Amerika'da ırkçılık neden sona ermiyor?

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Geçtiğimiz yıllarda, ırkçı şiddete başkaldıran cesur tasarım çalışmalarıyla özellikle Amerika’da büyük ün sahibi olmuş ve yine bu sayede dünya çapında insan hakları savunucularından ciddi bir destek görmüş olan Harlem asıllı Sanford Biggers’ın TEDx konuşmasına denk gelerek baştan sona dinlemiş ve süregelen haksızlıkları doğrudan sanatına iliştiren tutumundan oldukça etkilenmiştim.

Resim, heykel, video ve performans yollarıyla genellikle kavramsal sanat üzerinde duran Biggers, pek çok kimsenin bilip bir türlü üzerinde düşünmeye ya da konuşmaya cesaret edemediği uzun vadeli toplumsal sorunları mümkün olduğunca yaratıcı ve ilgi çekici şekilde gruplara yeniden kazandırma ve böylece sonunda farkındalık yoluna ışık tutma amacı güttüğünü belirtmişti. 

Konuşmasının devamında o zamana dek ürettikleri üzerinden dinleyicilere betimlemeli örnekler sunan ünlü sanatçı, Amerika’nın tarihler boyu siyahilerde yarattığı travmaları ele aldığı, kendisi ve biyolojik olarak aynı özelliklere sahip olduğu dostları için büyük önem arz eden, yeniden doğuşu ve ruhani saflığı sembolize ettiğini bildiğimiz “lotus çiçeğinden” oluşturduğu camdan heykeline sözlerinde ayrıca yer vermişti.

Ancak lotusun bu kez bir başka anlamı daha vardı; bir model olarak oluşturulan çiçeğin her yaprağı bir köle gemisinin kesitiydi ve Biggers, asırlardır dinmek bilmeyen ırkçılık, kölelik ve sömürgecilik kavramlarını sembolik bir diyagram şeklinde yeniden gündeme sunarak kişileri ortak geçmişleri hakkında tartışmalara teşvik etmek istiyordu. Çünkü, “gerçekten” konuşulduğu takdirde yeryüzünde halledilemeyecek hiçbir şey yoktu.

İnsanlar, rahatsızlık duydukları noktada fikirleriyle harekete geçebileceklerdi ve sayıları günden güne çoğalacaktı. Toplumlarda memnuniyetsizlik ve haksız rekabetin farkındalığı arttıkça dünya, çözümünü bizzat içinde barındıran “a priori” çözümsüzlük sürecini en adil biçimde hızlandıracaktı.



Sanatçıyı bundan bir hayli zaman önce dinlememe rağmen tüm bu düşünceler vaktiyle zihnimi uzun süre meşgul etmiş olacak ki, geçtiğimiz günlerde Amerika’da dolandırıcılık suçundan aranan siyahi asıllı George Floyd’un gözaltı işlemleri sırasında bir polisin kendisini diziyle boğazına bastırarak öldürüşünün ülkedeki bitmek bilmez ırkçılık tartışmasını körüklemesi ve Amerikalıları ayaklanmaya sürüklemesi olaylarıyla birlikte Sanford Biggers’ın çabasını bir kez daha anımsadım.

Evet, Floyd’un halihazırda bir suçu vardı ama, abartısız, 1492’de Amerika Kıtası’nın keşfine kadar dayanan büyük, ırkçı ve içinde vicdana dair ufak bir iz dahi barındırmayan o “kor öfke”, ne yazık ki hala bazıları tarafından “her şeyin” ötesindeydi.

Kolomb’un Kuzey Amerika’ya ulaşmasına değin uzanan acı bir tarihten söz ediyorum, zira Avrupa’dan o coğrafyaya gerçekleşen göçlerle birlikte ırkçılık kökenine dayanan katliamlar zinciri tam olarak o dönem itibariyle başlamıştı ve 1886 yılına gelinene dek yaklaşık 70 milyon Kızılderili üstünlük savaşında mağlup gelerek son derece haksız yere hayatını kaybetmişti.

Tüm olanlara rağmen güç yarışı bir türlü sona ermiyor, nefret durmadan katlanarak artıyordu. 1900’lü yılların başında Amerika’nın başbakanlığını üstlenen Theodore Roosevelt, onlara karşı olan hıncını, açıkça katliam ideolojisini anlattığı “Batının Zaferi” isimli kitabını yazarak almaya çalıştı; görüşüne göre Anglo-Saksonlar, insan ırkının en ilerisiydi ve diğer ırklar ile arasında kaçınılmaz bir savaş olmalıydı.

Hemen ardından, beyaz ırkın üstünlüğü düşüncesinin gelişiminde ve Anglo-Sakson ırkının egemen gücünde rolü yadsınamayacak bir din adamı çıktı ortaya: Josiah Strong. Ve artık bir çığ haline gelen, duyulan o ortak nefretin esaretinde, bir kez olsun bile düşünmeden “Tanrı’nın izniyle onları yok etmeliyiz, kimse kuşku duyamaz ki ırklar arasındaki bu çatışma, en güçlülerin ayakta kalması ile sonuçlanacaktır”, deyiverdi!

Doğrudan üstün(!) bir ırk olan beyazların, siyahilere hayat hakkı dahi tanımamasına kadar varan tüm bu zehirli ve sapkın fikirler, geçmişten günümüze sayfama sığamayacak kadar süregeldi. Tabii, siyahilerin yanında özgürlük ve eşitliği savunan ve uğrunda onlar ile yaşamları boyu savaş veren, ırktan değil “insanlıktan” yana taraf olan pek çok beyaz da oldu. Fakat öte yandan, ileri gitmesi gereken dünya yıllarca yerinde saydığı için, teknolojik gelişmeler yaşanırken dahi türlü benzetmeler ile toplum içindeki “ırk ayrımı”, ilk günkü gibi canlı kalmayı başardı.

Bugün, Amerika’da çıkan protestolarla görüyoruz ki, Sanford Biggers’ın “arada kalanlar” olarak nitelediği toplumsal sorunların en yüz kızartıcısı olan ırkçılık, hala gün yüzüne çıkartılmayı ve herkes tarafından hep bir ağızdan bağırılarak dile getirilmeyi bekliyor; yani, herkesin farkında olduğu ve hep “içinden” konuştuğu özgürlük, eşitlik ve kardeşlik kavramları arasında yitip gitmek ve bir daha can yakmamak üzere çözümün içinde çözümsüzlüğünü yaşamaya devam ediyor.

Umarım, içinde bulunduğumuz yeni dünya, açtığı sonsuz kapının yanı sıra yeryüzüne o hep beklenen “insani” değişim ve gelişimleri de getirmeyi nihai olarak başarır ve güçlünün güçsüzü ezmediği, kimsenin kendini bir başkasından üstün görmediği farkındalıkları da sonunda bizlere sunar diyorum ve Bukowski’nin tam da baş köşemde duran sözüyle yazımı noktalıyorum:

“Hangi çiçek, diğerini ‘sarı açtı’ diye ayıplar?

Hangi kuş, ‘farklı ötünce’ diğerine yasak koyar?

Derisinden, dilinden ötürü öldürülüyor insanlar.

Ah insanlar! Her şeyi bulup kendini bulamayanlar...”

Sıradaki haber yükleniyor...
holder