'Kayıp kıta Mu' varoluşumuzu mu temsil ediyor?

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

İnsan, varoluş karmaşası içinde sürdürdüğü asırlık hayatında gizemini koruyan mistik olaylara karşı merakını hep saklı tutar, öyle değil mi? Bir türlü doğruluğuna varılamayan çözümsüzlükler, nihai sonlarına kavuşamadıkça bizler için değerli olur ve aradan ne kadar zaman geçerse geçsin, destansı biçimde zihinlerimizdeki yerlerini korurlar. 

Tam da bu durumun üzerine, ismi muhtemelen şimdiye dek pek azımız tarafından duyulmuş olan 'okültizm', yani insanın doğa ile ilişkisini ele alan ve yaşama dair saklı öğretilerin gün yüzüne çıkması için insanlık adına çeşitli istatistikler sunan araştırma tekniği devreye giriyor.

Evrende bir zamanlar var olduğu rivayet edilen canlılara, olaylara, coğrafyalara ve tüm antik gizemlere ışık tutmayı hedefleyen bir sistem olan okültizm, insanlığın ilk yıllarından bu yana geçmişin izinde geleceği öngördü ve zaman içinde pek çok araştırmacı ve tarihçiye yol gösterici nitelikte bir gizli ilim oldu.

Öyle ki, vaktiyle Mustafa Kemal Atatürk dahi bilinmeyenin üzerine giden bu kavrama karşı merak besledi ve bir gün Türklerin kökenini tam anlamıyla ortaya çıkarabilmenin umuduyla okültizm çalışmaları yapmak üzere kendisi için donanımlı bir ekip bile oluşturdu. Gazinin emriyle birçok bilim insanı ve araştırmacı, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarından cumhuriyetin ilk yıllarına değin Türklük akımları üzerine yapılan tüm araştırmaları derleyerek çalışmalarına başladı.

1930 yılında Türk Tarih Kurumu’nun kurulmasına öncülük eden, geçmişin izini arayan bu seferberlik sonucunda konu hakkında sayısız zengin kaynak ve bilgiye ulaşılsa da, Türklerin nereden geldiği sorusuna bir türlü keskin bir yanıt bulunamadı. Fakat Atatürk pes etmedi ve eldeki kaynakları kullanarak tezlerine bizzat devam etti.

Derken, 1932’de Emekli General Tahsin Mayatepek Gazi’yi bir akşam ziyaret ettiği sırada konunun aralarında yeniden tartışmaya açılması üzerine kendisine Maya dili ile Türk dili arasındaki benzerliklerden ve “Mu” kıtası araştırmacısı olarak tanınan İngiliz Albay James Chruchward’ın vesilesiyle Hindistan’da bulunan tabletlerden söz etti. Duydukları karşısında gözlerinin yepyeni bir umut ışığıyla adeta ay gibi parladığını hayal ettiğim Atatürk, Chruchward’ı Ankara’ya davet etti.

Birkaç gün sonra Çankaya’da Atatürk ve Tahsin Bey ile yemek yiyen Chruchward, sohbet sırasında bulduğu tabletlerdeki yazılı dilin Antik Mayalara dayandığından ve üzerinde milattan önce 200 bin ila 70 bin yılları arasında Pasifik’te yer alan, Avustralya’dan biraz daha büyük “Mu” isminde bir kıtadan bahsedildiğinden söz etti. Ayrıca, koskoca bir 50 yılını bu araştırmaya adayan James Chruchward’ın teorisine göre, “Mu” kıtasında yaşayanlar yüksek bir medeniyete ulaştıktan sonra sel ya da tufan gibi bir doğal afet sonucu aniden yok olmuştu.

Gazi Mustafa Kemal, bunun üzerine yeni bir araştırma heyeti kurarak bahsi geçen kıta hakkındaki kitapların tercüme edilip incelenmesi emrini verdi. Bu kez her zamankinden temkinli gerçekleştirilen çalışmanın sonucunda, Atatürk’e sunulan metinlerde Mu kıtasının insanlığın ana vatanı olduğu ve Mu dili kökenli özel isim ve sıfatların öz Türkçe’ye yakın olduğu yazıyordu.

Tercümeler dışında elde edilen okültizme dayalı diğer bilgiler ise, tarihin kadim zamanlarında var olan, insanlığın elde edebileceği en yüksek uygarlık düzeyine ulaşmış Mu’nun çevresinin yavru kıta ve uygarlıklarla çevrili olduğundan bahsediyordu. Hatta, bu minik uygarlıklardan biri de, ilk kez yazar ve düşünür Eflatun’un kaleminde “milattan önce 9.500’de Batı Avrupa ve Afrika’nın birçok kısmını fethetmiş ve neredeyse Atina’yı da alacakken bir gecede okyanusa batmış bir uygarlık” olarak yerini alan, çoğumuzun namına aşina olduğu “Atlantis” idi.

Kısacası, antik çağda birçok filozofun ilgisini çeken, şimdilerde ütopyalarda barışçıl, özgürlükçü ve ideallerin kenti olarak anılan kayıp şehir Atlantis de insanlığın ve hatta muhtemelen insanlığın temeliyle doğrudan ilişkili olan Türklerin soyunu yaşatan Mu’nun bir parçası olarak öngörülmüştü.

Öte yandan, her iki uygarlıkta da kullanılan Maya dilinin öz Türkçe ile olan benzerliğini ve maya tabletlerini araştırmak ile yükümlü Tahsin Mayatepek önderliğindeki ekip, mevcut bilgilere bir yenisini ekledi ve Maya, Aztek ve İnka uygarlıklarının kullandıkları eşyaların Türklerinkine oldukça benzediğinin, dahası dönemin davul ve kalkanlarında kullanılmış olan ay ve yıldız sembollerinin altını çizdi.

Atatürk ise, çalışmanın başından beri benimsediği “Dünyada Türk’e yurtluk etmemiş bir anakara yoktur” düşüncesiyle tüm bu veriler ışığında hazırladığı Türk Tarih Tezi’nde Türklerin milattan önce 12 binlerde bir doğal afet sonucunda Pasifik Okyanusu’nda sulara gömülen kayıp kıta Mu’dan Orta Asya’ya göç ettiğini dile getirerek insanlığın varoluşunda mitolojik olarak yer alan kabilelerin bizlere öncülük ettiğini, dolayısıyla tarih sahnesinde açıkça ilk sıralarda yer aldığımızı vurgulamıştır.

Neticede, dünya tarihinin nerede başladığı, Türklerin Orta Asya’ya nereden ve nasıl geldikleri gibi sorular üzerinde duran, akademik ve bilimsel delillerle ayrıca desteklenmiş kapsamlı bir tez ortaya koyan Ulu Önder’in ne yazık ki bunu kitaplaştırmaya ömrü yetmedi.

Bir düşünün; sonsuz bir kudretle var olan yeryüzü, insanlığa ilk kez “Mu” isimli geniş bir kıtada kucak açıyor, kimileri tarafından “Platon’un kurgusu” olarak düşünülen, Mu’nun en değerli parçası Atlantis varoluşunda “bizlerden” izler taşıyor... Ne garip değil mi? Ve evet, varlıkları günümüzde hala tam anlamıyla açığa çıkarılamamış olsa da, mevcut bulgular bu iki destansı yerin bir zamanlar kısmen olduğuna işaret ediyor.

Bir gün hepimiz için Atatürk’ün yarım kalan hayalinin peşinden gidebilmeyi dilerim, zira varoluş, Sartre’ın da dediği gibi, insanın sıyrılamadığı bir doluluktur ve nasıl var olduğumuzu, köklerimizin nereden geldiğini bilmek, var ettiğimiz toplumlarda gelecekteki “gerçek bizleri” bulmamıza öncülük edecektir.

Yazarlarımızdan

06 Temmuz 2020, Pazartesi 07:09
06 Temmuz 2020, Pazartesi 07:00
Sıradaki haber yükleniyor...
holder