Boğaz çakrası, meditasyon, terapi

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

İnsanlık tarihimizin her döneminde, her coğrafyada, her kültürde dönemin bilgisiyle, insan psikolojisini anlamaya, açıklamaya çalışmak çok önemli oldu.

Bundan 5000 yıl kadar önce Hint coğrafyasında insan ruhu “Çakra Sistemi” ile formüle edilmiş mesela…

Bugün Batılı gözüyle baktığımızda fiziksel kanıtlardan uzak olduğu için inandırıcı bulmadığımız masalımsı bedendeki enerji tekerlekleri demek olan Çakralar, Hint Felsefesine göre hem fiziksel hem de psikolojik sağlığın ana taşıyıcılarıdır.

Çakra Sistemi’ne göre beşinci çakra olarak bilinen Boğaz Çakrası kendi gerçeğinin farkına varmanın, kendi gerçeğini dış dünyaya ifade edebilmenin, hayatla iletişim içinde olmanın, kendi sesine bu dünyada yer açmanın, kendini ifade etmek için içindeki yaratıcılığı keşfetmenin, dinlemenin, dinlenen ve dinleyen olmanın keyfini çıkarmanın alanı olarak kabul edilir.

Söylemesi kolay olabilir ama kendimizi, isteklerimizi, arzularımızı etrafımıza, hayata deklare edebilmek hiç kolay bir şey değildir. Böyle bir şeffaflıkta kolayca yaşayabilmemiz için, içinde bulunduğumuz çevrede, kültürde güvende hissetmemiz gerekli; ne olursak olalım kabul göreceğimize dair bir güven…

Eğer kendimizi güvende hissetmiyorsak sesimiz kısılabilir. İçinde yaşadığımız dezavantajlı duruma rağmen ayağa kalkmak, mücadele etmek, riskleri göze alarak sesimizi duyurabilme cesaretini bulmak bizi iyileştiren bir şeydir.

Boğaz Çakrasının ana iletişim aracı “Ses”tir. Biz genel olarak sesimiz, kelimelerimiz ya da diğer yaratıcı alanlar sayesinde kendimizi ifade ederiz. 

Yaşadığı ortamda güvenli hissetmeyen, temel ihtiyaçlarının giderilmesi konusunda kuşkusu olan, duyguları, hazları konusunda rahat olamayan, harekete geçmek için kendini engellenmiş hisseden (engellenen), alma verme, sevme, sevilme akışları içinde kendisi için ideal dengeyi bulamamış bir kişinin sesi ya yetersiz ya da aşırı güçlü çıkacaktır.

Kendimizi güvende hissetmediğimiz alanlarda çözümümüz maske takmak ya da yalanlara başvurmak olabilir. Bu stratejiler bize “hayatta kalma, sorunsuz yaşama” olanağı sağlasa da kendi gerçeğimizden uzaklaştığımızda içten içte çürüme de kendini gösterir. 

Meditasyon ise kendi gerçeğimizle yüz yüze gelmenin en etkileyici yollarından biri…

Düşünsenize hareketsiz bir şekilde öylece oturuyorsunuz…

Günlük hayatta, aynı anda pek çok şey düşünüp, yapmaya o kadar alışmışız ki birdenbire kendimizi bir şey “yapmamaya” bıraktığımızda afallıyoruz. Bedenimiz ve zihnimiz ümitsizce hareket etmek istiyor.

Yeni meditasyon yapanlardan en sık duyulan şey şudur: “Meditasyon yaparken aklıma hep sorunlarım geliyor, bu yüzden meditasyon yapmak istemiyorum”.

Günlük hayatta aklımıza sorunlarımız geldiğinde genelde yaptığımız şey, dikkatimizi eğlenceli, zihnimizi dağıtan ya da uyuşturan uyarıcılara yöneltmek ya da zihnimizde dolaşan sorunlara çözüm bulmaya çalışmak, onlara dair senaryolar yazmak oluyor.

Meditasyonda ise düşüncelerimizi durdurmaya çalışmadan, içerikleri ne olursa olsun onlarla kalabilmeyi öğreniyoruz. Düşüncelerimiz öfke, endişe, kaygı, pişmanlık barındırabilir. Onların şiddetine kapılmadan tüm dikkatimizle, gözlemci bir tavırla kalabildiğimizde kendi öfkemize, endişemize, kaygımıza, pişmanlıklarımıza bir adım atmış oluyoruz.

İşte tam da bu yüzden meditasyon yapmak, kendimiz için yapacağımız en büyük yatırım. Bir insanın kendini tanımak için vakit ayırması, kendi iç sesi ile bağ kurması kadar kıymetli şey, az bulunur.

Hangi teknik ile çalışırsak çalışalım, meditasyon bizi kendimize has “sesi” keşfetmemizi ya da oluşturmamızı sağlar. 

Beşinci Çakra’nın sağlıklı ve dengeli çalışabilmesi için düşüncelerimiz ilk önce kendi kendimize ifade şansı bulmalı, kendi sesimiz ilk önce iç habitatımızda yankılanmalı.

Bizi artık çok mutsuz eden bir beraberlik içindeyken, ilk başlarda, değil partnerimize söylemek, ayrılmak istediğimizi kendimize bile ifade etmek zor gelebilir. Kendimize açıkladıktan bir süre sonra kararımız, dışarıya karşı sesine ve ifadesine kavuşur.

Boğaz Çakrası ve meditasyon pratikleri el ele verdiğinde dış dünyada ne olursa olsun kendi gerçeğimizi kendimiz ve hayat için duyulur hale getirebiliriz.

Psikoterapi kendi gerçeğimizin can acıtıcı bölümlerini seslendirdiğimiz bir küçük oda. 

Burada kitleler, dış dünya yok, sadece biz ve bizim için alan tutan terapistimiz var.

Pek konuşmayan, müdahalesi varla yok arası olan terapistin sesi dışında sahnede kendi sesimiz boy gösteriyor.

İçimizde belki de yıllarca tuttuğumuz, çevremizden sakladığımız hallerimizin kelimelerde vücut bulması zorlayıcı ve yorucu olabilir.

Bazen de içimizde son derece yakıcı olarak hissettiğimiz “An”lar kelimelere döküldüğünde “Bu muydu yani?” diyebiliriz. 

Zihnin, hoşuna gitmeyen, tehdit olarak gördüğü bazı şeyleri, bastırma, çarpıtma, yok sayma gücü var. 

Terapinin ve meditasyonun gücü ise işte yok sayılanların ses bulmasını sağlaması.

Yok sayılanlar sesli bir şekilde ifade buldukça üstümüzdeki güçleri azalıyor.

Meditasyon pratiğinde düşünceleri, anılar, geçmiş hayat yorumları, gelecek kaygısı, vs. zihnimizden gelip geçiyorsa, bir serbest çağrışım temelli terapi seansında da müdahalesiz bir biçimde konuştukça kendimizi ifade etme şeklimiz özgürleşiyor.

Gündelik hayatta çoğu zaman aklımızdan geçenlerle, ağzımızdan çıkanlar arasında büyük farklar olabilir; huzursuzken mutlu, yorgunken enerjik, seviyorken sevmiyor gibi görünebiliriz. Ama kendimizi serbest bir biçimde, hiç düşünmeden, her türlü toplumsal ve oto sansürü bir tarafa bırakıp anlatmaya başladığımızda ortaya çıkan ifadelere ve sese kendimiz bile şaşırabiliriz.

Terapistin eşliğinde ama müdahalesi olmadan kendi sesimizi duymak, sorunlarımızı ifadeleştirme şeklimizle tanışmak, dil sürçmesi denen büyülüğü zihinsel oyunun açtığı kapıları farketmek kendi gerçeğimizi ortaya çıkarmak için atacağımız önemli adımlar.

Zihnimizden geçenler, ağzımızdan çıkanlar her zaman hoşumuza gitmeyebilir. Kendi düşüncelerimiz, ifadelerimiz, kelimelerimiz bizi hayal kırıklığına uğratabilir. İşte tam olarak da insanın kendiyle bağ kurması bu demektir. İyi günde kötü günde insanın kendiyle bağ kurması…

Düzenli meditasyon yapmak ise terapi süreçlerimizde fener görevi görecektir. Zira Freud’un dediği gibi bu iş tam anlamıyla arkeolojik bir kazı.

Kendimizi kabul etmek zor… Dış dünyaya kendi sesimizle ve gerçeğimizle açılmak da…

Doğulu spiritüel bakış ile çağdaş Batılı yaklaşım arasındaki fark ise, hiç de sandığımız kadar büyük değil.

Sıradaki haber yükleniyor...
holder