Doğunun en batılısı: Şanghay

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Yıl 2014. Çok Gezenti televizyon projemiz oluşma aşamasında. Bulduğumuz promosyon bilet şansı ile Şanghay’a uçuyor ve programımız için kameranın kayıt tuşuna ilk kez burada basıyoruz… Gördüklerimize hayret etmemiz, heyecanımız, seyirciye de geçmiş olmalı ki, program ondan sonra 6 yıl daha sürüyor… İşte o uğurlu ve heyecan verici Şanghay! Ekonomisiyle, insanının hızı, tansiyonu ve şıklığıyla, araçlarıyla, binalarıyla, mutfağıyla “doğunun en batılısı” Şanghay.

BİR KOŞUŞTURMANIN İÇİNE DÜŞMEK…

Şanghay Hongqiao Tren İstasyonu’nda iniyoruz ve taksi kuyruğuna giriyoruz. Merkezi 5 milyon, çevresiyle birlikte toplam 25 milyonluk bir şehir bizi bekliyor. Shangai “deniz üzerinde” anlamına geliyor. Yangtze Nehri’nin denizle buluştuğu deltaya kurulan şehrin pek çok yeri dolgu üzerine inşa edilmiş. Burası dünyanın “en geniş” şehri unvanını elinde bulunduruyor. Genişler aynı zamanda. Rahatlar yani.

Uluslararası şirketler yüzünden, hemen herkes İngilizce biliyor. Kalacak yer pahalı. Yemekleri ise çok tatlı. Kanton mutfaklarından, Çin Mandarin mutfağından farklı olarak, pek çok şeyi şekere bulayıp ya da şeker sürüp pişiriyorlar, tüketiyorlar… Bu haliyle bu mutfak bana pekala uyuyor tabii.

Burası Çin’in daha modern ve batıya dönük yüzü olduğu için; dev dev gökdelenlerin altında karakteristik yaşam alanları, tapınaklar, evler ve dükkanlar bulsanız da, görüntü daha ziyade bir New York havası. Ünlü “Eski Pazar” bölgesine ve tek tük kalmış bazı eski mahallelere gitmediğiniz sürece, Şanghay’da hep “yeniyi” göreceksiniz.

HER YOL BUND’A ÇIKAR 

Bund bölgesi gezmeye başladığımız yerdi. Şehre yeni gelen her turist de böyle yapıyor zaten. Zhongshan Caddesi’ndeyiz. Karşı kıyının ışıkları buradan seyrediliyor geceleri. Gezi tekneleri de buradan kalkıyor. Işıklı bir nehir turu, Şanghay’ın olmazsa olmazı! Ayıptır söylemesi otelimiz de bu turistik ve manzarası pek artistik Bund semtinde. Lüks restoranların mahallesinde, önünde Boğa olan ünlü Borsa Binası’nın hemen yanındayız. Nehrin şehirde kıvrımını aldığı noktada, karşı yakanın ışıklı gökdelenlerinin; ünlü Televizyon Kulesi olan Doğu’nun İncisi’nin mesela, pırıl pırıl parladığı açıdayız…

1900’lerin başında, Sovyetler’le aynı “kıtlık” durumlarına düşmemek için Çin yönetimi; HongKong ve Şanghay’ın yüzünü biraz daha batıya çevirmiş (ayaklanmalardan da korkarak biraz sence) buralara batılı yatırımcıların şirket açmasını, gökdelen dikmesini olası kılmışlar… Sıkıntıdaki halka bolca iş imkanı sağlamışlar… O gün bugündür, özellikle bu iki şehir; genişlemiş ve yukarıya doğru yükselmiş!

Işıl ışıl gökdelenler bir New York’ta bir Los Angles’ta bile bu kadar yoğunlukta değil. Neyse; bizim işimiz önce, şehrin gerçek ruhuyla ilgilenmek. Her zaman öyle olmuştur. “Sonradan gelme zengin şirketin dev kulesini görmeden önce illa ki Çin tarihinden gelen eski pazarını görmeliyim” diye düşünüyor, kentin arka mahallelerini hedefliyorum… Kentlerde yaşananları kronolojik sırayla algılamak; anlamakta kolaylık sağlıyor.

Zaten geliyorsun dünyanın bir ucuna; hemen “Şangay Tower budur, 130 katlıdır, petrol şirketleri vardır” diye girersen işe, sonradan ördeğinin “derisi neden şekerle kızartılmış, bu kırmızı meyveler ne işe yararmış” falan; şirazenden kayar gider… Adım adım tanımak şart. En eskiden, en yeniye… Mavi brandalı çek çek taksimizle 20 Amerikan dolarına karşılık bir paraya anlaştığımızı hatırlıyorum. 25-30 dakikalık bir çekilme mesafesindeki Yuyuan Bahçeleri bölgesine gidiyoruz.

Çekicimize (şoför) nazik İngilizce anlatımlarından dolayı 5 dolar da ben bahşiş verdim, haritalarımızı açtık, şimdilik diyeyim yemek tezgahlarına takılmadan, Yuyuan Eski Çarşı’ya doğru yürüyüşe geçtik… Çok ilginç, Uzakdoğu’nun çok yerinde çekime toleranslı olmalarına rağmen, burada fotoğrafa bile karşı çıkıyorlardı. Sanırım, göç alan büyük şehirde olan – hani belki de izinsiz yaşayan ve çalışan- taşralı satıcılardı bunlar… Dayak yemedik ama gözleriyle bayağı bir hırpalamışlardı bizi.

Bu arada, Çin ellerinde bizim gibi beyaz-esmer karışımı, bizim tipli turist pek yoktu diyebilirim. Bu konuda bir maceramızı anlatmadan geçemem. Karım Seda, güzeldir. Allah’ı var güzel kadındır şimdi… Yanında taşıdığı fotoğrafçısına (ben) yurtdışındaki gezilerde bol bol fotoğrafını çektirdiği için, güne başlarken de giyim kuşamına hayli ihtimam gösterir.

Takar takıştırır, yapar yakıştırır, öyle başlar gezi gününe... Tamam Avrupa’da Amerika’da bu tiplerden çok var ama Çin civarlarında pek görmedilerse demek; koca koca teyzeler ona nasıl bakıyorlar, nasıl bakıyorlar anlatamam… Erkekler değil. Buda’ları var şimdi, haklarını yiyemem; Çinli erkeklerin öyle “kız keseyim, kadın tavlayayım” kabalığında bakışlarına rastlamadım.

Onların gıcıklığı sağı solu kameraya çeken bana! Seda’nın başındaki bela ise tamamen yaşlı teyzeler. Yolda bakmalarına alışmaya başlamıştık da artık birkaç dükkanın içinde, bu kadınlar bizimkini sıkıştırıp orasını burasını ellemeye başlayınca “YUH” dedim! Oğluna kız bakıyorsan Çin Hamamına git teyze! (Fin Hamamı mıydı o?) Elleme! EL-LE-MEEE! Hadi dağılın ablam tamam!... Seda sıcak çay dök şunların üstüne! Aaa!

ESKİ PAZAR TAM BİR GÜN YER

Yuyuan Old Bazaar. Yüzlerce sokağın oluşturduğu; aslında yeni restore edilmiş binaları olan ama yapılanlarla ve satılanlarla kesinlikle Çin karakterini taşıyan, harika bir alandayız. İlk göze çarpan dükkanlar “Çay salonları”… Yemeklerini yemeyecek olabilirsiniz ama mutlaka bir çay salonunu ziyaret edin; en az yüz çeşit çaydan bir tanesini seçin, üst katta bir masaya yerleşin, çayınızı süzgecinizde demleyin ve ılık ılık içerken aşağıyı izleyin…

Kırmızı kırmızı Çin fenerlerinin arasında, bir oraya bir buraya dolaşan insanlar, restoranlardan çıkan dumanlar, en çok da buharda pişen dimsum’lardan çıkanlar… En sevdiğim yiyecekler! İçi karides ve sebze dolgulu haşlanmış pirinç nişastalı mantılar… Yerken etrafı izliyorum: Krepon kağıdı alanın tamamını ele geçirmiş; hayvan maketleri, ejderhalar, bin bir çeşit fenerler, süslemeler…

Bağıra çağıra konuşan halk, mallarını pazarlayan satıcılar (aralarında Maraş Dondurmacımız bile var) Şekerleme satıcıları o kadar çok çok ki… Her şeyi karamel şekere buluyorlar, kazanlara atıyorlar, kırmızı pembe boyalar katıyorlar, mis kokularını savura savura çıkarıp tezgahlara seriyor, duvarlara asıyorlar…

Şanghay mutfağının (Hu Mutfağı) en önemli özelliği; besinlerin kırmızılığı pembeliği ve parlaklığıdır zaten. Bir müddet sonra pazarın orta yerinde tek boynuzlu pembe midilliler, pembe filler uçuşacak sanıyorum. Hipnotize oluyorum resmen… Bambaşka bir dünyadasınız, tadını çıkarın.  

ZAMAN İNSANLAR GİBİ… HIZLI!

Şanghay Hancity Fashion Center, ülkenin belki de en ucuz çakma pazarı, şehre gelen turistlerin önemli duraklarından biri. Çakma işinin merkezi Tayvan’dır biliyorsunuz. Şanghay’daki bu pazar da bir minik Tayvan’ı burada yaşatıyor sanki… İş hanı 6-7 katlı ve her katında tıkış tıkış en az 50 tane dükkan var. Dev bir taklitçilik merkezi. Adidas’ın Addidas olduğu bir dünya.

Özellikle de elektronik eşya, hiçbir yerde bu kadar ucuzunu görmedim. Ama almaya cesaret edemiyorsunuz tabii… O elmasında ısırık olmayan IPhone, eve dönünce bozulursa, bir o kadar da tamir parası vereceksiniz çünkü. Yine de şöyle söyleyeyim, Seda nefis bir Uzakdoğu pardösüsünü, 5.000 lira fiyat çekilmesine rağmen, 250 lira gibi bir fiyata almıştı. (Onlara 50 liraya geliyorsa demek.) Tıpkı Hindistan’daki gibi, 5.000 dedi, 250 lira veririz dedik ve yürüyüp gittik… 3 kat aşağıda yakaladı bizi. Yemek, alışveriş, evine işine koşturanları izlemek… zamanın su gibi akıp gittiği bir şehir Şanghay.

Bizim de zamanımız kısıtlı, çok yer görmeye çok şey bulmaya bilmeye çalışıyoruz ama buranın zamanı sanki, hani contası gevşemiş musluktan akar gibi, sadece musluğun ucundan değil, kenarlarından, arkasından, dibinden de sızdırıyor... Ne zaman aktı gitti de bitti şu beş günümüz, hayret ediyoruz. Peki depodakini kullansak? Efendim, o da mı bitti? Ama bize "günlerce yeter” demişlerdi o depo için… Ah Uzakdoğu, hep böyle yapıyorsun. Seni yöneticiye şikayet edeceğim! Tutamıyoruz Şanghay’ı…

Şanghay şehrinin kalbi “Pedastrian Street”, adı göreviyle müsemma “Yürüyüş Caddesi” burası. İki kilometreye yakın bu aşırı kalabalık ve aşırı renkli caddeyi, bizim şimdiki Beyoğlu’nun güzeli gibi düşünün. Eski Beyoğlu gibi yani. Bizimkinin iki kilometre kadar ucunda, sonunda, nasıl “Tünel” varsa, bu caddenin sonunda da People’s Square – Halk Meydanı durağı yer alıyor. Bütün ucuz, pahalı mağazalar, acı tatlı yemekler, sokak çalgıcısıdır, tramvayıdır; şehre Çin tadını Çin dokusunu veren her şeyi bu uzun caddede bulacaksınız.

Hatırlıyorum, yine 1940’ler 50’ler tarzı, sapasağlam dev bir binanın altındaki Starbucks’ta oturduk (amaaan, içkim yok kumarım yok!) alışık olduğumuz o kahvenin tadından, günlük enerjimizi alıyorken, bir yandan da yürüyüş caddesinden gelip geçen insanları izliyoruz. Önümüzde neredeyse bir dolu gün daha vardı ama o an dolaşmayı bırakmaya karar verdik işte. Belki karşı tarafa, iş merkezi Pudong’a gitmedik, belki rıhtımını, Doğu Çin Denizi’ni görmedik… Ama hislerim bazı yerlerde bazı anları yaşayınca, ayaklarıma “dur” diyor.

İçime dolanların üzerine başka şey koyarsam zehirleneceğimi hissediyorum. Kötü anlamda bir şey değil bu. Hani bazen “yeme artık, şeker zehirlenmesi yaşayacaksın” deriz ya, şakayla karışık, ben de seyahatlerde bazen öyle “yaşam zehirlenmesi” yaşayacak oluyorum… O noktada duruyorum. “Şanghay’ın şu binasını da görmesen olur yani” diyorum. Buraya bu ruhla hatırlamak istiyorum. 

GECE VE ŞANGHAY

Günün ortasında karımla Bund’daki otelimize dönüyoruz, el ele tutuşup belki bir daha göremeyeceğimiz bu ışıltılı manzaraya, daha bir dikkatli, daha bir hissederek bakıyoruz. Turist gibi değil orada yaşayan biri gibi bakıyoruz şimdi Şanghay’a, uzun uzun bakıyoruz… Bugün işi olmayan bir Şanghaylı gibi bakıyoruz… Gece çökerken, karşı kıyının Lego gibi görünün gökdelenleri üzerine lazer yazılar düşmeye başlıyor…

Hong Kong’da görmüştük benzerini, büyüleniyoruz. Elektronik markaların isimleri, spor malzemelerinin amblemleri, süper kahramanların lazerden yansıyan anime yüzleri, penceremizden geçiyor… Perdelerimiz ardına kadar açık, yatağımızda oturmuş, izliyoruz… Çok hafif bir yağmur düşmeye başlıyor… Görüntü şimdi daha da parlak.

Camdaki damlacıklar şehrin ışıklı manzarasına minik mercekler misali renk katıyorlar… Duygularımızı birbirimize tarif edemiyoruz. Yeterli kelimeleri bulamıyoruz. Dev bir gökdelenin üzerinde önce Çince harfler, sonra kıpkırmızı “LOVE” yazısı geçiyor… 

Yazarlarımızdan

Sıradaki haber yükleniyor...
holder