Şimdiki zamanın modern distopyası korona salgını mı?

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Ütopyalar, bizlere mümkün olamayacak güzellikte, kusursuz yeni dünyaların hayalini kurdurur, öyle değil mi? En şefkatli haliyle gerçekliğimizin ucundan bize kucak açan, ortak düşlerin ürünü kitapları okurken ya da filmleri izlerken “Dünya bu kadar sorunsuz olabilir mi?” diye düşünürüz fakat bir gün zıt kavramların “gerçekten” anlam kazanacağı hayatların ümidiyle yine de yola koyuluruz. 

Bir nevi, ütopyaların gizli hasretini yaşarız.

Değişim ve gelişim, düşlerimizdeki dünyada yükseliş çizgisinden sapmaz; kötüler muhakkak cezalandırılır, insanlar ve toplumlar arasında eşit bir yaşam döngüsü sürer, doğa ona sahip çıkan insanlığa ödül olarak dengesini korur, yeryüzündeki hiçbir canlı sağlığından ödün vermez ve eşsiz mutluluklar içinde hayat vakitlice devam eder.

Albert Camus’nün distopik “Veba” romanını hatırlayalım...

Bir de distopyalar vardır ki, işte onlar gerçeklikten kendilerine mutlak bir pay çıkarmış olanlardır. John Stuart Mill, insanların mevcut düzen üzerinden dünya ömrüne olabilecek en realist şekilde yaklaşması ve zamanın değerinin bir an önce farkına varıp bilinçli zihinlerle harekete geçmesi adına “distopya” kelimesini 19’uncu yüzyılın başlarında ilk kez ortaya atar.

Bir nevi, nefes aldığımız alana her koşulda saygı duymamız için, öğüt niteliğinde korku dolu alternatif senaryolar hazırlar.

Albert Camus’nün distopik “Veba” romanını hatırlayalım... Hızla yayılan salgın yüzünden karantinaya alınan bir kentte ölüm sayıları günden güne artıyor, insanlar hastalık korkusuyla birbirlerine yaklaşamıyor ve umut ile umutsuzluk arasında hastaneye mi kiliseye mi sığınacaklarına karar veremez hale geliyorlardı.

Tüm bunların sebebi, günün birinde farelerin lağım ve kalorifer dairelerinden çıkıp sokaklarda ölmeye başlaması ve kent sakinlerinin fare ölülerini toplarken onlardan mikrop kapması sonucu kara veba hastalığına yakalanmasından kaynaklanıyordu. Dahası bunların tamamı kurgu değil, aynı zamanda antik çağlara kadar uzanan koca bir dönemin korkunç gerçekliğiydi.

Fakat ortada bilinmez bir gerçeklik daha vardı: Son derece bulaşıcı ve öldürücü olan veba mikrobu İbn-i Sina’ya göre farelerden ziyade havanın bozulmasından, yani atmosferdeki kirliliğin sürekli artan bir değişikliğe uğramasından kaynaklanıyordu.

Aradan asırlar geçti ve sonunda 2018 yılında yapılan bilimsel çalışmalar da veba salgınının hayvan değil, insan kaynaklı olduğunu kanıtladı. Yani İbn-i Sina’nın tezi doğruydu. İnsan, doğaya zarar vermekten vazgeçmiyor ve böylelikle aslında ondan bir cevap alıyordu.

Bu yüzden, Camus’nün anlatımına benzer günler yaşadığımız şu dönemde korona virüsün ortaya çıkışında tek sebebin sadece Çinlilerin yediği vahşi hayvanlar olup olmadığını düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum.

Böyle devam edersek daha pek çok virüsle karşılaşırız

Çin, günümüzde en fazla çimento üreten ve tüketen, dolayısıyla en fazla yapılaşan ülkesi olma özelliğini taşıyor. Kısacası, karbon salınımının had safhada olduğu “gelişmiş” bir ülke olması dolayısıyla soluduğumuz bu ortak havaya en büyük zararı o veriyor gibi görünüyor. Ancak halihazırda atmosfere salınan emisyon miktarı ve iklim krizine karşı umursamazlık elbette oradakinden ibaret değil. Bu konuda Hindistan, ABD, İran ve Türkiye de listenin üst sıralarında yer alıyor.

Diğer yandan, ülkeler boyu sanayileşme uğrunda yapılan bu büyük yatırımlar, “Antroposen” olarak da anılan bu yeni çağda insanlar tarafından yeryüzüne uygulanan sonsuz müdahalelerin etkisinin en üst düzeye çıkmasıyla birlikte yaban hayvanlarının doğal yaşam alanlarına fazlasıyla girmemize sebep oluyor ve böylece aynı zamanda bünyelerinde çeşitli patojenler barındıran bu yabanilerle etkileşimimizi kolaylaştırıyor.

Açıkçası, bizlere her koşulda kucak açan doğa ana ve en az bizler kadar yaşamaya hakları olan diğer canlılar üzerinde fütursuzca uyguladığımız antroposentrik faaliyetlerimizi sorgulamayıp dünyanın dengesini bozmaya devam edersek, kapımızda evrimleşmek üzere bekleyen daha pek çok virüsle karşılaşma riskimizin bulunduğunu bilmeliyiz.

Salgın sona erdiğinde üzerinde hep birlikte nefes aldığımız bu ortak dünyamızda uzun, sağlıklı yeni günlere uyanabilmek için elimizden geldiğince seferber olmamız gerek. Örneğin başta yalnız kendimize değil, yaşayan her canlıya saygı duyarak, iklim krizinin bilincini hayatlarımıza taşıyarak ve bize ihtiyaç duymadan eşsiz bir düzenle var olmuş doğaya karşı eylemlerimizde merhamet duygusu barındırarak başlayabiliriz.

Ütopyalarda şahit olduğumuz o sevgi dolu dünyaları inşa etmek inanın o kadar da zor değil!

Yazarlarımızdan

27 Mayıs 2020, Çarşamba 08:42
27 Mayıs 2020, Çarşamba 08:35
27 Mayıs 2020, Çarşamba 07:38
Sıradaki haber yükleniyor...
holder