Havalı bir şehir: Zürih

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Yaşlı kadının tek gözüne iliştirdiği cam gözlük, fal taşı gibi açılmış o gözden pıt diye düşüyor… Zaten sert olan hatlarına gelen demir testeresi sertliği ve büyük bir öfkeyle odada çınlayan sesi:  

“Adelhayddd! Bu? Bu nedir böyle? Bu… bu ekmekler… Offf… Ne kokusu bu? Küf bu! Adelhayd ne yaptın sen?” 

O saçma Alman ismini asla kabullenmemiş olan Heidi, yere saçılan ekmekleri nasıl toplayacağını bilemeden, bir yandan korku, bir yandan o sabah yine ekmeğini yememiş olmasının verdiği güçsüzlükle; bayıldı bayılacak… Mürebbiyesi Bayan Roternmayer hızlı adımlarla geliyor… Toplamak için ekmeklerin üzerine eğilirken, Heidi gözlerinden sel gibi boşanan yaşlarla haykırıyor: “Durun! Peter’in ekmekleri onlar, dağlara dönünce dedemin çobanı Peter’e vereceğim onları. Yapmayın! Atmayın!!!” Heidi hıçkıra hıçkıra ağlıyor…

O anda Kırklareli Yayla Mahallesi’nde eski, Rum’dan kalma bir evin salonunda, televizyonun üç adım önünde bağdaş kurup oturmuş olan küçük bir çocukta da, o Heidi’yi izleyip, ağlıyor… Hem nasıl bir ağlıyor, nasıl bir ağlıyor, sormayın… Heidi mi daha çok ağladı, karşısında izleyen ben mi, bilmiyorum. Yarışırız.

Hafta içi, saat 17:00’de açılan dönemin tek kanalı TRT, hafta sonları daha erken açılıyordu ve yayın bazen Guliver’in Seyahatleri’yle bazen de Heidi ile başlıyordu. Her iki çizgi film de benim için bambaşka bir dünyaydı. Takvimler 1977 yılını gösteriyordu. Heidi ile aşağı yukarı aynı yaştaydık. İsviçre Alplerini Heidi ile tanımıştım ve hayran kalmıştım. 

PAHALI VE HAVALI

Çok Gezenti programımızın pandemiden önceki son çekimlerini İsviçre’de yapmıştık. Virüsü oradan aldığımı düşünmüyorum ama İsviçre bende maddi- manevi, derin izler bıraktı… Özellikle de “maddi”… Evet, pahalı falan diyoruz ama cebinizi kontrol edebiliyorsanız, otobanında yol alırken bile bu kadar güzel manzaraları izleyebileceğiniz bir ülke daha yok. Resmî adıyla İsviçre Konfederasyonu olan ülke, otoritelerin merkezi Bern’le birlikte 26 kantondan oluşan 9 milyon nüfuslu bir federal cumhuriyet. 60’larda ve 70’lerde gelip vatandaş olmuş göçmeni de bu nüfus içinde hayli fazla yer tutuyor.

Az önce bahsettiğim yıllarda, mahallemize sadece yazları gelen birkaç ailenin İsviçre’de çalışıp yaşadıklarını hatırlıyorum mesela... Konfederasyonun uzun bir tarafsızlık tarihi var. 1815’ten bu yana uluslararası bir savaş durumu olmamış ve 2002 yılına kadar da Birleşmiş Milletler’e katılmamışlar… (Katılan ülkeler sanki bütün dünyaya barış dağıttılar da…)

İsviçre, topraklarının büyük bölümünde yer alan Alp Dağları sayesinde kış sporlarının da merkezi olmuş. Orta Avrupa'da yer alan büyük dağ silsilesi Alpler; İsviçre, Kuzey İtalya ve Fransa'nın büyük bölümünde görülür. Avusturya'nın hemen hepsini kaplar ve Almanya'nın güneyine kadar uzanır. Birçok kasaba, şehir ve göl; Alp dağlarını fon alarak, Orta Avrupa’ya harika manzaralar armağan eder… Bunların başında da “İsviçre” gelir.

EN PAHALI 3 BAŞKENTTEN BİRİ

2019 yılı Ocak ayının sonu… Zürih havalimanına indiğimiz gibi kiraladığımız araçla, otelimize ilerliyoruz… Otelimiz, derken, “kutucuğumuz” demek daha doğru olur sanırım. İsviçre gezimizde merkez alacağımız Zürih’teki otelimiz, geceliği 50 Euro’ya bulabildiğimiz tek konaklama tesisiydi. 10-12 metrekare bir odası olan Easy Hotel; ucuz havayolu olmasıyla ünlenen Easy Jet firmasının “akıllı” otelidir.

Resepsiyonu yoktur, kapıdaki makineye rezervasyon şifresini girer, elektronik kartınızı alır, odanıza çıkarsınız… 6 gün için yapılan iki büyük valizi açıp bu odaya yerleşmemiz imkansıza yakın olmuştu. Bir buçuk valizin sahibi karım Seda sadece kombinlerinin şallarını koymak için mevcut dolabın yarısını kaplayınca “amaaan boşver” diyerek valizlerde yaşamaya karar verdik. Kabus görür de yatakta hızla dönerseniz, eliniz otelin dışına çıkar, öyle söyleyeyim! En fazla hazır ol vaziyetinde uyuyacağız. 50 santimetrekarelik dolabıma da artık kahvaltıdan çaldığım beyaz ekmekleri koyarım...

Zira İsviçre’den ayrılmadan Heidi’nin dedesinin dağ köyüne de gideceğiz. Haftaya da birer ikişer saatlik yol mesafesi olan günübirlik İsviçre turlarımızdan iki örnek şehri anlatacağım sizlere. Sanat kenti Basel ve rüya kenti Luzern… Sonunda da dünyanın en küçük ülkelerinden Lihtenştayn ve Heidi’nin (yazarının) memleketi “Maienfeld” var.

ZÜRİH SOKAKLARINDA…

“Aaa şuraya bak adamlar nasıl güzel yapmış.” “Yok artık kruvasanın fiyatı bu kadarsa yemeği kaça yiyeceğiz biz.” “Menüdeki fondü fiyatı 35 Frank mı, yoksa yorgunluktan halüsinasyon mu görüyorum” diye diye, İsviçre’nin en büyük kenti Zürih’i tanıma turlarına başladık...

Otelimizin, merkez tren istasyona ve oradan başlayan geniş cadde Bahnhof Strasse’ye 15 dakika yürüme mesafesinde olduğunu anlıyoruz. Kenar semtlerini ve endüstri bölgelerini saymazsak, İsviçre’nin en büyük şehri olan Zürih için “yürüyerek gezilebilecek bir şehir” diyebiliriz. En azından taksi ve otobüs masrafı yok diye rahatız. Ama başımıza gelecek diğer şeylerden de habersiziz tabii. Mesela; Zürih şehri pek bir zengin pek bir medeni ya, diğer pek çok Avrupa şehrinden daha sakin vakit geçiririz, istirahat ederiz sanıyorken; otelimizin dibindeki kilisenin zangocunun işine bu kadar aşık olduğunu tahmin edemiyoruz.

Bir iki kere çek ipini, git, değil mi? Yook. O çanı her saat başı 15 dakika çalmadan bırakmadı. Merkez tren istasyonundan çıkan Bahnhof Strasse; Lowen Platz’dan geçen Lowen Caddesi ve paralelindeki Renn sokağı; alışveriş için hem havalı hem hesaplı mağazaların olduğu mekanlar diyebilirim. Bir tür “Zürih çarşısı”… Günlük hayat; yemek içmek ve hatta market çok pahalıyken; uygun fiyatlara giyim kuşam ve elektronik eşya bulmanız olası. “Bizim paramızın değeri düşük diye bize pahalı geliyor” meselesinin bu ülkede geçerli olduğunu düşünmüyorum.

Zira manavlarda pazarlarda bütün meyvelerin sebzelerin fiyatları 500gr üzerinden yazılmış. Elma, muz, taneyle. Üzüm, salkımla. Yani belli ki hayat orada yaşayanlar için de pahalı.  

ŞEHİR İÇİNDE DEV BİR GÖL

Bu Avrupa şehrinin de en büyük avantajı “su”. Limmat nehri şehri ikiye bölüyor ve haritalarda “Zurichsee” yazan ama aslında bir göl olan Zürih Gölü’ne kavuşuyor. Pek çok güzel yapı, pek çok turistik atraksiyon yine bu su hattında yer alıyor.

Mesela nehre uzanan kemerleriyle çok ilginç bir yapıya sahip olan Wasserkirsche’yi (Su Kilisesi) mutlaka görmelisiniz. Hem Prediger Kilisesi (bunun içindeki org da inanılmaz) hem St.Jacob, St.Peter ve St.Anton Kiliseleri, hem de Fraumünster katedrali, fazlaca ihtişamlı saat kuleleriyle ünlü. İsviçreliler çan kulelerine illa dev bir saat de kondurmuşlar.

Saatçilik memleketi sonuçta. Hamurlarında var. Küçük şehirleri gezerken kullandığımız taktikle geziyoruz Zürih’i de… Öyle “ilk 10”, “görülmesi gereken 20” sıralaması falan yapmadan; güzel sokağını, şirin meydanını, şehre bakan tepesini hep “göz yordamıyla” bularak geziyoruz… Yine de bir “başlangıç tüyosu” istiyorsanız; Lindenhof Strasse’den çıkıp Lindenhof Park’a ulaşarak, şehre ilk tepeden bakışınızı yapar, gezme planınızı, yönünüzü ona göre ayarlarsınız. Buradan manzara ef-sa-ne! 

YEMEK SORUNUNU ÇÖZMEK

Yalan yok, Zürih bize bayağı bir pahalı geldi ve bütçemizi öyle “yöresel yemeğe ayıralım” falan da diyemedik… Bir fondü o zamanın parasıyla 250- 300 liraya geliyordu düşünün. Sarımsaklı ekmeği ya da eti sıcak peynire buluyorsun sonuçta. Cüzdanı bırakmaya gerek var mı bunun için?

Ben de çok az yaptığım bir şeyi yaparak, oraya özgü yemekleri falan aramadan, Türk dönercisine daldım. Bir tür börek var buradaki Türklerin uydurduğu; pide börek arası bir şey. Kol böreği şeklinde yuvarlak ve kesilerek büyük bir tabak içinde servis ediliyor. Üzerine de yine o yoğurtlu naneli sosu koyuyorlar... Avrupa’daki Türk büfeleri bunu hep yapıyor!

Sanırım şehirlerindeki Türklere ve turist Türklere hitap ederken, yerli halkın damak tadına da yaklaşabilmek için… İsviçre’deki Türk böreğinden Almanya’daki Türk lahmacununa, Londra’daki dürüm dönerine kadar; hepsinin üzerinde o naneli yoğurt sosu koyuyorlar… Bir de o kadar hızlı hareket ediyor ki gurbetçi büfeci kardeşlerimiz; kalabalıktan sıkılmış, işini yetiştirmeye çalışan Karadenizli ustayı düşünün:

Hop hop hop pişirdim, kestim, koydum, içine patatesini, hoooop yoğurtlu sosunu daaa… Daha siz “aaaabi dur” diyemeden, 100 lira verdiğiniz bir tabak böreğiniz artık naneli yoğurt soslu oluyor. Niederdorf Caddesi’ni, onu kesen Brunn Sokağı’nı ve kavuştukları Stussihof Meydanı’nı, uygun yemek için öneririm… Paranıza kıyarsanız fondüyü de buradaki Hotel Adler’in restoranında yiyebilirsiniz. 

ZÜRİH’TE GÖRMEDEN DÖNMEYİN

Daha önceki kaynaklarda sadece 'Zürih Kilisesi' olarak tanımlanan bina, 'Grossmünster' yani Büyük Manastır adının 14.yüzyılda almış. Bu isim onu, Limmat nehrinin karşı kıyısında kalan ve kendisinden daha küçük olan Fraumünster ile ayrıştırabilmek için 1322 yılında ortaya atılmış.

Müzik okulu, Latin dili okulu ve teoloji akademisi görevlerini de yürüten kilise binası 1833'de kurulan Zürih Üniversitesi’nin çekirdeğini oluşturmuş. Burası Zürih’in en büyük ve en önemli tarihi yapısı. Bina 1849'da geçirdiği bir dizi inşaatla neo-romantik tarzda yeniden inşa edilmiş. İki adet altıgen kulesinin boyları 64 metre… Dev bronz kapısı, 1950 yılında ünlü sanatçı Otto Münch tarafından tasarlanmış. Manastırın iç mekanı oldukça sade.

Zürih Grossmünster’i mutlaka görün. Oradan kafanızı kaldırıp nehre doğru baktığınızda, şehrin önemli tarihi-dini yapılarının çevrenizde, görüş mesafenizde sıralandığını göreceksiniz… 

Şehir içi seyahatimizi Zürih Gölü’nün kıyısındaki yürüyüş yolunda, elimize kadar gelen martılara yem vererek bitiriyoruz. 3-4 kilometre boyunca uzanan bu huzurlu yürüyüş yolunun başında, geniş bir meydanda yükselen Zürih Opera ve Balesi binasını da görmenizi isterim. Sonrasında zaten göl kenarında, saatleriniz geçecektir… Haftaya Alplerde buluşmak üzere… 

Yazarlarımızdan

25 Eylül 2021, Cumartesi 07:01
25 Eylül 2021, Cumartesi 07:00
25 Eylül 2021, Cumartesi 07:00
Sıradaki haber yükleniyor...
holder