Ne olmadığını söyleyerek ne olduğunu anlatmaya çalışmak

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Pandemi, hepimize, kendi hikayemize göre çeşit, çeşit deneyimler yaşattı; kimimiz çok huzursuz, çekişmeli, mesafe olarak evinden uzakta iş yerlerinde çalışıyorduk, evde kalmak çok iyi hissettirdi. Kimimizin evi huzursuzluğun yuvasıydı, evde kalınca ayarlarımız bozuldu.

Kimimiz işsiz kaldı, kimimiz yoğun tempodan çıktığı için kendini buldu, vs. örnekleri çoğaltabiliriz. 

Ve elbette çoğumuz, bütün bu deneyimlerimizi, sosyal medyadan takipçilerimizle bol bol paylaştık.

Yazının konusu “Neden yaşadıklarımızı sosyal medyada paylaşıyoruz?”, değil. Bu konu hakkında söylenmemiş tek bir kelime kaldı mı, eminin değilim.

Yazının konusu başkalarını “yanlışlayarak” kendimizi doğru kılmaya, kendimizi anlatmaya çalışmamız. 

Pandeminin ilk döneminde kuaförler kapandığı için “beyaz saçlara ne olacak” sorusu kadınlı erkekli pek çok insanın kucağına pat diye düştü, e, evde boyayabilen var, boyayamayan var; bazı kuaförler boya karışımlarını hazırlayıp müşterilerinin kapılarına bıraktı, efendime söyleyeyim, saç boyanma aşaması, kapıdaki kuaförle alınan türlü önlemlerle hasret giderme sahneleri vs. elbette kayda alınıp sosyal medyada yayımlandı.

Ve gelsin kontra-atak:

-“Böyle bir dönemde saçtan, baştan biraz kendinizi kurtarsanız da doğru düzgün bir kendinize dönseniz ya…” 

Kitaplar etrafında, elinde kahve fincanı “Evde kalmak çok iyi geldi”, diye bir fotoğraf paylaşsanız, hop:

-“İşsiz kaldığın için mecburen evde kalan milyonlarca insan var bu dönemde, herkes sizin gibi keyfinden oturmuyor evde…”

Belki işiniz gereği belirsizlik dönemlerinde kendimizi iyi hissetmenin yöntemleri üstüne vereceğiniz bir eğitimin tanıtımını yaptınız ve işte atak geliyor:

-“Her şey bu kadar belirsizken, kim ne hakkında ne söyleyebilir ki? Daha önce hiç yaşamadığımız bir dönemle ilgili hemen eğitim vermek yerine bir kendine dönsene…”

Örnekleri sayfalar dolusu çoğaltabiliriz. Sosyal medyadan örnek verdim, çünkü başlıkta söylediğim gibi “Ne olmadığını anlatmaya çalışarak aslında ne olduğunu anlatma çabası” sanal alemlerde kendini daha kolay belli ediyor.

Sosyal medyada gördüğümüz bir paylaşım ya da gündelik hayatta tanık olduğumuz bir olay bizi tetikleyebilir elbette ama kendimizi anlatma yöntemimiz devamlı başkalarını “kötü” örnek vererek olabilir mi?

Şu anda neler hissettiğimizi, neler düşündüğümüzü, başımıza gelenleri anlatabiliriz ama başkalarına ne hissetmeleri gerektiğini, neyi nasıl, yanlış düşündüğünü, başkalarının neyi yapmadığını anlatmak neye yarar?

Galiba şuna yarıyor; alt metinde şunu demeye çalışıyoruz:

“-Sen yanlış davranıyorsun, sendeki yanlışı görüp, eleştirdiğime göre “ben” doğru davranıyor olmalıyım.”

Son İzmir Depremi’nden bir hafta sonra Instagram’da takip ettiğim biri, yüzü asık ve üzgün bir fotoğrafını koymuş ve altına “Hemen deprem sonrası, bunca acı hala çok tazeyken sizin gülen, gezen, mutlu fotoğraflarınızı görmek istemiyorum” gibilerinden bir gönderi yayımlamıştı.

Aslında bu duygularla yapılacak şey sosyal medyaya girmemek olabilirken, kendine çekidüzen vermesi gereken kişi olarak karşındakini belirlemek, eylemi karşıdan beklemek ne kadar işe yarar bilemem.

İzmir Depremi birebir etkilenmediysek, artık maalesef her gün gündemimizde olan bir olay değil. O arkadaşım mutlu, huzurlu, ışıl ışıl fotoğraflarını yayımlamaya çoktan başladı; dünyada ve ülkemizde hala pek çok acı, dert, adaletsizlik, hak ihlalleri devam ediyor, öyle değil mi?

Sosyal medya kanalları, aslında bizlerin kendimizi ifade etme alanlarımız, adeta kendi dergimiz, televizyonumuz, radyomuz.

Buradaki paylaşımlarımıza şöyle uzaktan, biraz mesafe bırakarak baktığımızda aslında kendimizi daha net olarak görüyoruz. 

Mesela enerjimizin kaçta kaçını başkalarına doğru olmayı öğretmeye harcıyoruz?

Bir meseleyle ilgili derdimizi anlatırken önce, neye karşı olduğumuzu mu anlatmayı tercih ediyoruz?

Neye “hayır” dediğimiz neye “evet” dediğimizin önüne mi geçiyor?

Meramımızı anlatırken lafa, neye “hayır” dediğimizi anlatmakla başlamak karışık değil mi? Çok şeye hayır diyebiliriz çünkü; bir olaydan tetiklenebiliriz, bir kişiye gıcık olabiliriz, karşımızdakiyle kişisel çıkarlarımız çatışabilir; ona hemen ters bir şeyler söylemek isteyebiliriz…

Oysa neye “evet” dediğimiz üstünden gitmek daha sade, net ve bize ait. 

Ulusal olarak acı çektiğimiz bir dönemde sosyal medyada mutlu fotoğraf paylaşımını içimiz el vermiyorsa basitçe bu tarz paylaşımlarda bulunmamak, kendimizi belirsizlik ortamlarında nasıl ifade edeceğimizi bilemiyorsak sessiz kalmak, et yemiyorsak, etsiz hayatı anlatmak, insanların ne denli duyarsız, hayata karşı pasif olduklarını anlatmak yerine, anlamlı bir hayat sürmek için bizim ne yaptığımızı anlatmak gibi…

Kendimizi devamlı başkalarının “yanlış” tercihleri üstünden anlatmaya çalıştığımızda, başkalarının kendimiz üstündeki işgaline izin vermiş oluyoruz aslında.

“Evet” dediklerimiz şeyler ise bizim parçamız, bizi biz yapan rutinlerimiz.  

Birilerinin “yanlışlarını” ortalığa dökünce, biz daha doğru olmuyoruz.

Keşke olabilsek, böylesi kolay olurdu çünkü…

Ama olmuyoruz işte…

Sıradaki haber yükleniyor...
holder