İsviçre Alpleri ve Lihtenştayn

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Geçen hafta İsviçre’nin en büyük ve hareketli kenti; pek çok kişi tarafından da başkenti sanılan kenti, “Zürih”i gezmiştik… Bu hafta sonu ise Zürih’e birer ikişer saatlik yol mesafesinde olan, mis gibi dağ havalı İsviçre şehirlerini turlayacağız. Sanat kenti Basel ve rüya kenti Luzern’e uğrayacak, Heidi’nin memleketi Maienfeld”i keşfedecek ve dünyanın en küçük ülkelerinden Lihtenştayn’da turumuzu sonlandıracağız.

BİR SANAT ŞEHRİ: BASEL

Basel İsviçre'nin en kalabalık üçüncü şehri. Bu nüfusta, ekonomisinin oldukça hareketli olmasından dolayı aldığı göçlerin de büyük etkisi var… Ren Nehri’nin getirdiği hareketlilik ve zenginlikler Basel’i çağlar boyu güçlü ve varlıklı kılmış. Basel bu hareketi kesinlikle “sanatta da” yaşıyor. Ülkenin belki de en sanatsever şehri burası. Özellikle şehir merkezinde, nehre paralel konumlanmış müzeler bölgesinde, birbirinden önemli sanat binaları ve galerileri bulunuyor. Binalar da önlerindeki alanlar da gerçekten göz alıcı.

Özellikle Güzel Sanatlar müzesi, çocukların oldukça ilgisini çeken Kağıt ve Baskı Müzesi ile Barfüsser Platz’daki oyuncak müzesi ve oyuncak müzesinin hemen karşısında bir kilisenin içine yerleştirilmiş dev Tarih Müzesi; estetik ve sanat dolu anlar geçirtmeye aday. Şehrin en şirin en keyifli yerinin Barfüsser Platz olduğunu söyleyebilirim. Hem Avrupa mutfağının (pahalı) hem fastfood dükkanlarının (onlar da pahalı) hem de tüm tramvay ve otobüs hatlarının kesişim alanı burası…

Tepelerindeki üniversite kompleksinin nefis bir görseli var, tarihi pub binaları yine harika görüntü veriyor, yeri geliyor çiçek pazarı kuruluyor, festivaller düzenleniyor; ünlü Belediye Sarayı’nın bulunduğu Markt Platz’a da buradan yürüyerek 15 dakikada iniliyor... İki meydan arasındaki yolda en ünlü uluslararası markaların mağazaları var. Bolca çikolatacı ve wafflecı da var. (evet onlar da pahalı)

TURİSTE BİR RAHATLAMA GELİYOR…

Otobüs ve tramvay demişken; Basel’de, tüm seyahatlerim içinde bir ilke şahit oldum. Sıkı durun: Basel tüm İsviçre gibi pahalı amaaa “toplu ulaşım” turiste bedavaaa! Evet, hangi otelde yer ayırtmış olursanız olun, kayıt için pasaportunuzu verdiğinizde, size çıkış gününüze kadar geçerli olan bir harita ve ucunda kuponunu veriyorlar. Kuponu yırtın, cüzdanınıza koyun ve sadece ilk kullandığınızda, araç içindeki makineye zımbalatın. Sonrasında yanınızda taşımanız ve sorarlarsa göstermeniz yeterli.

İn bin, in bin; sıfır Frank... Ne diyorduk; Markt Platz’ın şanı şöhreti aslında meydandaki kırmızı Belediye Binası’ndan geliyor. 500 yıllık yapı şehir yönetimi için hala aktif olarak kullanılıyor. 1520’lerde boyanan duvar süslemeleri ve resimler gerçekten hayranlık uyandırıcı. Dışı nispeten sade görünen binanın avlusuna mutlaka girin; duvarlar ve kemerlerinin altı bir açık hava müzesi adeta. Bazı odalarını da -içlerinde o an belediye toplantıları yoksa- gezebiliyorsunuz.

Bina içi süslemelerinin ve eşyalarının çok değerli olanları Ren’in öbür yakasında, yeni Güzel Sanatlar Galerisi olan “Kunstmuseum”daki özel bir salonda sergileniyormuş. Ben bir Münih’teki Belediye Binası’na (Rathaus) hayran kalmıştım, bir de buna… Meydandan ayrılıp, sağımızda Belediye Sarayı kalmak suretiyle, soldan ilk sokaktan yukarıya tırmanıyor ve döneminde tüccarların şehre giriş yaptığı en önemli kapı “Spalentor”u bulmaya doğru yol alıyoruz.

Tarihi kapı Spalentor gerçekten etkileyici bir görüntü veriyor. Şehrin tam ortasında bir masal şatosu gibi. Onu fotoğraflayıp, hemen arkasındaki yoldan Basel Üniversitesi’nin Ziraat bölümü gibi bir bölümünün bitki yetiştirme alanından geçiyor, kış bahçelerinde yetiştirilen ilginç kaktüslere ayak üstü hayret ediyoruz.

Hazır hayretlere doyamamışken 200 metre aşağıdaki Basel Katedrali’nin dev yapısına da bir hayret kondurup, şehrin iki yakasının manzarasını görmek için Ren Nehri üzerindeki Wettstein Köprüsü’ne çıkıyoruz... Sevdik seni Basel!

HAYDİ DAĞLARIN ETEKLERİNDE BİR CENNETE…

Mevsim soğuk ama biz bulutsuz açık hava bulma konusunda oldukça şanslıyız. Basel’den bir gün sonra İsviçre’nin en güzel manzaralı en masal kitabı şehri Luzern’e doğru yol alırken, güneş iyiden iyiye kendini gösteriyor… Daha şehre varmadan, göl kıyısına ulaştığımız andan itibaren “yok burası gerçek değil, kartpostal” diyorum. “Kartpostal” biraz eski bir tabir mi oldu yine?

Gençler için şöyle çevireyim: “Yok burası gerçek değil, Windows masaüstü…” Dört Orman Gölü olarak İsviçre’nin tam ortasında duran bu göl, yüzölçümü olarak ülkenin dördüncü büyük gölü. Etrafındaki tren hatları ve karayollarından harika manzaralar sunan bir oluşum. Otoyolda bulduğunuz her sapaktan hafif sola birer ikişer kilometre tırmanıp tepelerden aşağıya baksanız, bütün gün o yollarda geçer zaten. Ama ne köyler! Ama ne manzaralar! Hayatımda bu kadar şanslı dağ keçileri görmedim.

Kendimizi toparlıyor, küçük fotoğraf molalarımıza bir dur diyor, tabelaları takip ede ede Luzern’e varıyoruz. Merkez Tren İstasyonunu merkez alın; hemen yanındaki küçük limana yanaşan teknelere ve martılarının şarkılarıyla minik minik dalgalanan Luzern Gölü’ne, arkasında yükselen Pilatus Dağı’yla birlikte aldığı o tablo gibi görüntüye, şöyle bir bakın…

ŞAPEL’E AYRI BİR YER…

Şimdi sizi Luzern’in hatta belki de İsviçre’nin en ilginç köprüsüyle tanıştıracağım: Şapel Köprüsü (Kapellbrücke). Masalsı ahşap yapı, Reuss Nehri’nin Luzern Gölü’ne döküldüğü noktaya, 1333 yılında yapılmış. Tek kuleli köprünün şehri savunmak için yapıldığı tarihe not düşülmüş. Artık gelen tehdit ne kadar cılızsa oralarda- silah gücü nasıl düşükse o çağlarda- savunma için tek kuleli ahşap bir köprü bile yetiyormuş demek.

Köprü sonradan 17.yüzyılda, tavanlarına çizilen minik tablolarla o kadar hoş bir hale gelmiş ki… Sırf bu köprüyü görmek için Luzern’e gider miydim? Giderdim. Bu anlar paha biçilmez çünkü. Dünyanın bu armağanları; isterseniz elinizi uzatıp alabilmeniz, kendi armağanınız yapabilmeniz için sizi bekliyor!

Savaşta ölen askerleri için yaptırdıkları “taşa oyulmuş dev aslan figürü”, restore edilmiş eski İsviçre evleri ve 360 derece Panoramik Görüntü Müzesi ile 1639’da şehre hakim bir tepeye kurulmuş olan St.Leodegar Kilisesi; şehrin diğer görülesi yerlerinden… Çarşı Pazar gezerken göreceğiniz İsviçre Saati dükkanlarına da mutlaka uğrayın derim. Bunlar ahşap işçiliğinin harika örnekleri; bir masal şehrin masal kitapların fırlamış guguklu saatleri.

KAYAK DEDİLER, GELDİK

Dünyanın en küçük ülkelerinden Lihtenştayn’a doğru, dev dağların gölgesinde ilerlerken; yörenin birkaç önemli “dağ turizmi” noktası hakkında bilgi vereyim: En yakın büyük şehir Luzern’e 45 dakikalık tren yolculuğuyla ulaşılan Engelberg; hem yol boyunca sunduğu manzaralarla hem de oradan iki teleferik aktarmayla çıkılan Titlis dağı imkanıyla, turistlerin çokça tercih ettikleri bir rota.

Tren ve teleferik dahil kombine tur masrafının 150 Frank’ı bulduğunu belirteyim. “Beni teleferik tutar” diye binmedim. (Ki tutmaz. Ama ortamlarda öyle bilinsin) Engelberg’de ucuz bir konaklama bulduysanız; hem kayak imkanları hem manzara huzuru için, Titlis dağı size makul bir nokta olacaktır. Engelberg’ten 40 kilometreyi bile bulmayan Pilatus dağı mevkii ise, daha ziyade özel treninin sunduğu manzaralar için tercih ediliyor.

Onlarca kez makas değiştirip farklı açılara geçerek dağı tırmanan bu tren, yine 80 frangı bulan fiyatı- ama büyük zevkiyle- İsviçre Alplerinde sizleri bekleyen unutulmaz etkinlikler arasına girecektir. Kayak işi bana ters. Bilmiyorum. Oyalı bir iş geliyor. Özel botu, kayağı, sopası, kurs alması, ayak kırması… Oğlak burcuyum ben. Kara kuşuyum. Limandan göle bakayım, yetiyor.

DAĞLAR KIZI HEIDI!

Zürih’in doğusunda, Lihtenştayn sınırına 30 kilometre mesafedeyiz. Yoldaki çatalda tabela bir Davos’u bir Chur’u gösteriyordu. Kayak merkezleriyle popüler olan Chur şehrinin Bad Ragaz kasabasına geldik. Çocukluğumun ünlü çizgi roman ve çizgi film karakteri Heidi’nin “buralarda yaşamış olarak yazıldığını” tespit etmiştim. Tam da yanıldım diyemem; zira bu şehrin bulunduğu Walensii Gölü çevresi olan Sarganserland denen bölgeye, aynı zamanda “Heidiland” diyorlar.

Heidi hediyelikleri falan buradaki dükkanlarda da var… Ama asıl hedefimiz olan Heidi’nin dedesinin köyü, Maienfeld için, buradan bir 10 kilometre daha gitmemiz gerekiyormuş. Olsun, bir yer daha tanımış olmak kültür heybemize bir yer daha koymaktır, diyor, dağlar arasında kalan doğal tedavi merkezleriyle ünlü Bad Ragaz’da 3-4 saatlik bir tur yapıyoruz. Belki bir gün Heidi’de yolunu şaşırıp buralara gelmiştir, ne belli? Küçük madenci şehri Maienfeld’den sonra 4 km. bir dağ yolunu tırmanıyor, yazar Johanna Spyris’in ünlü çizgi karakterini yaşattığı Heididorf’a ulaşıyoruz…

Beş altı evlik bu alanın girişinde “The Original Heidiland” yazıyor. Heidi’nin müzesi, evinin krokisi falan hep burada. Hatta ben Peter’in keçilerini bile gördüm, çektim. Tüh, Peter’in keçileri için topladığım ekmekler otelde kaldı! Efendim, yazarımız Spyris aslında, Heidi ile İsviçre’nin 1880’lerdeki karanlık yüzüne dikkat çekmek ister. Bilen bilir, annesi öldükten sonra teyzesine verilen Heidi, evde ve dağ köyünde ekseri çıplak ayakla dolaşır.

“Verdingkinder” denen çıplak ayaklı çocuklar, bu ülkenin medeniyeti(!) yakalaması için çokça çalıştırılan ve çok da kötü şartlarda çalıştırılan; sahipsiz, çıplak ayaklı çocuklarıdır. Kimi vergisini ödeyemeyen ailelerinden koparılıp madenlere gönderilir, kimi annesi babası öldüğü için topluca yine çalışma kamplarına… İşte Heidi -o kadar kötü muameleleri görmemiş olsa da- duygusal olarak bu “yalnızlık” fırtınalarını yaşayan ve çıplak ayaklarıyla bu alemin boşluğuna dikkat çeken bir karakter olmuştur.

DÜNYANIN EN KÜÇÜK ÜLKELERİNDEN BİRİ      

Maienfeld’den bir saat kadar yol alıp Lihtenştayn’a varabilirsiniz. Topraklarına girdiğiniz gibi Başkent Vaduz’dasınız zaten… En büyük müzesini gördük, en büyük dini yapısını gezdik Vaduz’un. Lihtenştayn’da en büyükler bile, 20’şer dakikada gezilip bitirilecek kadar küçük. Ama durun. Elbette ki en büyük kişi başı gelir ve kilometrekare başına düşen en fazla banka, yine burada…

Burası bir Schengen ülkesi ama Avrupa Birliği’ne dahil değil; tıpkı İsviçre gibi sadece Serbest Ticaret Birliği’ne dahil olmuşlar… Ama ne ticaret! Dünyanın her yerinden “devletlerine az ödeme yapmak isteyen” şirketlerin işler çevirdiği, vergi cenneti bir ülkedeyiz. Money talks. Neden Andorra’lar, Monaco’lar, Lihtenştayn’lar Panama’lar hiç savaşa kargaşaya karışmadan sapasağlam ayakta durabiliyorlar?

Elbette ülke statüsü aldıktan sonra ellerine geçen “lisans, gemi bandırası, şirket kurdurma, off-shore işlemler, vergi avantajları vs vs. sayesinde. Aman canım bize ne, biz turistiz, deyip günlük gezmemizi sürdürüyoruz... Lihtenştayn Hanedanlığının kökleri 1140 yılına kadar gidiyor. Monarşik topluluk zaman içinde Roma İmparatorluğu himayesinde kalmış, Çek Cumhuriyeti Eyaleti olarak görülmüş, Alman Konfederasyonu’na katılmış... Sessiz sessiz kendi yağında kavrulup; 1842’de kimsenin himayesinde olmayan bir Prenslik halini almış.

Vaduz’daki Prenslik şatosu çok gösterişli olmasa da pek güzel manzaralı ve turistlerin ilgi odağı. Ülkenin ikinci önemli kenti, 6.000 nüfuslu Schaan. Ki kendileri bu nüfusuyla başkent Vaduz’dan daha kalabalık oluyor; varın artık siz düşünün… Acıkınca benzinlik marketinden aldığımız 2 kutu hazır Noodle bile 12 Frank’tı; 150 Liraya falan geliyor bize… Sade makarnaya, kendi acımızdan katıp yiyoruz.

Yazarlarımızdan

Sıradaki haber yükleniyor...
holder