Özlem Öçalmaz: Mozart gibi hiçbir şeyi umursamayan bir adama gerçek hayatta da aşık oluruz

Özlem Öçalmaz: Mozart gibi hiçbir şeyi umursamayan bir adama gerçek hayatta da aşık oluruz

Ne istediğini iyi bilen, açık sözlü ve net biri. O kadar net ki “Bir şeyi çok istiyorsam ancak ölürsem pes ederim” diyor. Özlem Öçalmaz şu sıra ‘Amadeus’ta Selçuk Yöntem ve Okan Bayülgen ile başrolü paylaşıyor. Mozart’ın çocuksu, saf eşi Constanze rolüne hayat veriyor. Hem oyunu ve rolünü hem de kendi dünyasını konuştuk. Oya ÇINAR / oya.cinar@posta.com.tr

09 Ocak 2022, Pazar 07:01 Son Güncelleme:
YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Amadeus’, bugüne kadar izlediğim en iyi oyunlardan biri. İzlerken içinde yer alan her oyuncu için ne büyük şans ve gurur kaynağıdır diye düşündüm. Siz nasıl buluştunuz bu hikayeyle ve Constanze rolüyle?

‘Amadeus’un yönetmeni Işıl Kasapoğlu ile daha önce ‘Elektra’ oyununda çalışmıştım. Çok güzel dönüşler almıştık. Daha sonra ‘Amadeus’ oyununu da o yönetecekti, Constaze olarak beni düşündüğünü söyleyince ben tabii havalara uçtum. Şimdi kendimi çok şanslı ve mutlu hissediyorum bu kadar güzel bir işin içinde yer aldığım için.

Selçuk Yöntem ve Okan Bayülgen’le başrol oynama fikri başta gözünüzü korkuttu mu?

Aslında başta bir ‘cahil cesaretim’ vardı ama tanıştıktan sonra resmen ürktüm ve “Eyvah!” dedim. İnanılmaz korktum. Ben çok heyecanlıydım, onlar o kadar cool ve rahattı ki. İşini iyi bilen insanların rahatlığı…  Onların bende uyandırdığı saygıdan dolayı sanırım başta epey zorlandım. Her zaman saygıyı gözetmeye çalıştım.

Öğretmen-öğrenci ilişkisi de var orada sanırım…  

Aslında onların tutumu, yaklaşımı hiç öğretmen edasında değil, aksine dediğim gibi inanılmaz rahatlar. Ama ben onları öyle gördüğüm için zorlandım sanırım. Sonra oyun seyirciyle kavuşunca, seyircinin güzel reaksiyonu ve güzel yorumlarıyla birlikte ben de rahatladım.

Constanze, bence çok zor bir rol aslında. Hem çok seksi ve dişi bir kadın hem çok saf ve çocuksu yanları var. Bu karışımı doğru yansıtmak için özel bir çabanız oldu mu? 

Riskli bir karakterdi evet. Başta karikatürize olma riski vardı ilk perdede. Çok eğleniyorlar, çocuk gibiler. Mozart zaten enerjisi yüksek bir adam. Constanze rolünde bu tehlikeye düşmemek için daha saf ve çocuksu yönünden ele aldım. Nahif ve kırılgan yanını ortaya çıkardım. Öbür türlü ‘aptal kadın’ gibi görünecekti. Ama zaten ikinci perdede olay bambaşka bir yöne eviriliyor. O da yaşlanıyor, yıpranıyor, başka bir kadına dönüşüyor. 

KISKANÇLIĞI YÖNETEMEZSEN O SENİ YİYİP BİTİRİYOR

Güç savaşı, kıskançlık, hırs, Salieri’nin bitip tükenmeyen entrikaları… Bir yanıyla kulağa çok kötü geliyor bir yanıyla da hepsi insana ait duygular. Bu ifadelerin sizdeki karşılığını merak ediyorum.

Hepsi doğal ve insana ait duygular dediğiniz gibi. Hatta psikolojiye girmiş bir deyim Salieri kompleksi diye. Hepimizin hayatında bir sürü Salieri var bence. Benim böyle bir kıskançlığım hiç olmadı şükür ki! Meslektaşlarımın başarısını görünce imreniyorum. Ağzımın suyu akıyor ve bunu da asla içimde tutamıyorum. Mutlaka söylüyorum. Oturup da hasedimden parmaklarımı yemiyorum yani. (Gülüyor) Kıskançlık öyle bir duygu ki onu kontrol edemezsen o seni yiyip bitiriyor oyunda da olduğu gibi.

BEN ANCAK ÖLÜNCE PES EDERİM

Bir şeyi deli gibi istediğinde “Her şey mübah” diyenlerden misiniz? Yoksa bir yerde pes edip geri çekilir misiniz?

Ben hiçbir durumda pes etmem ya. ‘Öldürmeyen şey güçlendirir’ derler ya, ben biraz öyleyim. Bir şeyi gerçekten çok istiyorsam gözümü karartabiliyorum. Tehlikeli bir yanım var, onu hissediyorum ama kontrol altına alıyorum tabii. Bazen bir şeyi çok istediğimde ısırmak istediğim oluyor yani (Gülüyor). Ben ancak öldüğümde pes ederim herhalde.  

Oyunda aşk için büyük bir fedakarlık yapıyorsunuz. Mozart’ın iyiliği için Salieri nin ‘ahlaksız teklifine’ hiç istemeyerek de olsa olumlu cevap veriyorsunuz. Bu çok uç bir örnek ama sizin Özlem olarak aşkta fedakarlık sınırınız nedir?

Evet bu bir ‘ahlaksız teklif’ baktığınızda. Benim için ahlak demek  ‘namus’ demek değil ama tabii ki böyle bir teklifi yine de etik bulmuyorum. Dolayısıyla ben Özlem olarak böyle bir şeyi asla yapmazdım. Fedakarlık ise  bütün olarak karmaşık bir konu. Bence bir tek anne çocuğuna fedakarlık yapar. Onun dışında kim, kim için bir şey yapıyorsa aslında kendi için yapıyor bence.

Ben kimse için ölmem, birileri başkaları için ölüyorsa da yine kendisi için ölüyor. Burada bir paradoks var. Bence insan varoluş olarak bencil bir yaratık, herkes kendi için yaşıyor, kendi için nefes alıyor. Bazen sevilmek için, kabul görmek için, mutlu hissetmek için yapılıyor her şey. Sırf fedakar görünmek için bile yapılabilir ama insanın özünde başkası için bir şeyi feda etme duygusu yok bence. Yine kendi benliği, egosu var.

Aşkta hep konuşulan bir konu vardır. Zor olanı sevmek, zoru sevmek… Hatta kadınların “Ben onu iyileştiririm” motivasyonundan söz ederiz hep. Hikayede Mozart da zor bir adam. Sizce Constanze de Mozart’ın bu yanına mı aşıktı?  

Constanze olarak Mozart’ın varoluşu çok Tanrısal ve coşkulu. Hiçbir şeyi umursamayan bir adama gerçek hayatta da hepimiz hayran oluruz bence. Bu kadar pervasızca yaşamak ancak Tanrısal bir dürtü olabilir insanda. Bence Constanze de bunu görüyor.

Bir de çocuklarda vardır bu. Hep istediği gibi davranır. Özgürdür, hiçbir şeyden korkmaz. Bir çocuk olarak, Cumhurbaşkanına da gidip tokat atabilirsin yani, (Gülüyor) Mozart da bu pervasızlıkta ve çocuksulukta. Dolayısıyla Constanze de onunla beraber, onunla kurduğu ilişki üzerinden özgürleşiyor.

KADINLARDAKİ ‘BEN ONU İYİLEŞTİRİRİM’ MOTİVASYONU YANLIŞ, BIRAKALIM O ADAMLARI ANNELERİ İYİLEŞTİRSİN

Özlem olarak zor olan sizi çeker mi?

Artık değil ya! (Gülüyor) Kadınların ben onu iyileştiririm motivasyonun kendi içlerindeki arayışla alakalı. İyileşmiş gayet düzgün adamlar var yani, diğerlerini bırakalım anneleri düzeltsin. Aşk acısı çok yıpratıcı, zehir gibi bir şey. Gözün başka bir şey görmüyor. Düşünsene, hiç seninle ilgilenmeyen bir adamla ileride değişir diye birlikte oluyorsun, evleniyorsun, çocuk yapıyorsun… Sonrası mutsuz evlilikler, mutsuz kadınlar, cinayetler…

SAYGISIZLIK DA AŞKA DAHİL EDİLEBİLİR

Aşkı nasıl tarif ediyorsunuz?

Sevgi ve saygı demek istedim ama saygısızlık da aşka dahil edilebilir bence. Aşk çok bütün bir duygu. İçinde her şey var. Sevgilinin boynu bence aşk, sevgilinin koynu, kalp atışını duymak… O bütünlük hissi.  

Sonsuz aşk, tek aşk kavramlarına inanıyor musunuz?

Hayır buna inanmıyorum. Öyle bir şey yok ya. O zaman niye insanlar ikinci kez evleniyor, ikinci baharını yaşıyor… Çok anlık bir heyecan, bir kalp çarpıntısı. Düz bir çizgi değil hiç. İnişli çıkışlı bir grafik bence. 

Aşık olduğunuzu nasıl anlarsınız?

Eşime aşık olduğumu anladığım anda fiziksel olarak bedenimde bir telin kopması gibi bir acı hissettim. Eski kız arkadaşından söz etmişti, onun geleceğini söylemişti. O bunu söylerken içimden bir şey koptu. Resmen damarımda, kemiğimde bir acı hissetmiştim. O, “Tamam git görüş” ya da “Görüşme” dememi beklerken ben birden “Ben sana aşığım” dedim. (Gülüyor) Kaybetme korkusu devreye girince insan aşık olduğunu hissediyor bence bir de o heyecan tabii.

DÜNYAYI YÖNETEN DE ATAERKİL DÜZENİ DEVAM ETTİREN DE YAŞLI KADINLAR

Kadın olmanın zorlukları üzerine ne söylersiniz? Hep konuşuyoruz ama “Ben hiç yaşamadım, yaşamıyorum” diyenler de var.

Dünyanın her yerinde her şekilde zor bence. Ama burada ünlü ve ünsüz kadın arasında bile fark var. Paralı ve ünlü bir kadınsan bu sana bir güç veriyor ve bir şeyleri söylemeye daha çok cesaretin oluyor. Toplumumuzda bu cesareti kırılan ve bu gücü kendinde bulmayan birçok kadın var. Belki zaman zaman ben bile. Kadınların üstündeki bu baskının asıl sebebinin yine kadınlar yüzünden olduğunu düşünüyorum, özellikle bu zorluğu yaşlı kadınlar yüzünden yaşıyoruz biraz da.

Nasıl mesela?

Şöyle; toplum olarak zaten bir gelenek, görenek ve bir dine mensup olarak  doğuyorsun ve bunu devam ettiren o gelenekleri sürdüren, koruyan bir yaşlı kadın var her ailede. “Ey oğul” diyen. Evet bir ataerkil düzen var ama onu koruyan da yaşlı bir kadın var yukarıda. Bence dünyayı yöneten de yaşlı kadınlar. Sanatta da böyle bu bence. Her alanda böyle.

ZOR VE GELENEKSEL BİR AİLEDE BÜYÜDÜM

Çok karakteristik bir güzelliğiniz var. Nerelisiniz? Nasıl bir aile, nasıl bir çocukluk?

İstanbulluyum ama dedemin babasının babası, Karadeniz’den gelmiş 150 yıl önce. Babaannemin dedesi Mısır göçmeni. Üç kardeşiz. Bir abim, bir de erkek kardeşim var. Abim seramikle ilgileniyor, kardeşim futbolcu. Annem babam evliler ama birlikte yaşamıyorlar. Ayrılmadan mutlu olmanın yolunu bu şekilde buldular. (Gülüyor)

Aaa! İlginçmiş…

Evet şimdi çok mutlular böyle. Ama çocukluğumda mutlu bir aile tablosu yoktu benim için. Annem ve babam hep birbirini yiyen bir çiftti. Diğer yandan zor ve geleneksel bir ailede büyüdüm, küçük bir kasaba çocuğuyum. Bir kızın artist olması bayağı sıkıntıydı onlar için ama ben isteklerimin ve hayallerimin peşinden gittim. Sonra onlar da desteklediler haliyle. Bir nevi onlar da sanatla değiştiler ve geliştiler.

Fotoğraflar: Ozan GÜZELCE

Sıradaki haber yükleniyor...
holder