Kendinizi nasıl tanımlarsınız?

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Üniversiteye yeni başladığım sene, benden yaşça büyük biri “Kendini nasıl tanımlarsın?” diye sormuştu.

Ben de hiç düşünmeden “İçe dönük, sessizliğe düşkün, gizemli” deyiverdim. Karşımdakinin benden etkilenmesini ve beni ilginç bulmasını istiyordum.

O ise çok güldü, “Yahu insan kendini gizemli diye tarif eder mi? Bırak da başkası seni gizemli bulacaksa bulsun”, dedi. 

Ben, verdiğim cevabın saçmalığını belli belirsiz fark etmiş bir halde, bu kadar güldüğü için yerin dibine geçmiş bir şekilde, kalakaldım…

Bu olay üstüne zaman zaman düşünürüm. Aslında, sanırım ben, karşımdakine hakkımda nasıl düşünmesini istiyorsam, o yönde anahtar kelimeler vermeye çalışmışım.

İstemişim ki “gizemli” bulunayım.

Bir insan kendine karşı gerçekten gizemli olabilir mi?

Olsa olsa kendinden kopuk olabilir, kendinden uzağa düşmüş olabilir, kendinin farkında olmayabilir.

Bizler ancak başkaları için bir gizem taşıyabiliriz.

Peki kendimizi tanımlama şeklimiz aslında neye hizmet ediyor?

Bazen kendimizi tanımlama şeklimizle, aslında “hayalimizde olmak istediğimiz kişiyi” tarif ediyoruz. “Çok disiplinliğimdir” diyoruz mesela kendimiz için, ama gündelik hayatımıza baktığımızda ara ki bulasın o disiplini…

“Ben çok iyi niyetliyimdir.”

“Ben çok bonkörümdür.”

“İyi huyluyumdur.”

Kendimiz için tasarladığımız “dekoratif kimliğimizi”, ya da “olduğunu düşündüğümüz kişiyi” hayata, etrafımızdakilere sunuyoruz.

İçteki gerçeğimiz, hakikatimiz ne olursa olsun, önemsemeyerek, onu görmezlikten gelerek, bir başka kişiliğe bürünmeye arzuluyoruz… Davranışlarımızın kendimizi iyi temsil edeceğine güvenemediğimiz için, kendimiz hakkında konuşmaya, anahtar kelimeler vermeğe ihtiyacı duyuyoruz.

Bazen de tüm iyi niyetimizle gerçekten öyle bir kişi olduğumuzu düşünüyoruz.

Kendimizi tarif etmek için kullandığımız sıfatlar ya da tanımlar, karşımızdakinin zihnine yönelik birer ürün yerleştirme gibi oluyor.

Benim örneğimden yola çıkarsak, “ben gizemliyim, içe dönüğüm, sessizlik severim” dediğimde, karşımdakine beni hemencecik tanıyabilsin, beni kendi istediğim kategoriye sokabilsin diye, adeta kısa yol sunuyorum.

Bir keresinde üniversite hocalarımdan biri, daha eğitim yılının ilk dersinde, “Ben çok sert bir hocayımdır” demişti. Sınıfını daha tanımadan, öğrencilerin genel davranış şekliyle ve potansiyelleri ile tanışmada, bir hoca niye kendini böyle tanıtır?  

Önlem almak için mi?

Sert olmaktan hoşlandığı için mi?

Öğrenciler arasında şanı yürüsün diye mi?

Belki de kişiliğinin “sert” kısmını devreye sokmasına hiç gerek olmayacak bir dönem geçirecek bu sınıfı ile…

Daha bir iki defa buluştuğunuz birine “Ben uzun süre ilişkiler isterim” demek, ya da bunun tam tersini söylemek, mesela…

İlişkinin gidişatı henüz belli olmadan, kendine has detayları netleşmeden, geçmiş ilişki tecrübelerinden oluşan kanılarımızı ve duygularımızı sanki değişmeyen kalıplar gibi alarak baştan rengimizi belli etmek adına, kendimizi deklare etmeye ne gerek var ki?

Geçmişteki tecrübelerimiz ne olursa olsun bu sefer karşımıza çıkan kişiyle uzun süreli bir ilişki isteyebiliriz ya da net olarak görürüz ki bu iş olacak gibi değil.

Dizinin görmediğimiz bölümleriyle ilgili tahminlerimiz olabilir de, hayatının bize henüz göstermediği bölümleriyle ilgili “şimdiki halimizi” bağlayacak net deklarasyonlara ne işe yarar?

“Ben şöyleyim”, “Ben böyleyim” kendiyle ilgili net tanımlarda bulunmak çok kısıtlayıcı; adeta kendi doğal akışında güzel güzel akacak olan bir nehire taşlarla ördüğümüz bir duvar gibi…

Nehirin akışını taşlarla nasıl durduruyorsak, kendimize dair zihinsel kalıplarla, tanımlarla hayat akışımızı durduruyoruz.

Kendimizle ilgili söylediğimiz her şey, günün sonunda, yakamıza yapışıyor, adeta değişmez etiketimiz oluyor.

Kendi tanımımız, bizden bağımsızlaşıyor, adeta değişmez hale geliyor.

Oysa her şey değişir, herkes değişir, ölüler dışında… 

Yaşayan her hücre değişir ve yenilenir…

Hayatın bir dönemi, her dönem için belirleyici değildir.

Yaşamımızın bir döneminde hayatta kalabilmek için öfkeye ihtiyaç duyabiliriz ya da çok endişeli olduğumuz bir dönemden geçebiliriz. Bazen işler bizim için kendiliğinden yolunda gider, bazen de çaba harcamamız gerekebilir. Bazen evimizden çıkmak istemeyiz, bazen de eve girmek… 

İhtiyaçlarımız, içinde bulunduğumuz çevre, dış uyarıcılar devamlı değişirken, biz niye aynı kalalım?

“Ben öfkeli biriyim”,

“Ben hep endişeliyimdir”, 

“Tek tabanca yaşamaktan çok hoşlanırım”,

 “Evime, aileme, düzenime çok düşkünümdür”, gibi tanımlar bize ait olabilirler, ama aynı zamanda bizi hapseden, kısıtlayan tanımlar da olabilir.

Hayatın içinde, akışta olmak ise, ihtiyaçlarını, içinden geçtiği süreci iyi görmek ve kalben hissetmek demektir. 

İşte tam da bu yüzden, kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz sorusu, üstünde düşünmemiz gereken bir soru. Bu tanımlarımız, şimdiki halimize uygun tanımlar mı? 

Ya şimdiki halimizi tanımlarken, gelecekteki halimize de ipotek koyuyorsak?

Kendimizle ilgili tanımlarımız neyi temsil ediyor? 

Gerçekten bizi mi?

İnsanların olduğumuzu düşünmesini istediğimiz kişi mi?


Yazarlarımızdan

Sıradaki haber yükleniyor...
holder