Güneşin Oğlu: Gerçek mi, göreceli mi?

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Sanat dediğimiz kavram, her ne kadar ilk dönemlerinden itibaren özellikle sinema alanında sözlü kültür ile benliğini beslemeyi gayesi olarak benimsediyse de, ne yazık ki çoğu zaman kuramsal düzeyde kaldı ve hak ettiği derinliğe tam anlamıyla sahip olamadı.

Bu durum da, teknolojinin her an gelişmesi ve günümüzde insanlığın anlık yenilik ve değişimlere hızlıca adapte olabilmesi ile doruk noktasına ulaştı ve başta Türk sineması olmak üzere bugünün küresel film sektörü, sanat sineması ve popüler sinema olmak üzere iki uç noktadan değerlendirilmeye başlandı.

Sanat sineması izleyicilerini daha çok eğitip düşünmeye teşvik ederken popüler sinema, yalnızca güldürüden ve keyifli vakit geçirmekten ibaretti ve böylelikle gişeye sunulan filmler, sanatı bu yolda zıt yönlere sürükleyerek ilgili kültürün birleştirici gücünü genellikle es geçti.

Tam da bu sebeple şimdilerde atılmakta olduğum sinema sektöründe, izlediğim tüm yapıtlarda hep bu gücü aradım ve toplumun her kesimini tek bir noktada bütün yaparak aynı anda hem düşündürüp hem eğlendirebilmenin muhtemel olup olmadığını sorguladım. Bu belki mümkündü, fakat film yapımcıları ve yönetmenler bir noktada haklı olarak sıklıkla ticari kaygı güdüyor ve dolayısıyla çeşitli kavramsal bakış açılarından uzak kalmayı tercih ediyorlardı.

Bir başkası olabilmek

Ne zaman ki edebiyat dünyasından da hali hazırda aşina olduğum ve uzun yıllardır severek takip ettiğim Ah Muhsin Ünlü mahlaslı Onur Ünlü’nün sineması ile tanıştım ve bakış açısına az buçuk hakim oldum, işte o zaman çağdaş Türk sinemasında da benimsenecek türden bir “yenilikçi” akımın hayata geçirilebilir olduğunun farkına vardım.

Filmlerinde bilinci yüksek kültür ile popülere hakim kültürü kavuşturarak bir nevi “ara kültürü” yakalamayı başaran, yapıtlarını hayranlıkla takip ettiğim Onur Ünlü’nün, şüphesiz beni şu zamana dek en çok heyecanlandıran filmi Güneşin Oğlu’ndan bahsetmek istiyorum şimdi sizlere.

Çekimleri 2008 yılında oldukça kısa bir sürede tamamlanan, Onur Ünlü tarafından yazılıp yönetilen Güneşin Oğlu filmi, bir başkası olabilme ve absürt biçimde farklı bedenlerde yaşayabilme fikrinden yola çıkıyor ve uçsuz bucaksız “hayal gücünün” bizleri sınırlarla çizilemeyecek düzeyde sonsuzluğa ulaştırabildiğini bir kez daha kanıtlıyor.

Eserin açılış jeneriğinde bulunan “Biraz sonra izleyeceğiniz filmdeki olayların tamamı gerçeklere dayanmaktadır. Ancak ölenlerin hatırasına duyulan saygıdan dolayı kişi ve yer isimleri yer değiştirmiştir” ibaresi, öyledir ki şahsen benim film süregelmekte iken mutlak gerçeklik algımla oynamış, imkansızlıklar arasında imkan aratmış ve hakikat ile kurmaca arasında kısa bir süreliğine de olsa boşluğa düşmeme sebep olmuştu.

Ta ki, filmin başından sonuna değin bir türlü yüzünü göremediğimiz, devamlı ölüp yeniden dirilen yaşlıca Hamiyet Hanım’ın paradoksu gün batımına doğru çözülmeye başlarken gelen “... Sen buna ister inanırsın, ister inanmazsın” repliğine kadar!

Hikaye kısaca, emekli bir edebiyat öğretmeni olarak yıllardır her sabahına aynı uyanan Fikri Bey’in sonunda mucizelere inanmasıyla başlayan, tarihte görüp görülebilecek en büyük güneş tutulmasının gerçekleştiği “o olağanüstü günde” geçiyor. Tutulmayla birlikte kendisini devamlı bambaşka karakterlerin bedeninde bulan 58 yaşındaki Fikri Bey, başta güneşin oğlu olma fikrinden memnun kalmış olsa da, zamanla işlerin sarpa sarmasıyla birlikte gün bitmeden kendi bedenine dönmenin yollarını arıyor ve bu fantastik yolculukta birbirinden farklı yaşamlara -pek tabii kendisi gibi mağdur diğer ruhlar ile birlikte- “olabildiğince yakından” tanıklık ediyor.

“Hayatta duyduğum en büyük yalan, ‘gerçeğin görece olduğu’ yalanı. Neymiş efendim, gerçek güya kişiden kişiye göre değişirmiş. Herkes nasıl algılarsa öyle inanırmış! Halbuki mühim olan, nasıl algıladığımız değil; neyi algıladığımızdır! Mesela insanı düşünün; siz onu aptal olarak gördüğünüz için, aptal olarak düşündüğünüz anda gırtlağınıza kadar kibre batmışsınız demektir. Bunu nereden mi biliyorum? Ben o adamım. Aptal falan da değilim, sadece sizin kadar hızlı düşünemiyorum.”

Mizahi ve hicvi atmosferinin altında barındırdığı felsefi replikleri ve henüz izlemeyenlerin dahi bir yerlerde ufak bir kesitine mutlaka denk geldiğini düşündüğüm, Haluk Bilginer’in çatıda Ülkü Tamer’in şiirini hayran olunası performansı ile dillendirdiği meşhur sahnesi ile Güneşin Oğlu; hem gerçeklik algısını paramparça ederek absürtlükler karmaşası içinde insan beynini sorgulamaya sevk etmesiyle, hem de Bülent Emin Yarar, Köksal Engür, Özgü Namal ve Hümeyra gibi eşsiz oyuncuları da bir arada bulundurmasıyla bana kalırsa Türk sinemasının başlı başına en özgün işlerinden birini oluşturuyor.

Günümüz eğlence kültüründen beslenerek sektörleşen yerli film endüstrimizin arka saflarında yer almak durumunda kalan, çoğu zaman unutulan ya da es geçilen bağımsız filmlerimizin varoluşlarında barınan daha çok ve her kesimden zihni birden düşündürme, yaşamın ve ölümün aynı anda sahibi olan bizlere her koşulda kimliklerimizi ve yeryüzünü sorgulatma amaçlarını yerine getirebilmesi için mevcut popülerlik ile harmanlanması, kısacası arada kalanları kucaklaması gerekiyor.

Demem o ki, sinemamızın, cesaret isteyen bu yolda yalnız Güneşin Oğlu ile değil, eşsiz hayal gücünün ışığında şu zamana dek sunduğu tüm dizi ve filmleriyle başarıyla ilerleyen ve eminim ki başta bendeniz olmak üzere pek çok sanatseverin gönlüne taht kuran Onur Ünlü’nün muhakeme edici absürtlüğüne, yeniliğe ve çokça değişime ihtiyacı var.

Nihayetinde her gerçek, kalıplaşmak ve sınırlara bağlı kalmak zorunda değil; bu kez gerçek, bizim gerçekliğimiz olsun!

Yazarlarımızdan

Sıradaki haber yükleniyor...
holder