Havası da cool kendisi de: Berlin

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Bu hafta Avrupa’nın en "cool" şehirdeyiz efendim! Havasının serinliği gibi, kendisi de üzerindeki “cool” olma sıfatını sonuna kadar hak eden bir şehir. Almanya’nın başkenti Berlin’i yakından tanımaya ne dersiniz? Burası küllerinden doğan bir şehir... Burası, soğuk savaşın yarattığı ama çok sıcak renklere sahip, gerçekten çok farklı bir şehir.

BERLİN’DE GÖRMEDEN GEÇMEMENİZ GEREKENLER

Müzeleriyle, parklarıyla, bit pazarlarıyla, birbirinden ilginç binaları ve nefis kafeleriyle; bu güzel başkentte – üşenmedim saydım- 50’den fazla etkinlik noktası bulunuyor… Brandenburg Kapısı, Zafer Sütunu, Alexanderplatz TV kulesi; elbette ki Berlin’in klasikleri arasında…

Sanat eseri niteliğindeki Berlin Katedrali, müzeler bölgesinin hemen yanında. Müzeler adasında, birbirinden değerli parçaların sergilendiği müzeler; mesela bir Bergama müzesi, görmeden dönmemeniz gereken yerlerden… Doğu Bloğu zamanından kalma eserleri; o zamanı anlatan galerileri ve duvar resimlerini görünce de çok şaşıracaksınız…

Özellikle eski Berlin Duvarı kalıntıları üzerine yapılmış olan grafittilerle oluşturulmuş 1,5 kilometrelik açık hava galerisi East Side Gallery’e bayılacaksınız. Alman Parlamento binasının cam kubbesinden şehri izlemek de ayrı bir zevk olacak sizin için.

ALEXANDERPLATZ’DAN BAŞLAMALI 

Berlin “turistik hayatının” merkezi; Potsdamerplatz, Alexanderplatz ve cam kubbeli Parlamento Sarayı’nın arasında kalan üçgen alandır. Nüfusu 3,5 milyona yaklaşan şehrin görülmesi gereken noktalarının yarısından çoğu, bu iki ünlü meydanı birbirine bağlayan Unter Der Linder Bulvarı üzerinde ve çevresindedir. Gelin biz de gezmemize, şehrin simgesi olan dev televizyon kulesinin de bulunduğu Alexanderplatz’dan başlayalım.

1969’da tamamlanan 370 metrelik kule, dünyadaki örnekleri arasında en ünlü olanıdır belki de… Kulenin etrafında hızla akan “yerel” hayata dikkat buyurmanızı öneririm. Meydanın U-Bahn istasyonu (metro durağı) ile Klosterstrasse istasyonu arasında kalan bölgede güzel restoranlar ve mağazalar vardır. Öğlen yemeği ve günlük alışveriş için bu bölgeyi tavsiye edebilirim.

Ünlü şehir market alanı Hankescher Markt’a da yakınsınız; yürüyerek 15 dakikada ulaşabilirsiniz… Burası çok keyifli bir kafe ve dinlence bölgesidir, ıskalamayın. TV Kulesinin tepesine çıkıp etrafı izlemeye gerek var mı? Hayır. Bu deneyiminizi Berliner Dom’un tepesine saklayın.

BERLİNER DOM’DAN MÜZELER ADASI’NA 

Berlin’in en çok ziyaret edilen noktalarından biri şüphesiz ki Berliner Dom yani Berlin Katedrali. Almanya’daki Protestan kiliselerinin başı konumunda olan yapı, her yıl binlerce turisti ağırlıyor; konserlere ve törenlere ev sahipliği yapıyor. Barok’tan gotiğe birçok üslubun karışımı olan bu yapı, 1400’lü yıllarda küçük bir kilise olarak inşa edilmiş; 1905’teki inşaatla günümüzdeki haline gelmiş.

Katedralin altında Hohenzollern Hanedanı üyelerine ait mezarlar bulunuyor, üzerinde ise 100 metreyi aşan bir yüksekliği çıkarak ulaşacağınız muhteşem kubbe zirvesi var! İşte altınızda Mitte Semti müzeleri, karşınızda ünlü televizyon kulesi… Müzeler Adası denen bölgede 5 tane çok özel müze faaliyet gösteriyor. Altes Müzesi burada açılan ilk kültürel tesis ve müzelerin en önemlilerinden biri.

Bode Müzesi dış yapısıyla da göz doldururken, eminim en çok merak edeceğiniz Bergama Müzesi /Pergamonmuseum içinde Bergama’dan buralara (satılarak) getirilen Zeus Sunağı’nı ve ünlü İştar Kapısı’nı barındırıyor. Benim 2008 ve 2018’deki iki gidişimde de müze kısmi restorasyondaydı; oralara kadar giremedim. Sanırım bizim coğrafyadan gelen eserler utanmışlar; beni görmek istemiyorlar!

BERLİN AYISI VE SPREE KIYISI

Mitte Bölgesi’nin müzelerinden ayrılmadan, Spree Nehri’nin hemen kıyısında, gezi teknelerinin kalktığı noktada yer alan DDR Müzesine özel bir yer açmak isterim. Doğu Almanya-Batı Almanya yakın tarihinin eşyalarını, araçlarını, evlerinin içindeki oda düzenlemelerine kadar gezip inceleyebileceğiniz harika bir müzedir. Girişler hep bir 10-15 Euro arasıdır tabii… Şehre indiğiniz gibi bir turistik müze kartı (Berlin Welcome Card) sorun mutlaka. İç mekan gezmeyi seven biriyseniz, mutlaka çok daha hesaplı olacaktır.

Gelelim Berlin’in sembolü “Ayı” kardeşe… Brandenburg ve Prusya Hanedanlıklarının kartal figürüyle birlikte; ilk kez 1280’de yapılmış bir mühürde görülen ayı sembolü; gücü, savaşçılığı ve büyüklüğü simgeliyor. Pençelerinin de koruyuculuğuna inanılıyor. Almancada ayı “Bär” diye yazılıyor “Beer” diye okunuyor, bu anlamıyla Berlin’e isim kaynağı olduğu da rivayet ediliyor... Başkentin en ünlü turistik etkinliklerinden birinin; ülkenin yönetildiği bina olan Parlamento’nun biletli gezi turuna katılmak olması da ilginçtir.

Bulunduğunuz yer ciddi bir yer olduğundan dolayı, önceden resmi sitesinden girip, pasaport numaralı, bol sorulu bir form doldurmanız gerekiyor, bilginiz olsun. Ancak turun sonunda kıvrıla kıvrıla çıkacağınız o modern mimari şaheseri cam kubbenin içinde olmanın heyecanı, bütün bu formalitelere değecektir. Hitler’in bir dönem el koyduğu 1894 yapımı bina, bu cam kubbe dahil eklemelerle, 1999’da yeni Parlamento binası olarak hizmete açılmış. 

BRANDENBURG KAPISINA DAYANIYORUZ

Parlamento Sarayı’nın arkası kıvrıla kıvrıla akan Spree Nehri kıyılarına, önü ise Brandenburg Kapısı’na açılır... Şehrin en gözde sosyal alanı olan Tiergarten da bu semttedir. Dev parkta Berlinliler; yazın sporla piknikle, kışın romantik yürüyüşlerle hoşça vakit geçirirler. Parkın diğer ucu taa Ku’dam denen ünlü caddeye kadar uzanır (birazdan anlatacağım) ki bu çıkışta yine turistlerin gözdesi, Berlin Hayvanat Bahçesi yer almaktadır.

Neyse, biz henüz o tarafa uzanmadan, şehrin bir diğer simgesi olan Brandenburg Kapısı’yla ilgili kısa bilgi edinelim: Prusya Kralı 3.Friedrich’in emriyle 1788-1791 yılları arasında inşa edilmiş olan yapı, 26 metre yüksekliğe sahiptir. Almanya’da Neo-Klasik mimariyle inşa edilmiş ilk yapı olan kapı, iki sıra halinde dizilmiş 12 sütun ile desteklenmiştir.

Yapının üst kısmında bulunan Quadriga isimli heykel 1793’te kapıya yerleştirilmiş, 1806’da Napolyon’un Berlin’i ele geçirmesi sonucunda Paris’e taşınmış, 1814’te Fransızların aldığı yenilgi sonrasında geri getirilerek, eski yerine yerleştirilmiştir. Heinrich Strack tarafından tasarlanmış olan zafer kolonu ise kapının 500 metre kadar ötesinde dimdik durmakta, turistlerin ilgisini beklemektedir. En tepedeki, zafer tanrıçası Victoria’yı temsil eden bronz heykel, kolonun şöhretlisidir. Avrupa’nın en renkli yürüyüşleri, festivalleri bu aradaki “Strasse 17Juni”de yapılır. Pandemisiz günlerde tabii. 

BİR CADDE, BİR DUVAR, BİR DE “KIRIK” KİLİSE 

Berlin’e ilk kez, dostum Cenk üniversiteden sonra oraya taşınınca gitmiştim. Onda kalırken bana “hadi Kudama gidelim, Kudama gidelim” falan diyor; ben de diyorum ki “neden argo konuşuyorsun?” “Ku’dam” Kurfürstendam adlı uzun alışveriş caddesinin kısa adıymış. Dev alışveriş merkezlerini, butikleri ve restoranları burada bulacaksınız. En ünlü sokak simidi (Pretzel) fırınları, kek ve pasta dükkanları hep bu hareketli Ku’dam caddesindedir…

Bir de çok güzel bir özelliği; festivallerde, bayramlarda, yılbaşı öncesi günlerde, tenteli pazarlar ve ünlü “Christmast Markt”lar hep burada kurulur. Ku’dam üzerinde illa ki kendinize göre bir lezzet, bir etkinlik bulursunuz. Tam da orada ucu kırık bir kilise göreceksiniz; şaşırmayın! Ben, ucunu turistler için “cep telefonu kadrajına sığsın diye” kırdıklarını iddia etmiştim ama sanırım espri fazla ince kaçmıştı; o dönem çok gülünmemişti… Savaş bombalarıyla kırılan kilisenin ucu, savaşlar unutulmasın fikriyle; o halde bırakılmış.

Keiser Wilhelm Kilisesi’ni mutlaka görmelisiniz. Yanındaki yeni kilisenin modern mimarisi ve iç mekanının masmavi ışıklı ambiyansı; az rastlanır cinstendir. Elbette ki Berlin’de tam bir gününüzü de “duvar günü” olarak ayıracaksınız… Sovyetler Birliği kontrolündeki Doğa Almanya ile batının Almanya’sını ayıran duvarın 1989’da yıkılmasının ardından (bu “uzun hikayeyi” orada araştırırsınız eminim) bu yıkık duvarın önemli noktalarını gezmek; Berlin’in olmazsa olmazıdır. Biz son gidişimizde Mauer Park yakınındaki, ilk duvar inşaatının bulunduğu Bernoer Caddesi’nden başlamış; Ağustos 1961’de kapatılan metro hattını, ikmal noktası olmasına izin verilen geçiş noktalarını, kademeli olarak örülen engelleri, telleri, kontrollerde yaşananların anıtlarını ve yazıtlarını, adım adım incelemiş ve hayli “dolmuştuk”…

Duvar konusunda turistlerin göz bebeği olan yer; “Check Point Charlie”dir… Filmlerden falan bilirsiniz; Charlie, havacılıkta ve askeri kodlamalarda “C”nin açılımıdır. Doğu Batı geçişindeki en önemli üç kontrol noktasından biri olan bu yerde, şimdi turist olarak “ben buradaydım” fotoğrafı çektiriyorsunuz. Bölgede “iki ülkeli Almanya’yı” anlatan bolca müze, galeri ve duvar resmi var.

Koch Strasse yazılı U-bahn durağında inip, hepsini kontrol edebilirsiniz. Duvar günü akşamımızı ise Ostbahnhof İstasyonu’nda inerek ulaşacağınız East Side Galeri’deki grafittilere bakarak geçirmelisiniz. 1,5 kilometre duvar üzerine 200 sanatçının duvar resimleri… Dünyada eşi benzeri olmayan bir sanat sıçraması… Duvara sıçraması. Müthiş. 

BERLİN’DEN SON NOTLAR

Friedrichshain bölgesi merkeze biraz uzaktır. Ama yer altı metrosuyla 20 dakikada gidersiniz. Doğu tarafının mücevheri olan bu mahalle “trend” tabir edilen mekanlara, ikinci el pazarlara, nefis “brunch” kafelerine ve bol yeşilli parklara sahip olmasından mütevellit; şimdilerde Berliner tayfasının göz bebeğidir. Hele hele Boxhagener Platz’ındaki ikinci el pazarı… Ah tezgahlarında ne hikayeler taşır ah… Hafta içi bu meydanda organik sebze meyve tenteleri bulacaksınız.

Ama Pazar günleri kurulan antika ve ikinci el eşya pazarını mutlaka görmelisiniz. Uygun otel arıyorsanız yine dış semtlerden Charlottenburg’u tercih ediniz. Burası çok nefis ve temiz otellerle doludur. Zaten Charlottenburg her yere alt ve üst metrosu olan çok merkezi ve hareketli bir semttir. Yemek için burada bulunan -yön cihazınıza yazıp buluverin- Schnitzelei Restoran’daki şnitzeller, Avusturya’dakileri bile dize getirir! Son not: Berin’in en ünlü sokak lezzeti, bizden bir lezzet seçilir hep… Kruezberg’deki (Türk mahallesidir) küçük bir döner arabası, kuyruklara doymamaktadır.

Ama kuyruklar ziyadesiyle doymaktadır! Mehringdamm istasyonunda indiğiniz gibi karşınıza çıkacak “Gemuse Kebap”a mutlaka uğramalısınız. Ben baştan bu kelimeyi, Mustafa Gümüşe şeklinde, mesela, kurucusu olan kişinin soyadı sanıyordum… Meğerse “Gemuse”, “sebzeli” manasındaymış. İşletenler yine Türk tabii. Ben böyle dolu, böyle şişman bir dürüm görmedim. Afiyet oldu, ne diyeyim.

Yazarlarımızdan

Sıradaki haber yükleniyor...
holder