Onur Dilber: Tek başına olmaktan değil ama kalabalık içindeki yalnızlıktan korkarım

Onur Dilber: Tek başına olmaktan değil ama kalabalık içindeki yalnızlıktan korkarım

Onur Dilber’i, uzun zamandır ‘Seksenler’in fenomen karakteri Rıza rolünde izliyoruz ama geçtiğimiz günlerde ‘Kapan’ filmindeki Yakup rolüyle uluslararası festivallerden art arda En İyi Erkek Oyuncu ödülleri aldı. Onu daha yakından tanımak istedik. Pandemi koşullarında, Moda sahilinde buluştuk. Mesafeli ama samimi sohbet bir gerçekleştirdik. Oya Çınar / oya.cinar@posta.com.tr

13 Aralık 2020, Pazar 07:01 Son Güncelleme:
YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Öncelikle Tebrikler… ‘Kapan’ filmindeki Yakup rolünüze ödül yağdı. Hem Uluslararası Gilak Film Festivali’nden hem de Rieti Film Festivali’nden En İyi Erkek Oyuncu ödülü geldi. Bekliyor muydunuz?

Çok teşekkür ederim… Büyük bir şaşkınlık yaşamadım ama beklenti içinde de değildim. Zaman zaman aklımdan geçmedi diyemem ama açıkçası film, her yönüyle o kadar iyiydi ki ben, daha çok En İyi Film ya da En İyi Görüntü ödülleri alabilir düşüncesindeydim.

ÖDÜLLERE BÜYÜK ANLAM YÜKLEMİYORUM AMA İNSANI MOTİVE EDEN BİR DUYGU

Onaylanmışlık hissi mi peki? Böyle ödüller bir oyuncuya “Artık rüştümü ispatladım” gibi şeyler mi hissettiriyor?

Açık söyleyeyim, ödüllere çok anlam yükleyen biri değilim. Sonuçta orada bir jüri oluyor ama bakış açısı başka bir jüriye göre değişebiliyor. O yüzden rüştünü ispatlamak gibi büyük anlamlar yüklenmesi taraftarı değilim. Ama çok net olarak insanı mutlu eden, motive eden, geleceğe dair daha umutlu hisler beslemenizi sağlayan bir durum. Öyle ya da böyle, orada bir jüri var ve o insanlar diyor ki “Evet ya, bu adam iyi oynamış.” Bu bir oyuncuyu çok onore ediyor tabii.

Adı insana direkt bir sıkışmışlığı çağrıştırıyor. ‘Kapan’, adının duygusunu veren bir film mi?

Kesinlikle öyle. Filmin derdini çok iyi anlatıyor. Ortada cisim olarak gerçekten bir kapan var. Canavar dediğimiz bir kurdu avlamak için ada halkı bir kapan kuruyor. Ama diğer yandan sadece kurdu avlamak için kullanılan eşya sığlığında bir kapan değil o. Sosyal hayattan izole edilmiş, az sayıda insanın yaşadığı bir ada orası. Birçok yönden kapana kısılmışlık hissi söz konusu. Seyirci de izlerken o sıkışmışlığı hissediyor.

‘KAPAN’, DOĞAYLA İNSANIN ÇATIŞMASI ÜZERİNE KURULU BİR FİLM

Nasıl bir hikayesi var?

Film, Mada Adası’nda, geçimini balıkçılıkla sağlayan beş tane balıkçının hikayesi üzerinden ilerliyor. Tüm hikaye de zaten o beş balıkçıdan biri olan Kadir’in, daha filmin en başında ortadan kaybolmasıyla başlıyor. Yakup mu öldürdü? Yoksa intihar mı etti? Tam manasıyla bilinmiyor. Diğer yandan adaya musallat olan bir canavar var. Ve adadaki tüm hayvanlara zarar vermeye başlıyor.

Canavar bir kurt aslında değil mi?

Evet ama ada halkı ona ‘canavar’ diyor. Hakikaten de Anadolu’da böyledir. Vahşi hayvanlara ‘canavar’ denir. Ama genel olarak çok fazla hikaye içi içe. Bir yanda benim oynadığım, dominant bir karakter olan Yakup var. Çocuğu olmayan ve bunu kendine dert etinmiş bir karı-koca var. Bir süre sonra tüm karakterlerin arasında bir çatışma başlıyor.

ORTADA HEM GERÇEK BİR KAPAN VAR HEM DE METAFOR OLARAK O SIKIŞMIŞLIĞIN İFADESİ

Peki temelinde duygu ve düşünce olarak neyi sorguluyor ‘Kapan’?

Doğayla insanın çatışması üzerine bir film. Kışın şehre gidilemeyen, hastaneye gidilemeyen, vahşi doğanın ortasında bir alan orası. O doğayla uyum içinde olabilenlerin ne kadar mutlu ve mesut yaşadıklarını ama o barışı sağlayamayanların ne kadar mutsuz olduklarını görüyoruz. Tüm o insana ait hırsları ve biraz da erkek dünyasını anlatıyor.

Yakup, sırf çocuğu olduğu için bile erkekliğini onaylanmış hisseden bir karakter sanırım…

Evet… Ama bir süre sonra o da yetmiyor. Canavarı da ben öldürürüm, kurdu da ben öldürürüm, o da yetmez, küçücük kurt yavrusunu da ben öldürürüm psikolojisiyle aslında kendisi canavara dönüşen bir karakter.

Canavarın ada halkı üzerinde yarattığı korku, insana başlı başına korkuyu da sorgulatıyor. Sizi hayatta ne korkutur mesela?

Yalnızlık diyeceğim ama bunun yanlış anlaşılmasından da çok çekiniyorum açıkçası. Çünkü felsefi boyutuyla ele aldığımız yalnızlıktan bahsetmek istiyorum. Yalnız olmak, evde tek başına olmak, ya da çevrenizde insanların olup olmamasıyla ilgili bir durum değil aslında.

HERKES EGE’YE GİTMENİN HAYALİNİ KURUYOR ÇÜNKÜ BURADAKİ YALNIZLIKTAN KAÇMAK İSTİYOR

Sizin yalnızlık tarifiniz ne?

Metafor olarak baktığınızda, kalabalık içinde de yalnız olmak duygusu vardır ya… O yalnızlık beni korkutur işte. O noktaya gelmeyi hiç istemem. Yaşadığımız zamanda da insanlar gittikçe yalnızlaşıyor. Baktığınızda artık sosyal medya var hayatımızda. Herkesin yığınla çevresi, eşi, dostu var. Ama diğer yandan korkunç bir yalnızlık duygusu var insanlarda. Kiminle konuşsam kaçıp Ege’ye gitmenin hayalini kuruyor.

Aslında yalnızlığı diğer insanların varlığı ya da yokluğuyla ilişkilendirirsek orada daha az insan var…

İşin tuhaf yanı da o zaten. Kışın kimse yok oralarda mesela. Ama buradaki gerçek yalnızlıktan kaçmak istiyor insanlar aslında. Tarkovski’nin çok sevdiğim bir sözü var. Diyor ki: İnsan kendini, yalnız kaldığında, yalnızlık hissetmeyeceği şekilde geliştirmelidir. Ben de kendimi o şekilde geliştirmeye çalışıyorum. Tabii ne kadar başarılıyım, onu bilmiyorum.

ENTELEKTÜEL DE OLSA AYDIN DA OLSA ERKEKLERİN BİTMEYEN BİR İKTİDAR HIRSI VAR

Filmin erkek egemen dünyayı sorguladığından bahsettik. Sizce her konu neden dönüp dolaşıp buraya geliyor?

Çünkü hala çözülememiş bir sorun var ortada ve bütün dünyada böyle. Bunun nedenleri üzerine çok düşünüyorum. Neredeyse insanlık tarihinin başlangıcından bu yana oynamaktan çok haz aldığımız bir iktidar hırsı var. O iktidarı ele geçirenin de bir süre sonra nasıl canavarlaştığını hepimiz görüyoruz. Ve iktidardakiler hep erkek maalesef. Her şey ona hak görülüyor. Entelektüel de olsa, aydın da olsa, teoride kadın haklarını sonuna kadar savunsa da içlerinde bitmeyen bir o iktidarı koruma güdüsü var.

Siz, kendinizde zaman zaman fark ediyor musunuz bunu?

Tabii ki zaman zaman hissettiğim bir şey. Ama bununla mücadele ediyorum. Onun farkına vardığımda “Hop, kendine gel. Bu tam erkek kafası, bir dur” deyip kendimi frenliyorum. “Hadi bakalım, şimdi sofrayı birlikte topluyoruz” diyorum. (Gülüyor)

FESTİVAL FİLMLERİ KAMERASINI GERÇEĞE POPÜLER FİLMLER HOLDİNGLERE TUTUYOR

Zaman zaman, “Festival filmleri neden hep taşranın sorunlarını anlatıyor? Şehirde de bir sürü sorun var” eleştirileri yapılıyor. Bu konuda nasıl düşünüyorsunuz?  

Aslında festival filmleri sadece taşrayı anlatmıyor, şehri de anlatıyor ama zaten taşra neresi? Önce onu iyi anlamak gerekiyor. Aslında İstanbul da kocaman bir taşra. Ama popüler işlerde taşra değilmiş gibi gösteriliyor. Bakın etrafınıza, İstanbul’un yarısı inşaat. Buna karşılık Anadolu’da bir yere gittiğinizde, hiç de o kadar taşra olmadığını görüyorsunuz. Festival filmleri kamerasını daha çok gerçeğe tutuyor. Sınıfsal olarak emekçiye, orta sınıfa yüzünü dönüyor. Ama popüler işlerde kameralar hep holdinglere, yalılara tutuluyor. O da koca ülkenin yüzde beşini kapsıyor.

İNSAN NEYİ ÇOK İSTERSE ONU ÇAĞIRIYOR HAYATINA

Bir yandan ‘Seksenler’ dizisi devam ediyor. Hayat verdiğiniz Rıza karakteri de bir fenomen. Hem bu kadar popüler bir işin içinde olmak hem de uluslararası festivallerden ödül almak biraz ironik geliyor mu size de?

Sanırım insan neyi gerçekten çok isterse, onu çağırıyor hayatına. Düşününce, belki de öğrencilikten bu yana çağırdığım bir şey. Mühendislikte okurken bırakıp konservatuara girdim mesela. Okulu bitirip İstanbul’a geldiğimde öncelikli amacım bir şekilde bir işe dahil olmak, görünür olmak ve para kazanmaktı. Ama asıl istediğim ve hep hayalini kurduğum şey, gerçekten karakter derinliği olan rollerle buluşmaktı. Diğer yandan tiyatro da hep var hayatımda. Dört sezondur DasDas’ta ‘Joseph K.’yı sahneliyorduk. Şu an pandemi dolayısıyla ara verdik.

MÜHENDİSLİKTE OKURKEN T CETVELİNİ KILIÇÇILIK OYNAMAK İÇİN KULLANIYORDUM

Biraz sizin hikayenize dönsek… Nerde başlıyor?

Trabzon’da doğdum, büyüdüm. Maden mühendisliği okumak için Çukurova’ya gittim. Ama bir yandan hep amatör tiyatro gruplarına gidiyordum. O, T cetvelini de bir tek kılıççılık oynamak için kullanıyordum. (Gülüyor) Sonra üçüncü sınıfta gerçekten orada mutlu olamayacağımı anlayıp konservatuar sınavlarına hazırlandım ve kazandım.

BELKİ DE YAKUP ROLÜ BAŞKA BİR YOLUN BAŞLANGICIDIR

Kırılma noktası gibi gördüğünüz dönemler var mı?

Kırılma noktası olarak bakmıyorum ama Trabzon’dan Adana’ya gidişim başlı başına bir dönemeç. Mühendisliği bırakıp konservatuara başlamam aynı şekilde. Okul bittikten sonra İstanbul’a gelmem ve yeni mezunken Duru Tiyatro’da çalışmaya başlamam… Her yeni mezun bir oyuncunun yakalayamayacağı bir şans neticede. Ardından ‘Seksenler’ ve belki şimdi de Yakup rolü, başka bir yolun başlangıcıdır.

Böyle bir iş yapıp magazinden bu kadar uzak olmanız da takdire şayan. Evli misiniz, sevgiliniz var mı? Hakkınızda hiçbir özel bilgi bulamadım.

“Bunun için özellikle dikkat ediyorum” diyenler oluyor mesela, hiç anlamıyorum. Buna özel olarak nasıl dikkat edilir? Ben özellikle bir tutum geliştirmiyorum. Sadece kendim gibi yaşıyorum… Biraz da yaydığınız enerjiyle alakalı sanırım. Kendi hayatınızda, kendi algınızla, yaptığınız işi farklı bir yerde konumlandırmıyorsanız, size karşı geliştirilen tavır da ona göre oluyor. Ama bir kapıdan girerken “Ben falanca dizinin şu kadar popüler oyuncusuyum” edasıyla giriyorsanız o duyguyu veriyorsunuz hakikaten.

Sorumun detaylarına gelirsek…

Evli değilim, hiç evlenmedim. Sevgilim de yok. (Gülüyor) Ve galiba bu soruya ilk kez cevap veriyorum… Her şeyin bir ilki var demek ki.

TEDAVİ EDİLMİŞ BİR KARADENİZLİYİM, SERT YANLARIMI BİRAZ YONTTUM

Karadenizlisiniz. Birden parlamak, coşmak gibi karakteristik özelliklerini taşıyor musunuz?

Taşıyorum maalesef. Ama komik bir ifadeyle “Tedavi edilmiş bir Karadenizliyim” diyebilirim. Sanırım anne ve babamın öğretmen olmasının da etkisi var biraz. Daha kontrollü davranabiliyorum. Coğrafyanın verdiği o sert, kaba kültürü biraz yonttum galiba.  

FOTOĞRAFLAR: ŞAFAK GÜVEN



Sıradaki haber yükleniyor...
holder
SIRADAKİ HABER Yaz geliyor farkında mısın? Peki, yaza hazır mısın?