Şehrazat: Parisli mi, yoksa Cezayirli mi?

Şehrazat: Parisli mi, yoksa Cezayirli mi?

Fransız bir anne ve Cezayirli bir babanın çocuğu olarak Cezayir’de dünyaya gelen Leïla Sebbar, bu kimlik karmaşasını eserlerinde sıkça aktaran bir yazar. ‘Şehrazat’ da Mağrip gençlerinin 1980’lerdeki kimlik arayışlarını 17 yaşındaki genç bir kadının gözünden anlatıyor. // Senanur Özen

04 Aralık 2020, Cuma 14:40 Son Güncelleme:
YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

İletişim Yayınları tarafından Bahadırhan Bozkurt çevirisiyle yayımlanan “Şehrazat: 17 Yaşında, Esmer, Kıvırcık Saçlı, Yeşil Gözlü”, Mağrip gençlerinin 1980’lerdeki kimlik arayışlarını 17 yaşın-daki Şehrazat’ın hikâyesiyle anlatıyor. Fransa’nın modern edebi eserlerinde önemli bir yer tutan kimlik teması, hem ülkenin kozmopolit yapısından besleniyor hem de geçmişle yüzleşmeye davet niteliği taşıyor. Nitekim bu durum, Seb-bar’ın romanı “Şehrazat”ta da karşımıza çıkıyor. 

Ortak tema kimlik arayışı

Sabbar’ın romanına da adını veren kahramanı Şehrazat, lise son sınıfta ailesinin evinden kaçıyor. Paris’teki maceraları sırasında farklı ırk ve kültürlerden insanlarla tanışıyor ve zamanını arkadaşla-rıyla “barınak” olarak adlandırdıkları bir işgal evinde ya da aynı zamanda âşığı da olan Julien’ın evinde geçiriyor. Kitaptaki mekân ve karakterler ise kimlik arayışı temasında buluşuyorlar. Şehra-zat ve arkadaşları, yalnızca ikinci kuşak Mağrip vatandaşlarının değil, dünyanın her yerindeki çift uluslu ve kültürlü bireylerin yaşadığı mücadeleyi ve bunun yarattığı karmaşayı yansıtıyorlar.

Romanda çok-uluslu ve çok-ırklı 1980’ler Paris‘ini görüyoruz. Sebbar, Victor Hugo, Ernest He-mingway ya da Émile Zola gibi yazarların eserlerinden alışık olduğumuz büyüleyici ve entelektüel Paris’in ışıltılı yüzünü değil, başka bir yüzü yansıtıyor. Şehrazat, göçmen ailesinin kenar mahalle-deki evinden kalkıp Paris’in göbeğine yerleşiyor ve polisten kaçarak günlerini geçiriyor. Kendisin-den hoşlanan Pierrot, uyuşturucu bağımlısı Driss, devrimci Basile ve diğerleriyle işgal evinde kal-maya başlıyor. Soygunlar, partiler, kovalamacalar birbirini izliyor. Yaptıklarını, bunun bir nevi Ro-bin Hood’luk olduğunu iddia ederek meşrulaştırıyorlar. Bu eylemler aracılığıyla, ana karakter Şeh-razat ve yolculuğu kitabın asıl odağı gibi görünse de, grubun diğer genç üyelerinin ergenlik ve gençlik dönemindeki karmaşa ve arayışları da örneklendiriliyor. 

Kendisine nasıl bakıldığını görmek

Sebbar, farklı bir Paris tasvir etse de hikâyede ressamlar, resimler ve müzeler büyük bir önem arz ediyor, bu açıdan okur, alışık olduğu Paris’e biraz daha yaklaşıyor. İlk sayfalarda Julien ile birlikte Delacroix’nın Cezayirli Kadınlar’ını görmek için Louvre Müzesi’ne giden Şehrazat, resimdeki odalıklardan birinin gözlerinin de tıpkı onunkiler gibi yeşil olduğunu fark ediyor. “Bir erkeğin nikâhsız olarak birlikte olduğu cariye” anlamına gelen “odalık” kelimesi, Osmanlı Devleti’nde de padişah ve şehzadelerin gözde kadınlarını tanımlamak için kullanılır. Bu kadınlar, aynı zamanda birçok Batılı ressamın eserlerinin nesnesi olmuş, ama neredeyse her zaman oryantalist bir bakışla ve erkek gözüyle metalaştırılarak yansıtılmışlardır. Genellikle yarı çıplak veya tamamen çıplak tasvir edilen odalıkları Henri Matisse, Jean-Auguste-Dominique Ingres, François Boucher gibi ressamların tablolarında da görmek mümkün. İşte Şehrazat, müzeyi gezerken aslında sadece bu resimleri görmez, bir yandan da dolaylı olarak kendisine nasıl bakıldığını görür. Şehrazat’ın hikâyesine anlam katan odalıkları, Julien şöyle anlatır: “Bu kadınlar daima uzanmış, bitkin, gözle-rinde belirsiz bir bakış, neredeyse uyur gibi resmedilmişler; batılı ressamlar için doğulu kadınların rehavetini, şehvetini, baştan çıkarışını çağrıştırıyorlar.” 

Köklerine doğru bir yolculuk

Paris’teki maceraları boyunca Cezayir’e gidip gitmemek konusunda tereddüt yaşayan Şehrazat, yine müzede vakit geçirdiği bir gün Matisse’in Kırmızı Şalvarlı Odalık’ını büyük bir heyecanla incelerken sonunda gitmeye karar veriyor ve oradaki bütün odalık kartpostallarını satın alıyor. Orléans’a gidecek olan Pierrot ile birlikte yola çıkmadan önce, arkadaşlarına birer odalık kartına yazılmış notlar bırakıyor ve bir tanesini de kız kardeşi Mériem’e yollayıp Cezayir’e gideceğini ha-ber veriyor. Zouzou ve France için bıraktığı odalık kartına ise bu kadın yüzünden gideceğini yazı-yor: “Şehrazat, öğlene kadar gözlerini ayırmadan kadına baktı. Özel bir şey belirtmeden, bu kadını oldukça çirkin bulduğunu ama yine de bu kadının kendisini etkilediğini, bunun nedenini bulmaya uğraşmadığını not etmeden odalığın tasvirini defterine yazdı.” Böylece kahramanımız, Cezayir’e doğru bir yolculuğu atılıyor.

Labirentte bir yolculuk

Şehrazat’ın hikâyesi boyunca okur olarak biz de onun kimlik arayışına dahil oluyoruz. Yazar, fark-lı yerlerde farklı isimlerle kendini tanıtan Şehrazat’ın Camille, Rosa veya Şehrazat mı olduğu ya da olmak istediği konusunda bir muğlaklık yaratıyor. Sebbar, fragmanlardan oluşan kurgusunda Paris sokaklarında belli belirsiz edinilen farkındalık ve değişimi okuyucuya sunuyor; kısa bölümle-riyle karakterlerin hızlı ve öngörülemez yaşam tarzını ön plana çıkararak başarılı bir roman biçimi yaratıyor. Şehrazat da bizi elimizden tutup bu labirentte bir yolculuğa çıkarıyor…

Kimlik karmaşasını anlatıyor

Romanlarında Fransa ve Cezayir’e dair konuları başarıyla okurlarla buluşturan Leïla Sebbar, Fran-sız bir anne ve Cezayirli bir babanın çocuğu olarak 1941 yılında Cezayir’de dünyaya geldi. 17 yaşında Cezayir’den Fransa’ya göçtü ve yazmaya başladığında her iki kültüre de yeterince aşi-naydı, dolayısıyla hikâyelerinde sık sık bu iki ülkeyi ve kültürü ele aldı. Kendi yaşamından ve deneyimlerinden yola çıkarak romanlarının bir çoğunda Kuzey Afrikalı göçmenlerin Fransa’da yaşadığı kimlik karmaşası ve hayal kırıklıklarını anlatıyor. 



Sıradaki haber yükleniyor...
holder
SIRADAKİ HABER 20'li yaşları en iyi anlatan 10 film