Paris'e hoş gelir mayhoş gidersiniz

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Bir gezgin, hayatı öylece ardında bırakıp gitmemeli. Ben gitmedim. Gittiğim yerleri, asla israf etmedim. Benle yaşayacağı için orası, o manzara, o yol, o bina, o insan; onları asla kirletmedim. Aklımda kaldıkları her halleriyle, onlara değer vermeyi bildim. Gittiğim her yere, gördüğüm herkese; kendimce payelerini verdim. Var oldular diye takdir ettim. Var edene de şükrettim. Ancak fiziksel olarak geride bıraktığım için de, orayı bilen uzaylı artık ben olacağım için üzülmeden de edemedim. Evet, bana da yaranılmıyordu belki ama böyle de duygusal bir yazardım. Benden sonra da yaşayacaktı orası; o nehir akacak, o lamba aydınlatacak, o ressam sokak resmini yapacak ve kazandığı parayla ekmeğini alıp Seine Nehri kıyısından sakin sakin evine yollanacaktı.

Böyle böyle içim hep bir tuhaf oldu her dönüşte. Belki de kıskandım, ben gittikten sonra yaşayacak olan o yeri. Geride bıraktıklarımı içimde yüklenmek, güçlü kıldı belki beni ama bir o kadar da duygusal yaptı işte… Yaşı, bedenimden önce gözlerime alır oldum. Kaç kere gittim Paris’e hatırlamıyorum. Ama her döndüğümde, pek bir doldum.

EYYYY FEL!

Montparnasse Kulesi, canım İstanbul siluetinin katili olan Maçka’daki otel binası gibi, Paris’e hiç mi hiç yakışmayan bir gökdelendir. 10 euro ödeyerek asansörüne binip en tepesindeki seyir terasına çıkın, etrafınıza bir bakın ve mutlu olun. Belki de “Paris’te o çirkin gökdeleni görmediğiniz tek yer onun üstüdür” diye mutlu olursunuz! Bu kibar şehrin 360 derece manzarasına diyecek yok doğrusu.

Özellikle Eiffel Kulesi’nin yönüne baktığınızda; 100 yıl öncenin şehir planlamasının nasıl da “klas” olduğunu fark edeceksiniz. Şehir, ilk kez 12. yüzyılda inşasına başlanan Notre Dame Katedrali etrafında yerleşik düzene geçiyor. 1887-1889 yıllarında (aslında bir fuar için geçici olarak yapılan) Eiffel Kulesi’nden sonra, turizm de oldukça hareketleniyor tabii. Bugün şehrin bir yılda aldığı turist sayısı toplam 50 milyona yaklaşıyor. İşte şimdi bir beton çirkinlikten, bir fenomen güzelliğe bakıyorsunuz. Tadını çıkarın...

MOULIN ROUGE’U GÖRMEDEN ‘PARİS’İ GÖRDÜM’ DİYEMEZSİNİZ!

“Balkanların Paris’i şurasıdır”, “Doğu’nun Paris’i burasıdır”, “Trakya’nın Paris’i orasıdır” denir çeşitli yerler için… (Evet, Trakya’nınki 1960’larda benim memleket Kırklareli’ymiş. Ben 1972 doğumluyum. Hatırlarım, her mahallenin caz orkestrası vardı o yıllarda…) Peki Dünya’nın gerçek Paris’i, böyle bir sıfat olma hakkını nasıl elde etti? Gelin bunu gözlemlemeye, benim genelde başlangıç noktam olan o renkli tepeden başlayalım: Ressamların dizi dizi konuşlandığı Montmartre Tepesi saatlerce oyalar insanı …

Sanatçılar küçük bir meydanda, bir ‘Alice Harikalar Diyarı’ yaratmıştır sanki. Gözlerinizi tuvallerden alamayarak- ressamların şövaleleri arasından geçer, el sanatları tezgahlarına dalar gider, kafelerden yayılan Montmartre Tepesi kruvasan kokularıyla karbonhidrata hipnotize olursunuz sanki… Böyle renkli, böyle lezzetli masaldan çıkabilmek kolay değildir ama Paris sizi bekler…

*

Gezecek yüzlerce meydan, kafelerle dolu sokaklar, romantik manzaralar ve birbirinden önemli müzeler… İnsanı, şehrin kendisi kadar davetkar değildir belki, bildiğiniz ‘Fransız burnu havadalığı’ yok değil ama “Bu şehir için ona da katlanılır” dersiniz… Ya fünikülere biner hemen aşağıya iner ya da meydanın kıyısındaki, yüzü Paris’e bakan yumuşak hatlı Sacré-Coeur Bazilikası’na varır ve etkileyici iç mekanın tadına varırsınız.

Sonra ‘Amelie’ filmine set olmuş geniş merdivenler üzerinden inerek, Clichy Bulvarı’ndan Pigalle’e kadar yürümenizi tavsiye ederim… Bence Paris’te metro kullanmayın. Yürüyün ki yerlisiyle, göçmeniyle ve hiç de ‘parfümün doğduğu yer’ gibi kokmayan gerçek Paris’i görün. Meşhur Can-Can dansı tiyatrosu Moulin Rouge’u görmeden de “Paris’i gördüm” diyemezsiniz şimdi!

PARİS, GICIK BİR DİLEMMAYA SÜRÜKLER İNSANI

Pompidou’nun arka çıkışından ilerleyip Bourgeois Bulvarı’nın tabelasını bulalım ve kaptırıp 15-20 dakika daha yürüyelim. Place Des Vosges’e geleceğiz… Ortasındaki büyük park 8. Louis Parkı’dır. Kare kare kesilmiş ağaçlarıyla, çimeninde flörtleşen gençleriyle, piknik yapan aileleriyle, şehrin en güzel yerlerinden biridir burası. Şu andan itibaren Bastille civarındayız.

Ara sokaklardaki bir şarküteriden; bol brie peynirli, üzeri az incir reçelli bir sandviç yaptırın kendinize. Uzun baton ekmeğinin içine olsun. Çömelin, parkta yiyin… İşte şimdi turistik Paris’in dışında gerçek Paris’i yaşıyorsunuz. Elbette; Louvre’leri Orsay’ları gezip sadece Fransa’nın değil tüm dünyanın en önemli sanat eserlerini göreceksiniz. “Ben Mona Lisa’yı gördüm” cümlesini kurmadan ya da Şanzelize Caddesi’ni bir ucundan öbür ucuna geçmeden bu şehirden ayrılırsanız gülerler insana!

Peki ama geriye kalan yüzlerce tarihi binadan hangilerini gezeceksiniz? Paris, bir de böyle gıcık bir dilemmaya sürükler insanı. İşte, Les Invalides binası, görünce size heyecan verecek bir seçenek olarak duruyor. 14. Louis tarafından, savaşta yaralanmış ya da daha sonra yaşlanmış askerlere bakım evi olarak yapılmış. Aynı zamanda yanındaki kilisesinde Napoleon Bonaparte’ın mezarını barındırmaktadır.

YANMADI BİTMEDİ, KÜL OLMADI

Geçtiğimiz yıl dünyanın en korkutan yangınlarından birine şahit olmuştuk. Fransa’yı seven sevmeyen herkes, bir insanlık şaheserinin çatısının yanmasını korku içinde izledi. Notre Dame Katedrali, 12. yüzyılda bir ‘sosyal ve ruhsal merkez’ olarak inşa edilmeye başlanıyor. Sonraları pek çok toplumda olduğu gibi; Fransa’da da bu ifadelerin anlamının din ile bütünleşmesi, binayı 14. yüzyılda dev bir Gotik Katedral olarak hizmete açıyor. Yıl boyunca çektiği turistin haddi hesabı yok. Sakınan göze çöp battı ve çatısının önemli bölümü yandı. Fransız yöneticiler “Beş yılda yaralarını sararız” diyor…

*

İşte size “görmeden dönmeyin” diyebileceğim bir Paris mahallesi daha… Bir müddet Notre Dame’ın içini gezemeyeceğimiz için, ünlü katedralin bulunduğu adadan, Notre Dame köprüsünü kullanarak ayrılıyor ve dümdüz, 15 dakika kadar yürüyoruz. İşte içi dışına çıkmış bir bina ve dev bir sanat parkı; Pompidou Kültür Merkezi! 70’lerin efsane tasarımıdır burası. İnsan vücudu düşünülerek inşa edilmiş binanın damar gibi duran borularının mavi olanlarından hava, yeşil olanlarından su, sarı olanlarından elektrik geçtiğini bilmelisiniz.

Şimdi Pompidou’nun arkasındaki havuzlu meydanda bir duvarın üzerine ya da çimenlere oturuverin. Ellerinde kitaplarıyla koşuşturan öğrencileri, galerilere girip çıkan sanatseverleri, 90 model kaset çalarlarını yere koyup kendilerini oradan oraya atan retro break dansçıları izleyin. Duvar resimlerine ve sürrealist heykellere baka baka; hayatın içinden kaliteli bir vakit geçirin.

GERİ KALANI BİLE YETER!

Şehrin en eski dini yapısı, 1248 tarihli Sainte Şapeli... Kuyruğuna girdik, biletimizi aldık; şimdi içinden, ana salonundan geçip çıkabileceğiniz mavi vitraylı salonu buluyoruz. Bulmazsak çok şey kaybederiz, bana güvenin. Camlar, aynalar, masmavi vitraylar… İhtişamlı bir tavan ve o dev gotik pencereler! Paris’te beni en çok etkileyen iç mekan burası olmuştur. Sonra da elbette Concorde Meydanı. Bir meydandır ki efendim; eğer tarihini biliyorsanız üzerinde bulunduğunuzda huzursuzluğunu en derinden hissettirir size.

Burası bir şehir meydanı değil bir idam meydanı olagelmiştir. Özellikle de Fransız Devrimi’nin çalkantılarıyla öldürülen insanların akan kanları yüzünden, meydanın kenarlarına bu kadar çok mazgal ve oluk yapıldığı söylenir! 16. Louis, Marie-Antoinette, Danton, Robespierre... Dönemin yıkılan yönetimlerine ve sonra onu yıkanlara, pek çok siyaset adamına, halk kahramanına ve aydına son meydan olmuştur Concorde Meydanı. İçiniz sıkıldıysa; Tuileries Bahçeleri’nde ferahlayabilirsiniz...

Bu dev park Louvre Müzesi ile Concorde Meydanı arasındadır. Paris; güzelliğiyle, zarafetiyle, modasıyla, yemeğiyle ve tarihiyle şaşırtır sizi... Yeraltı mezarlarıyla, tarihi Pantheon’uyla, muhteşem Kuzey Garı binasıyla, yine muhteşem Hotel de Ville ile ya da ne bileyim, Saint Paul durağındaki ilk Paul pastanesiyle, küçük Sorbonne Meydanı’ndaki huzuruyla... Yaşayacak fazla anı arayanlar için ideal bir şehirdir burası! Belki insanı değil ama kendisi davetkardır Paris’in.

TATLIM KIYMETLİM PARİS

Saint Germain! Hareketli, lezzetli, kaliteli... Bu bölgede sayısız kafe, restoran, kitap evi, eskici, plakçı ve sanat galerisi bulabilirsiniz. Hala bozulmamış bir ‘lüks Paris’tir burası. Yemek konusunda ise; neresine oturursanız oturun, biraz masraflı ama mideniz şen kalkacağınız bir cadde! Café de Paris soslu biftekler, 1001 çeşit peynirler, patates kızartmaları, midyeler, deneyebilene pesto soslu salyangozlar, ıstakozlar...

Fransız mutfağının özelliklerini anlatmaya ne hacet! İtalya’dan gelip Fransa’da ünlenmiş çeşit çeşit makaronlar, sıcak çikolatalı sufle, profiterol, creme brulee, çılgın bir rokoko, şokola mus, serin bir peach melba... Tatlılarınızı yedikten sonra dinlenmek için, Batı’ya, Seine Nehri’nin aksi yönüne yürüyüp Lüksemburg Bahçeleri’ni bulun lütfen. Ortasındaki zarif sarayıyla, nefis ötesi bir park alanı burası.

Bahçe düzenlemesiyle ve huzur veren nilüfer çiçekli dev havuzuyla, sakin bir akşamüstü geçirmeniz için ideal bir park. Akşamüzeri 18:00 gibi bekçiler düdük çala çala “Kapatıyoruuuz!” diyor. Sakın kulaklığınızla müzik dinlerken falan, bu uyarıları kaçırmayın! Geceyi parmaklıklar ardında parkta geçirirsiniz yoksa.

Yazarlarımızdan

Sıradaki haber yükleniyor...
holder