Pavyon kültürü çok sert bilinir ama içinde müthiş bir nahiflik taşır

Yeşilçam ruhu tiyatroya taşınıyor… Başrollerinde deneyimli oyuncu Hakan Bilgin ve Hande Subaşı’nı izlediğimiz ‘Sevmekten Öldü Desinler’, nostalji sevenlere duygusal ve keyifli iki saat sunuyor. gönül’ün yıldız olma yolunda pavyona taşınan hikayesinin nasıl bir hayal kırıklığına dönüştüğüne tanık oluyorsunuz. Hakan Bilgin ve Hande Subaşı ile bir araya geldik. Diyorlar ki: “Eskiden Ali, Ayşe’yi aldatmaz, mehmet hırsızlık yapmaz” gibi hayat sigortalarımız vardı. Sigortalarımız atmış durumda. Toplumsal bir paranoya yaşıyoruz. Oya ÇINAR / oya.cinar@posta.com.tr

A A
Pavyon kültürü çok sert bilinir ama içinde müthiş bir nahiflik taşır

Son iki yıldır tiyatro, televizyonun pabucunu dama atmış gibi görünüyor... Siz de ‘Sevmekten Öldü Desinler’ ile tiyatro sahnesindesiniz.

Hakan Bilgin: Doğru çünkü televizyon artık yapacağı her şeyi yaptı, her formatı denedi ve kendini tekrarlamaya başladı. Bir de bizim Türk milleti olarak kendi karakteristik özelliklerimiz var. Dünyada insanlar beğendikleri, sevdikleri bir şeyi 30 yıl boyunca almaya devam ederler. Biz bazı konularda daha gelenekçi gibi görünüyoruz ama değiliz aslında. Bizim insanımız tüketmeye, yenisini talep etmeye daha açık.

Hande Subaşı: Biraz da yeni gelen neslin etkili olduğunu düşünüyorum ben. Onlar yeni ve farklı olana karşı daha talepkâr. Ama öte yandan seyirci profili sadece gençlerden oluşmuyor. Eskiden tiyatro seyircisini daha kategorize edebilirdik. Şu an her yaştan ve her sosyoekonomik çevreden oluşan bir tiyatro izleyicisi var. Tabii ki televizyon bitmez, yeri ayrıdır ama tiyatro daha interaktif bir şey.

Oyunumuzun ne söylediğinden çok nasıl söylediği önemli

‘Sevmekten Öldü Desinler’ için bir müzikal diyebilir miyiz?

H.B.: Müzikli oyun demek daha doğru. Hepimiz kendi sesimizle, canlı olarak şarkı söylüyoruz. Ama tam anlamıyla bir müzikal demek doğru olmaz.

Peki, bu oyun ne söylüyor seyirciye? Anlatmak istediği şey ne?

H. B.: Biz aslında ne söylediğinden çok nasıl söylediğiyle ilgileniyoruz. Samimi, estetik, kaliteli, insanların iki saat boyunca bir albüm dinler gibi, film izler gibi hissedecekleri bir hikaye anlatmaya çalıştık. Seyirciyi de oyunun içine sokmaya çalıştık. 1970 ve 80’lerde Ertem Eğilmez’in yaptığı Yeşilçam hikayelerinin tadını vermeye çalıştık. Yoksa hikayemiz çok klasik bir hikaye aslında.

H.S.: Bir kadının, Gönül’ün yükseliş hikayesi bu. Bir pavyonda, varoştan gelen bir kızın yıldız olma hayalleri etrafında dönüyor ama her karakterin hikayesi de derinlemesine işleniyor. Her rolün kendi dramı, açmazları ve psikolojik derinliği var.

Hikayede büyük hayal kırıklıkları var aynı zamanda.

H.S.: Hayatın genelinde olduğu gibi, o yanıyla da acaba “İstediğimiz her şey gerçekten mutluluk getiriyor mu?” sorusuna cevap arıyor. Her zaman, her istediğimiz bizi mutlu etmeyebilir. Yaşadıkça, yaptığımız seçimlerin farklı sonuçlarını da deneyimlemenin ve onlardan yeni bir anlam çıkarmaya çalışmanın hikâyesi bu biraz da.

H.B.: Benim oynadığım karakter Mustafa ile Gönül mahalleden arkadaşlar ve sevgililer. Mustafa klarnet çalıyor, beste yapıyor… Fakat Gönül hayallerinin peşinden gitmek istiyor. Mustafa da Gönül’ün hayallerine ortak aslında ama babasının otoritesi altında ezilmiş bir adam ve aşkıyla babasının baskısı altında kalıyor. Babasının ona çizdiği kadere razı oluyor.

H.S.: Bu da yine hayatın çok içinden bir ayrıntı. Çünkü etrafımız başkalarının seçimlerini yaşayan insanlarla çevrili. Mustafa ezik ve cesaretsiz bir karakter. Ona dayatılanlara boyun eğiyor. Gönül ise sevginin gücüne inanarak, Mustafa’nın her koşulda kendisinin peşinden gelmesini bekliyor ve bunun hayal kırıklığını yaşıyor.

Oyuna hazırlanırken pavyon kültürüne ait öğrendiğiniz, sizi çok şaşırtan bir detay var mıydı?

H.B.: Bu oyun için özel bir gözlem ya da çalışma yapmadım. Ama ben 53 yaşındayım ve dolayısıyla bu yaşıma gelene kadar transseksüel bara da pavyona da gittim, oralarda gözlem yaptım daha önce.

Nasıl bir dünya peki?

H.B.: Benim daha önceki gözlemlerime dayanarak yaptığım tespitlerden biri, orada çalışan erkeklerin, kadın çalışanlara tamamen cinsiyetsiz baktığı, onları ablaları gibi gördüğü yönündeydi. Onlara hiçbir şekilde cinsiyet üzerinden bir hayranlık duymazlar. Abi-abla ilişkisiyle ilerler.

Çok cinsiyetçi bir yer olduğu düşünülür oysa?

H.B.: Kesinlikle değil. Türkiye’de karısıyla sohbet edemeyen, hayatın içindeki acizliklerini karısıyla paylaşamayan adamların bu aciziyetlerini paylaşmak ve sohbet arayışıyla gittikleri bir yer. Çünkü Türk erkeği evde karısına karşı hep iktidar sahibi olmak ister. Pavyon onlar için bir çeşit rehabilite alanı da denilebilir. Kendi içinde gayet sert bir kültür olarak görüyoruz. Bazen silaha, şiddete başvurulduğunu düşünsek de içinde müthiş bir nahiflik de taşıyor ve biz oyunda bu yanını da anlatmaya çalışıyoruz.

Bütün iyi niyetlerin kötüye kullanıldığı bir süreçten geçiyoruz

Özellikle son dönemde herkeste baskın bir eskiye özlem duygusu var. Bu neyle ilgili sizce?

H. B.: Tükettik çünkü. Her şeyi deli gibi tüketiyoruz. Ne yaşadığımız bilişim çağını tam olarak yakalayabiliyoruz, ne geçmişteki güzellikleri tam olarak korumayı becerebiliyoruz. O yüzden herkesin dilinde bir “Eskiden her şey ne güzeldi, biz ne güzeldik” sözü var.

H.S.: Yeşilçam filmleri de hâlâ bu yüzden çok hoşumuza gidiyor. Birbirimizden çok uzaklaştık. O yüzden o eski ilişkileri, ‘Neşeli Günler’ deki gibi bireylerin her durumda birbirine kenetlenmesi ve mutlu olmayı bir şekilde becerebilmeleri her izlediğimizde hepimizi duygulandırıyor.

H.B.: Ben Hande’ye bir iyilik yaptığımda ileride bundan utanma ya da pişman olma ihtimalimi düşünüyorsam bu işte bir terslik var artık. Bizim sigortalarımız atmış. Eskiden şöyle sigortalarımız vardı: O adam bunu yapmaz, bu kadın bunu söylemez, Ahmet, Ayşe’yi aldatmaz… Yapsa bile izlediğimiz filmlerde dahi bunun bir yaptırımı olurdu. Filmin sonunda hırsızlık yapan adama mutlaka bir ders verilirdi. Ama bugün bütün niyetler bozulmuş durumda. Toplumsal bir paranoya yaşıyoruz. Hep bir tedirginlik ve niyet okuması içindeyiz.

Hande Subaşı: Hayatta her zaman başka seçenekler vardır

İnsanlardaki genel mutsuzluk hali sadece değişen zamanla mı ilgili?

H.S.: Birçok faktör var, kişisel olarak da insanlar gerçekten ne istediğini bile unutmuş durumda. Herkeste hedefe odaklı bir hırs var. Mesela çok istediğimiz bir şey için bir yola çıkıyoruz. Vardığımız noktanın getirileri bizim kafamızda yarattığımız standartlara ve beklentilere uymuyorsa o başlangıçta çok istediğimiz şeyi de hemen bir kenara atabiliyoruz.

Sizde bunun net bir cevabı var mı? Siz ne istediğinizi biliyor musunuz?

H.S.: En mutlu olduğum şeyi yaparken bile sorgulayabiliyorum. En azından şu ana kadar hiç hayatıma yazık ettiğimi düşünmedim. Biraz şans yardım etti, biraz ben çabaladım ve hep bir şekilde olduğum yerden ve yaptığım şeyden mutlu olmanın yolunu buldum. Bu meslek seçimini yaparken bile, ailem bana şunu demişti: Dene! Olmazsa başka bir yol denersin. İnsan her zaman hayatta başka seçeneklerin de varlığını bilmeli.

Gündemle ilgileniyor musunuz? Nelerden rahatsızlık duyuyorsunuz?

H.B.: En rahatsız eden şey ayrımcılık. İnsanların hangi takımı tuttuğundan, hangi partiye oy verdiğine kadar, birebir iletişimde bunların belirleyici olmasını kabul edemiyorum. Biriyle tanışırken “Ben Hakan Bilgin, bilmem nerenin müdürüyüm” demek yerine “Ben Hakan” demek yeterli oysa. Ama nedense hep bir ayrıştırmaya maruz kalıyoruz.

H.S.: Şunu anlamamız gerekiyor. Her konuda anlaşmak zorunda değiliz. Anlaşamadığımız bir konuyu kenara koyup, anlaşabildiğimiz diğer konulara odaklanmayı seçebiliriz. Paylaşım bu şekilde olur ve ilişkiler böyle ilerler ancak.

Sinekleri öldürmek yetmez, bataklığı kurutmalıyız. Bunu da en iyi anneler yapabilir

Geçtiğimiz haftalarda Songül Öden “Türkiye’de fiziksel ya da psikolojik şiddet görmeyen kadın yoktur” dedi. Katılıyor musunuz?

H.S.: Maalesef böyle bir algı, dayatma, kadına tepeden bakma durumu var. Sözünü ettiğimiz sadece fiziksel şiddet değil tabii. Ve buna maruz kalanlar sadece eğitimsiz ya da kısıtlı imkanlara sahip kadınlar da değil. Gayet okumuş, kendi ayakları üzerinde duran kadınlar da şiddet görüyor. Ve sadece eşinden, sevgilisinden ya da aile bireylerinden değil, sokakta günlük hayatın içinde de, iş yerinde de şiddetle karşılaşabiliyorlar. O yüzden katılıyorum Songül’e tabii.

H.B.: Ben bu konuda biraz taraflı konuşacağım ama bu konuda annelere çok büyük görev düşüyor bence. Annenin erkek çocuğunu yetiştirme şekli çok önemli. Bu sayede erkek çocukları kadınlara nasıl davranmaları gerektiğini öğrenebilirler.

Ama anne de eğitimsizse, ondan çok sağlıklı bireyler yetiştirmesini beklememiz yine haksızlık olmuyor mu?

Elbette ama ben diyorum ki erkek ilkel bir yaratıktır. Ona ne gösterilirse erkek onu yapmaya devam eder. Ben mesela hayatımda hiç kadınlara bahsettiğiniz şekilde davranmadım. Çünkü annem tarafından o şekilde yetiştirilmedim. Sırf erkek olduğum için kendimi üstün hissetmedim hiçbir zaman. Burada annenin rolüne değinmem şundan; Sinekleri öldürerek mevzuyu çözemeyiz. Bataklığı kurutmamız gerekiyor ve bunu da en güzel anneler yapabilir.

Sıradaki haber yükleniyor...
SIRADAKİ HABER Berfu Yenenler: Sokaktan insan çevirip Kuzey'in fotoğraflarını gösteresim geliyor