La Jetée: Hatıralara Esir Olmak

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

“Sıradan anları hatıralardan ayıran bir şey yoktur. Ne zaman ki o anların açtığı yaralar sızlar, işte o zaman hatıra değeri kazanırlar.”


Şu zamana kadar izlediğiniz tüm filmleri, etkisinde kaldığınız tüm kurguları unutun; zira sizlere geçmişten geleceğe, alıştıklarımızın bir hayli dışında bir yapımı tanıtacağım.


Vaktiyle üniversitede aldığım bir sinema dersim sırasında izlemeye fırsat bulduğum 1962 Fransa yapımı La Jetée için ilk seferde pek de ilgili olmadığımı, devamında adını dahi anımsamadığımı itiraf ediyorum.


Gecenin bir yarısı son derece sübjektif konular hakkında araştırma yapıp tipik bir genç birey gibi geçmişim, geleceğim ve bugünümü değerlendirmeye koyulurken yeniden rastladığım 28 dakikalık bu kısacık fotoroman filmi ikinci kez daha bir ciddiyetle izlemiş bulundum ve hakkında yazmam gerektiğini düşündüm.


Yalnız Fransız filmleri arasında değil, tüm dünya sineması içinde öncü rol üstlenen La Jetée, her ne kadar Terminatör ve 12 Maymun gibi kültleşmiş filmlerin gelecekte sessizce ilhamı olarak özellikle “sinemada zaman” kavramına bambaşka bir form kazandırmış olsa da, belki de hareketli görüntülerden ziyade sıralı fotoğraflardan bir hikaye oluşturmasıyla ne yazıktır ki günümüzde gölgede kalmıştır.


Buna rağmen yapıtı hangi zaman diliminde izlediğimiz pek de bir önem arz etmeksizin, filmin senarist ve yönetmeni Chris Marker’ın zaman ve mekan algılarımızı her koşulda alt üst etmeyi başarabildiği kanaatindeyim.


Şimdi, yazımda ilerleyip akabinde hızlıca filmi izleyince yorumlarıma hak vereceğinizi umarak biraz detaya iniyorum.


Düşünün ki, Üçüncü Dünya Savaşı sonrası Paris’teyiz; savaştan sağ kurtulan insanlar, yeraltında yeni bir dünya kurup burada korkuyla yaşamlarını devam ettirmeye çabalıyorlar. Yine de bu savaşın sonuçlarının, nükleer artıkların sadece “şimdilerini” değil, “geleceklerini” de tehdit ettiğinin farkındalar ve tam da bu sebeple geleceklerini kurtarmak için “geçmişlerinden” yardım almaya çalışıyorlar.


Zamanda yolculuk üzerine çeşitli deneyler gerçekleştiren bu kişiler, çalışmalarının son aşamasında aralarından savaş öncesi dönemden hatırladığı bir kadınla kurduğu saplantılı bağ gerekçesiyle Davos Hanich’i geleceği kurtaracak sistematik bir denek olarak seçtiklerinde bizler, çocukluğunda havaalanında gerçekleşen bir ölüm sahnesine tanık olan başrolümüzle denk geliyoruz.


Deneyler sırasında geçmişe gönderilen kahramanımız Davos, burada bir kadınla tanışıyor ve anlamsız şekilde yakınlık duyduğu bu kadınla geçirdiği tutku dolu bir zaman diliminin sonunda ona aşık oluyor ya da aslında başından beri hep ona aşık olduğunu fark ediyor.


Belirli bir süre daha kadınla görüşmeyi sürdüren denek, sonunda bilinçli olarak ait olduğu ana, yani kendi “şimdisine” döndürülüyor.


Geçmiş ile iletişim deneyleri nihai olarak başarıya erdiğinde bu kez Davos Hanich karakteri, bilim insanları tarafından geleceğe gönderiliyor. Davos, kısıtlı bir süreliğine bulunduğu bu gelecekte yeni insanlarla tanışıyor ve çok geçmeden anın değişimine adapte oluyor.


Sonunda şimdiki zamana döndüğünde, artık yeraltında yaşayan bu insanların ondan faydalanamadıkları için kendisini öldürme niyetinde olduklarının farkına varıyor ve kurtarılmak umuduyla gelecekte tanıştığı dostlarına yardım çağrısında bulunuyor. Bugününden geleceğine sesini duyurabildikleri ise, hazır bir elçi aracılığıyla Davos için güzel bir yer hazırladıklarını ve şayet isterse onu yanlarına alabileceklerini bildiriyorlar.


Geçmiş ile gelecek arasında örülen hayatında dünyayı kurtarabilecekken geçmişte tanıştığı ve aslında küçüklüğünde tanık olduğu ölümün bir parçası olan “o kadını” bir türlü hafızasından atamayan kahramanımız, gelecekten gelen bu teklifi kabul etmiyor ve geçmişine geri dönerek genişçe bir havaalanında büyük ümitlerle tekrar sevdiği kadına kucak açıyor.


Lakin tarih yine tekerrür ediyor ve tam da mutlu bir sona yaklaştığımızı düşünürken, müthiş bir yanılgı ile baş başa kalıyoruz.


Deneye hakim olan bir bilim insanı, sevdiği kadına ulaşmaya çalışan Davos’u “Zamandan kaçış yoktur” sözüyle öldürüyor ve böylece sonlanan hikayeyle birlikte, kendi ölümüne şahit olan bir çocuğun anısına mı, yoksa ölüm ile yaşam arasında sıkışıp kalan bir yetişkinin hikayesine mi şahit olduğumuzu bir türlü niteleyemiyoruz.


Travmatik bir çocukluk anısıyla başlayan; geçmişe, şimdiye ve geleceğe odaklanan ve sonunda hatıraların önemini sorgulatan bu yolculukta karakterin bedelini kendi hayatıyla ödemesiyle noktalanan filmde siyah ve beyaz fotoğraflar dış ses ile kusursuzca harmanlanırken öte yandan filmin içeriğinin de gerçek bir sanat oluşturduğu şüphesiz.


Geçmişi bugün, bugünü gelecek, geleceği de ütopya olarak betimleyen hikayenin, özellikle de seyirci karşısına çıktığı 1962 yılına göre zamanının ötesine geçebilen önemli bir bilimkurgu olduğu görüşündeyim.


Savaştan ziyade geçmişin masumiyetini, günümüzün vahşetini ve geleceğin belirsizliğini sorgulamaya fırsat tanıyan La Jetée, kısa filmlerin de etkileyici olabileceğini anımsamak için bir yarım saatinizi ayırmaya değer!






Yazarlarımızdan

Sıradaki haber yükleniyor...
holder