da hemen karşı çıkarım. Yalnızca İslam için demiyorum; Hıristiyanlık da olsa tepkim aynı olur.

- Sülaleni saydın, ya sen?

Ben de inançlıyım, ama bunu herkesin bilmesine gerek yok. İnsan ilişkilerinde ya da politikada benim inancımın yeri yok, küçük hanım!

- Erkek kardeşinle aran bu duruşun yüzünden kötüydü ama?

O konulara girmesek? Gerek yok!

- Gezi olaylarına ne diyorsun?

Hala Atatürkçü gençler var Türkiye’de. Az bir kesimin niyetinin iyi olduğunu düşünüyorum. Hiçbir genç durup dururken ayağa kalkmaz. Bu çocukların anaları babaları var, onları yetiştiren Köy Enstitüleri var... İşte onların çocukları Gezi’ye toplanıyor. Hala bazı can damarlarının burada çalıştığını, kopmadığını görüyorum. Gezi olayları, tarihin en önemli olaylarından biridir bence.

- Herkes iyi niyetliydi ve provokasyon yoktu, öyle mi?

Her türlü siyasi düşüncede genç vardı, katıldım aralarına konuştum; bundan doğal ne olabilir ki? İki ağaç mevzu değildir mesele; krallık gibi yönetilme biçimine toplumun patlamasıdır. Gezi, bütün yanlışlıkların patlama noktasıydı.

“İzinsiz dinlemeler beni rahatsız etmiyor”

- Bugün seçim var! Ne düşünüyorsun?

Yerel deniyor ama genel seçim havasında, çok önemli. Eğer, var olan iktidar hala bu kuvvetini sürdürürse Türkiye’de çok olumsuz şeyler yaşanacak.

- Kim alır peki yerel seçimleri, ne düşünüyorsun?

30 Mart yani bugün bir dönüm noktası. Ama insanların bugünkü hükümete oy vermelerini istemiyorum açıkçası. Bu kadar tape’nin patlamasından sonra olmaması gerek. Ülkem adına üzülüyorum ama bir taraftan da seviniyorum ortaya çıkıyor her şey diye.

- İzinsiz dinleme seni huzursuz etmiyor mu?

Yok etmiyor, izinsiz mizinsiz olması beni ilgilendirmiyor; içeriği ilgilendiriyor. Gecem gündüzüm bunlarla geçiyor.

- Sandıktan ne çıkarsa çıksın, sonuca saygı duyar mısın?

Yani kabul etmeme imkanı var mı? Ama yine aynı çıkarsa çok üzülürüm.

- Neden?

Çünkü yaşanan her şeyi unutacağız ve benim ya da benim gibi düşünen insanların başına çok kötü şeylerin geleceğini düşünüyorum. Kenan Evren anayasasına ‘evet’ diyen halk; yaptığının ne olduğunu yıllar sonra anladı. Bugün de aynı şey olursa diye endişe ediyorum.

- Sen siyasete girer misin? Teklif almışsındır?

Hayır. Siyasete girmem. Çünkü aktif politika benim işim değil.

- Ama yönlendirmek; açık seçik fikir beyan etmek sanatçı olarak işin? Doğru mu bu?

Herkes politiktir biraz. Ben bir sanatçıyım, elimden geldiğince sanatımın içinde seyirciye bu hayatı yorumlama, sorgulama imkanı veririm. Aktif politikada renk ve şekil gösterirsin; yol bu dersin.

- E biz senin rengini biliyoruz!

Ya tamam, ben solcuyum; ama bir gün gelir solu da eleştiririm. Solcu olmam sol’a karşı çıkmayacağım anlamına gelmez. Siyasette eleştiri, yorum, yargı şansın yoktur. Demokratlarda biraz vardır ama muhafazakarlarda neredeyse bu hak hiç yoktur.

- 2014’te demokrasi yeterli bir sistem mi sence? Hele ki bizim gibi toplumlarda?

Elbette yeterli! Ama bizde şu andaki demokrasi anlayışı tam oturmamış. Var denemeyecek kadar az, özümsenmemiş bir sistem.

“Seviye düşünce ‘Düğün Dernek’, ‘Recep İvedik’ çıkar”

- Sen Taş Koleji’ni yönetiyorsun...

Bakırköy’de evet. Taş Mektep de diyoruz. Tüm günüm burada geçiyor.

- Yeni filmlere nasıl bakıyorsun? Düğün Dernek, Recep İvedik?

Seyretmedim bilmiyorum, ama bu dönemde Düğün Dernek, Recep İvedik gibi komedi filmlerinin olması çok doğal geliyor bana. Film biraz da toplumun tansiyonunu, ateşini ölçtüğün bir şeydir. Kültür seviyesi ne kadar aşağı inerse; ipe sapa gelmez işler yükselir. Sinemada da böyle.

- Seviyesi düşük müyüz?

Zevkler ve algılar hemen değişir toplumda. Bu da geçer ve değişir. Ama iş yapıp para da kazanıyor çocuklar, daha iyi işler yaparlar umarım.

- Bir derdi olması mı lazım her filmin yahu?

Bu filmlere gidenlerin çoğu öyle sanıyorum ki çoluk çocuk. Ergenlik yaşı ve altı dolduruyor filmleri. Onların bu filmlere yönelmesi kendi kültürlerini gösterir.

- Senin döneminde de porno vardı, gerçekten çok seviyeli!

O dönemde farklı bir şekilde filmler de çekiyorduk ama. Para kazanmak için çekiliyordu o filmler. Çok büyük paralar kazandılar, herkes kazandı pornodan. Toplum da buna karşılık veriyordu. Ama öbür tarafta politik ya da komedi filmleri de iş yapıyordu.

- Beğendiğin yönetmenler var mı acaba?

Nuri Bilge Ceylan, Yılmaz Erdoğan ve Derviş Zaim çok iyi mesela.

“Rutkay Aziz ve Genco Erkal’la hapis günlerini asla konuşmayız!”

- Altın Portakal, Koza ve Berlin Uluslararası Film Festivali’nde ödül alınca ne yaptın?

Çok başka bir his. Berlin’e gidip ödülümü alamadım pasaportum yok diye. Ona çok üzülmüştüm. ‘Yol’ filmi Cannes’da ödül aldığında da yurt dışı yasağım vardı; gidip alamadım; o da içimde kaldı. Yılmaz Abi kaldırdı ödülü; Zeki Ökten; Atıf Yılmaz ve Şerif Gören’le ben de Beyoğlu’nda bir meyhanede kadeh kaldırabilmiştik sadece.

- Hapiste yattığın zaman da var...

1988’den 1991’e kadar yargılandım. 3 ay yattım cezaevinde. ‘Anne Kafamda Bit Var’ kitabını orada yazdım. Yaşadığım her şey var kitapta. İşkence de buna dahil. Ömrünün sonuna kadar, kazınsa da çıkmayacak huy, ruh ve kokular yaşıyorsun orada.

- Kimlerle yargılandın bu davada?

Rutkay Aziz ve Genco Erkal.

- Konuşur musunuz o günleri?

Hayır! Asla! Hatırlamamak için bir araya geldiğimizde hiç konuşmayız. Kötü günlerdi.

- Daha lüks, huzurlu ve rahat bir hayatın olabilirdi, deli misin sen?

En rahatı benim Canan, çok mutluyum. Deli filan da değilim! (Gülüyoruz) Bir kez daha aynı hayatı yaşasam 4 katını yaparım.

“Artık erkekler de beni seviyor”

- Film kariyerindeki bu ‘dönekliğin’ amiyane tabiriyle; şimdiye kadar seni seven kadınlara-erkeklere ters köşe olmadı mı?

Yok hiç olmadı.

- Ne değişti izleyicide? Kadınların yakışıklısı elden gidiyor...

Bak neyi fark ediyorsun biliyor musun? İlk çıktığımda kadınlar beni daha çok severdi; yakışıklıyım diye. Kabul! Erkeklerse kız arkadaşları, karıları ya da sevgilileri aşık diye kıskanır sevmezdi. Ama Maden filmiyle birlikte beni erkekler de sevmeye başladı. Asıl oyunculuk bu bence.

- U dönüşünü Şener Şen’e benzetiyorum!

Evet, doğru bir tespit. O da komedi filmlerinden başka bir kulvara geçti. Dostluğumuz devam ediyor; Şener çok doğru, güzel bir adamdır. Tiyatro yaptığı zamandan tanırım.

- Korkmuyor musun? Başına geleceklerden bu yolda?

Hayır! Hiçbir zaman hiçbir şeyden korkmuyorum. Her şey bu ülke için. Yılmaz Abi ve benim gibiler bu yolda ne olacağını iyi biliyorduk. Paşa paşa yatarım içerde ne olacak ki?

(30.03.2014 tarihli Posta karnaval'dan alınmıştır.)


Sıradaki haber yükleniyor...