Büyük Britanya'nın ekose toprakları: İskoçya

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Seyahat eden şu biricik yazarınızın notlarını iyi takip ediyorsanız, geçtiğimiz hafta detaylı bir Londra turu yaptığımızı hatırlayacaksınız. Eh, buralara kadar gelmişken neden bir trene atlayıp Ada’nın daha da kuzeyine; ekose topraklara gitmiyoruz? Londra Kings Cross ya da Euston tren istasyonundan, şanslıysanız 50 pound civarına bir bilet bulabilir ve aktarmasız beş saatlik nefis bir tren yolculuğuyla Edinburgh Waverley istasyonuna varabilirsiniz. Tarihi efsanelerle dolu, erkekleri etekli, kahvaltıları ciğerli, kan sosisli, yazarları şairleri pek bir kasvetli İskoçya’dayız bu hafta. Bakalım gayda, neye fayda?

‘THE ROCK’

İskoç bir yazar, başkent Edinburgh’yı tasvir ederken “Duvarların konuştuğu şehir burası, masalların dile geldiği şehir” demiş. J. K. Rowling’in dünyaca ünlü ‘büyüklere masalı’ ‘Harry Potter’ serisinin çoğunu bu şehirde yazdığını da düşünürsek, havasında suyunda bir ilham var Edinburgh’nın. Nasıl olmasın? Na-sıl ol-ma-sın? Öncelikle Edinburgh Kalesi, namıdiğer ‘The Rock’tan başlayalım. Komple kayadan bir tepenin üzerine konuşlandırılmış masalsı yapı öyle büyülü bir havaya sahip ki; şöyle dibinde durup izleseniz, üç mistik roman yazıp kenara koyarsınız.

Ben buraya şehir merkezinden, kalenin kuzey eteklerinde kalan Queen Street Gardens’ın içinden geçerek ulaşmanızı tavsiye derim. Büyük St. Cuthbert Kilisesi ve mezarlığının arasından uzayan merdivenleri kullanarak, yarım saatlik bir tırmanışla kaleye varabilirsiniz. Tırmanırken arkanıza bakıp bakıp bu özel şehrin tadına varabilirsiniz. Bu noktada mevsimsel bir tavsiye yapmadan geçmeyeyim: Mümkünse İskoçya’ya sonbaharda gidiniz.

Ağaçlara düşen kahverengi, sarı ve kırmızının tonları; bir şehrin ruhunu bu kadar mı tamamlar? Neyse; gelelim kaleye, girelim müzelere… Edinburgh Kalesi’nin içinde, tarihin içindeymişsiniz gibi bir yolculuk yapacaksınız. Bence Grand Hall’dan başlayın ki o etkileyici ilk vuruşunu yapsın size kale… Kraliyet ailesine ikametgah olduktan sonra hapishane olarak da kullanılmış olan yapının altında, koridorlar ve zindanlar var.

Turistler için hazırlanmış mizansenlerde dönemin ceza sistemine içiniz acıyarak şahit oluyorsunuz. Kale burçlarından her akşamüzeri saat 16:00’da yapılan top atışı da hayli turistik. Boş top kovanını tutan askerle hatıra fotoğrafı çektirmek, gezinizin en büyük hatıralarından biri olur. 

HER ŞEY GÖRÜNDÜĞÜ GİBİ OLMAYABİLİR

Edinburgh Kalesi’ndeki top atışı sırasında ‘Çok Gezenti’nin anonsunu yapıyordum. Asker emeklisi topçu dahil etrafımdaki turistlerin bana garip garip baktığını hatırlıyorum. “You, Turkish?” dedi bizi izleyen gruptan, kızıl kafalı olan bir tanesi. Nereden bildiniz, diye sordum İngilizce. O da gülümseyen taklit Türkçesiyle “You talk, TABİİ TABİİ” dedi… Yabancılar, yani bize yabancılar, Türkçeyi kullandığımız yinelemelerden çıkarıyorlarmış.

Taklidimizi yaparken de onları kullanarak yapıyorlar. Mesela biz, arkadaş arasında muhabbette; Arapçayı taklit ederken illa ki “Vallah haciii, yallah yallah” falan deriz, değil mi? Alman taklidi yaparken “Yaa ihh möhte ayne köfte” falan… Fiks menü espriler yani… İşte bir yabancı da bizim taklidimizi yaparken önce “Tamam tamam”, “Tabii tabii” ya da “Hadi hadi” gibi yinelemelerimizi kullanır. Tecrübelerimle sabittir efendim. Tamam tamam, kalede iki üç saatimizi geçirdikten sonra, üst kapıdan şehre çıkalım artık.

Castlehill Caddesi’ndeyiz! Ve karşımızda Camera Obscura var. Camera Obscura, size önemle tavsiye edeceğim, eğlenceli duraklama noktalarından biridir. ‘İllüzyon Dünyası’ adıyla hizmet veren bina, mekanik eğlenceler konusunda aşmıştır. Başka yerlerde de ufak tefek benzerlerini gördüm ama Edinburgh’daki Camera Obscura; ışık oyunlarıyla, ayna prizmalarıyla (dev kaleydoskoplar), basit malzemelerden yapılmış tarihi oyuncaklarıyla ve tepesindeki mekanik şehir teleskopuyla, kesinlikle gezmeniz gereken bir bina. Çoğu yerde “Bende astigmat mı başladı?” diye düşünebilirsiniz. Gözlerinizin ayarlarıyla oynamayınız.

ASİLLER YOLU VE KARMAŞIK BİR KAHVALTI

Çocuklar gibi şen olarak Camera Obscura’dan çıktık. Solumuzda bir 200 metre ötede, yine mutlaka görmeniz ve en azından bir yarım saat yaşamanız gereken Victoria Street var. Benim tüm dünya yolları arasında en favori caddelerimden biridir burası. Yapı olarak; Bristol’daki Clifton sıra evlerinin iç bükey görüntüsünü andıran, çok özel bir atmosfer.

Benim için, kafelerinden birinde oturup bir çay içiniz ve sultana üzümlü scones yiyiniz efendim. Yeri gelmişken; evet Ada’nın mutfağı fazla özel değildir ama İskoçların kahvaltılarına hiç mi hiç katlanamayabilirsiniz. Tabağınızın içinde blood sosisten akan siyah kan, kara kara ezme ciğerler, ballı çörekler ile birbirine yakıştırılan kırmızı fasulyeler derken; açık söyleyeyim İskoçların damak tadına ayak uyduracak az kişi çıkacaktır.

Yıkılın siz scones’a! Haydi haydi, geri dönelim, görecek daha çok yer var… Bir buçuk kilometrelik Kraliyet Caddesi’ndeyiz şimdi. Burası Edinburgh Kalesi’nden Kraliçe’nin yazlık malikanesine kadar uzanan ünlü ‘Royal Mile’. Adından da anlaşılacağı üzere, yıllar boyu soyluların yürüyüş hattı olmuş bir cadde. “Kendi soyumuza kurban” deyip aynı rotadan seğirtmeye başlıyoruz. Şık mağazalar, ünlü sanatçıların ve devlet adamlarının heykelleri, kafanızı uzattığınızda ancak kafanızı uzatacak kadar dar olduğunu fark ettiğiniz gizemli sokaklar…

Pek çoğu artık kütüphane ya da kafe olarak kullanılan kiliseler de var. İstatistikler, tüm Britanya’da en çok ‘ihtiyaç fazlası’ kilisenin Edinburgh’da olduğunu söylüyor. Ve yolun sonunda, İngiltere Kraliçesi ve ailesinin hâlâ kullandığı iki yazlık sarayından biri olan, büyük bir malikane var. Ön bahçedeki Queen’s Gallery binası ziyarete açıktır ama 17:00’de kapanır.

NERELERE TAKILIYORLAR?

Şüphesizdir ki İskoçya’nın her yerinde olduğu gibi Edinburgh’da da halk, iş dönüşünde ve hafta sonları, yoğun biçimde pub’lara takılır. Milli içecekleri zaten viski ve siyah biradır. Hal böyleyken, müdavimlik kavramının hayli yaygın olduğu tarihi mekanlarda sosyalleşmeleri de keyifli görünür. Royal Mile’da ve High Street’te bu mekanlardan bolca var. World’s End ve kapısındaki saatiyle turistleri de bolca çeken Toolboth Tavernası bunların en ünlülerinden.

Koca bir kiliseyi, muhtemelen “Bu da fazla bize” diye, The Hub adlı bir kafe-sergi salonu yapmışlar; orayı da mutlaka görmelisiniz. Adam Smith’in ünlü heykelinin de bulunduğu High Street’teki St. Giles Katedrali’nin küçük meydanı, bence şehrin de en etkileyici noktalarından biri. Buradaki The Real Mary Kings sokağı, darlığıyla sizi hayrete düşürecek. Merkez Tren İstasyonu’ndan çıkıp South Bridge/Güney Köprüsü’nü geçerek ulaşacağınız Old Town, sizi bu özel alanlarla karşılayacaktır zaten.

St. Giles’in gotik çatısına dikkat ediniz; taç yapısı dikkate değerdir. Ve lütfen İskoç Ulusal Müzesi’ne de girin. Müzeye giriş ücretsiz. Hayatımda gördüğüm en teferruatlı ve ama biletsiz müzedir. İskoçya tarihinden günlük hayat kullanımlarını ve teknolojik gelişmeleri gözler önüne seriyor. Çıkışta bağış kabul ediyorlar ama vermeyin. Size ne? Brexit yaparken düşüneceklerdi onu!

ETEKLERİN RÜZGARDA UÇUŞURKEN

İskoç tulumu olan gaydanın müziğini; başkentin en önemli anıtı olan, ünlü yazarları Sir Walter Scott için yaptırdıkları sipsivri ve çok meşhur ‘The Scott Monument’ın hemen yanındaki seyir terasında dinleyebilirsiniz. İnce ses, Kraliçe Bahçeleri’nin tablo misali manzarasını izlerken illa kulağınıza gelecektir zaten. Birçok yabancı belgeselde ‘şehrin ikonu’ olarak gösterilen ‘Gaydacı Ağabey’e selamlarımı söyleyin, daha içli çalar. (Çekim yapıp yapıp bahşiş vermemiştim, bayağı kızmıştı.) Hey, durun durun!

Bir kilt kiralamadan; Arnavut kaldırımı sokaklarda o ekoseli etekle hatıra pozunuzu vermeden mi gideceksiniz buradan? “Erkekler günlük hayatta kullanıyor mu?” diye soracak olursanız; birkaç yaşlı amcada gördüm. Bazı okullarda erkek çocukların formaları da etekli ve tabii ki özel günlerde; mezuniyetlerde, özellikle de düğünlerde damatlar kilt giyiyor.

Hikayesi de şu; yıllar önce ava çıkan soylu erkeklerin at üstünde durmalarına, sülün peşinde koşmalarına rahatlık sağlıyormuş bu etekler. Eh, pahalı pantolonlarını çamur içinde kalmaktan da kurtarıyormuş tabii… Bizim gözümüzde bu eteği popüler yapan, ülkesinin özgürlüğü adına verdiği mücadelesiyle İskoç efsanesi olan William Wallace’ın adını, burada anmadan geçmeyelim.

ŞU ‘CANAVAR’ MESELESİ!

İskoçya’yı; şehriyle, sokağıyla, binasıyla, yemeğiyle tanımak için elbette ki Edinburgh ilk tercih edilecek seçenek olacaktır ama bu ülkenin muhteşem de bir doğası var. Ada’nın kuzeyine hakim yemyeşil topraklarını, denize uçurumdan baktığınız falez kıyılarını, muhteşem göllerini, saman damlı köy evlerini ve çayırlarında koşturan şişman Shetland kuzularını nasıl es geçebiliriz? Başkentten, Highlands’ın merkezi Inverness’e trenle dört saatte gidebilirsiniz. Hayatınızın en keyifli tren yolculuklarından biri olacaktır bu.

5000 yılı aşan tarihiyle Inverness, yine masal kitaplarından fırlamış gibi bir şehir. Buranın farklı bir şöhreti de var ki, beni çeken önemli bir sebep de bu olmuştu zaten. Televizyon işi dedikoduları sever. Çocukluğumdan beri duyduğum Loch Ness canavarı Nessie’yi konu etmeye gelmiştim. Şehri ikiye bölen Ness Gölü, gördüğüm debisi en yüksek nehirdi. Gürül gürül aktığı hat bolunca o kadar güzel parklar, kafeler ve yolun hemen arkasında suya bakan o kadar güzel oteller vardı ki…

Birleşik Krallık şartlarına göre de fiyatları hayli uygundu. Misal, Glen Mhor isimli oteli, romantik bir tatil için kesinlikle tavsiye ederim. Inverness şehrinde çok özel bir kapalı çarşı da var: Victorian Market. Bu tarihi çarşıda; kafeler, sebze meyve tezgahları ve birçok özel hediyelik eşyayı bulabilirsiniz. Evet ‘canavar sektörü’ bu şehrin gelişmesinde en büyük rolü oynamış.

1934’te bölgeyi ziyaret eden Londralı bir doktorun çektiği fotoğraftaki karaltı (muhtemelen bir sığır) tarihe ‘Loch Ness Canavarı’ olarak geçmiş. Turizm almış yürümüş; onlar da hiç ilişmemişler. İşte bu özelliğiyle ünlü Ness Gölü, merkez otogarından otobüsle iki saat sürüyor. Canavarı bulamadan dönseniz bile, yol boyu ve ‘göl boyu’ bütün manzaralar yanınıza kâr kalacak güzellikte. 

Yazarlarımızdan

Sıradaki haber yükleniyor...
holder