Kimsenin Okumayacağı Yazı

24 Haziran 2018, Pazar 08:47
AA

Geçtiğimiz perşembe 9. Uluslararası İstanbul Opera Festivali’nin açılışına gittim.

İstanbul Devlet Opera ve Balesi Orkestra ve Korosu’nun solist Nino Machaidze ile birlikte Zorlu PSM'de sahne aldığı gala konseri 13 popüler parçadan oluşuyordu. İnsanları bayıltmamak için günlük hayatımızdan aşina olduğumuz melodilerden bir seçki oluşturmuşlar. Hani nasıl anlatsam, bir film festivalinde mecburen Titanic filmine bilet almak  gibi… Üstelik bir de her sene festivalin programına Titanic’i koyduğunuzu düşünün...

Festivalimizin de programında her sene ya Mozart’ın Saraydan Kız Kaçırma operası var ya da ünlü libretto'ların içine on gram kader beş gram inanç katıp üstüne western müzikleri döşeyen ve bunu opera ilan eden eski sanatçılarımızın buram buram Osmanlı kokan eserleri.

Daha da ileriye gidip festivalden Wozzneck filan isteyecek halimiz yok ama her sene aynı eserleri görünce insanın biraz canı sıkılıyor. Üstelik bu senenin programı diğer senelere nazaran sayı bakımından oldukça az. Gala konseri ve Saraydan Kız Kaçırma dışında 2 eser var. Almanya’nın herhangi bir şehrinde mesela, yılda ortalama 100 opera sahneleniyor. Avusturya’da, Mozart ile ilgili etkinliklerde 4-5 haftada adamın 20’den fazla operasını art arda sahneye koyabiliyorlar.

Opera konusunda neden bu kadar geri kaldık bilinmez. Üstelik II. Abdülhamid de operayı çok severmiş. İtalya’da ne çıkarsa en geç 1 sene içinde ülkemize gelirmiş. Tarih kitaplarında kendisinin La Traviata’ya konu olan ‘Kamelyalı Kadın’ romanıyla operanın kendisini karıştırıp Verdi’nin bu büyük eserinden ‘Madam Kamelya" şeklinde bahsettiği söyleniyor. Rigoletto’ya da bayılırmış. 


ORTALIK BİR ANDA AHIRA DÖNDÜ

Gala konseri yaklaşık beş dakika süren bir açılış konuşmasıyla başladı. İtalyan şef Antonio Pirolli sahneye çıktı. La notasından akortlar ve orkestra Mozart’ın Figaro’nun Düğünü Operası Uvertürü’ne başladı.

Parça başlayıp etraf kararır kararmaz arkadaki biletliler öndeki boş koltuklara hücum etti, ortada bileti varmış gibi ayakta duranlar ise en yakınlarındaki boş koltuklara saldırdı. İçeri bileti olmayan insanlar girmeye ve yer göstericinin işaretiyle buldukları boş yerlere oturmaya başladılar. Ortalık bir anda ahıra döndü. Ne olduğunu anlamadan geldik ikinci parçaya.

Yine Figaro’nun Düğünü Operası’ndan 'Deh vieni non tardar' aryası.

Sahneye tipi dolayısıyla ‘operanın Angelina Jolie’si dedikleri bir kadın çıktı. Kolaratur soprano Nino Machaidze. Ünlü bir sanatçıymış. Yine ‘dünyaca ünlü sanatçı’ şeklinde lanse edilen Kristine Opolais rahatsızlanınca onun yerine apar topar getirmişler. Ama bu ünlü şahsiyetin rahatsızlığının ne olduğu hakkında bir açıklama ise yok. Gelen dünyaca ünlü, giden dünyaca ünlü olunca, ilginçtir kimse de merak etmemiş herhalde. Neyse zararı yok, ben ikisinin adını da duymamıştım zaten. Elimizde Nino Machaidze’nin Leyla Gencer’in öğrencisi olduğu bilgisi de var. Leyla Gencer’in herhangi bir aryasını 10 sene öncesine kadar Türkiye’de yaşayan kaç kişi dinlemiş ki öğrencisi hakkında yorum yapacağız... Daha 35 yaşında üstelik…

Machiadze’nin aryası bitmeye yakın arkamdaki geğirtisi sarımsaklı adam ‘bravo’ diye üç dört kere bağırmasın mı… Şefin İtalyan olduğunu bildiğini etrafındakilere bu şekilde gösterdi sanırım. Yerin dibine girdik. Sarımsak kokusuyla da kendimden geçmişim. Intermission’a kadar Hırsız Saksağan, Song Of The Moon aryası, Cavalleria Rusticana ve Il Trovatore operasından Çingeneler Korosu’nu hayal meyal hatırlıyorum.

Nino Machaidze, encore bölümünde, Puccini’nin Gianni Schicchi operasından popüler O mio babbino caro’yu da sayarsak toplam 5 arya seslendirdi. Aryaların az sayıda olması programa son günlerde dahil olması sebebiyle kabul edilebilir bir durum. Performansı ise tartışılır. Öncelikle bir İtalyan olmadığı için diksiyonu mükemmel değil, yükseklerde gezerken zaman zaman çatlamalar duyuldu, ‘trill’leri ise ortalamaydı. Ayrıca Angelina Jolie’ye değil basbayağı Jennifer Lopez’e benziyor. (Bu benzetme hizmeti için konsere beraber gittiğim anneme teşekkür ediyorum.)

Galanın ikinci bölümüne ağırlıklı olarak Verdi hakimdi. Nabucco ve Macbeth operalarından bölümler vardı. Bellini’nin Norma Operası Uvertürü ile Puccini’nin La Boheme operasından ‘Si, mi chiamano Mimi’ aryası ile Manon Lescaut Operası Intermezzo’yu dinledik. Kapanış ise Gounod’un Romeo ve Juliet operasından 'Je veux vivre' aryası ile yapıldı. İkinci bölümde seyirci sayısı azalmıştı. Ama yine de birtakım saçmalıklar gözlenmedi değil. Konser bitiminde orkestra üyelerini ayrı ayrı onore etmeye çalışan seyirciye arkası dönük şef Pirolli, yer gösterici kızlardan birinin zamansız sahneye çıkıp elindeki çiçeklerle kendisini dürtmesiyle şoka girdi. İkinci yarının ortasında kız arkadaşıyla oturan bir adam durduk yere arkasını dönüp o karanlıkta seyircileri cep telefonuyla kaydetmeye başladı. Hemen arkasında oturan bir başka adam ise ona neyin peşinde olduğunu sordu. Çocuk konuyu yanlış anlamış, ‘Özgür basın kısıtlanamaz!’ cevabını verdi?

Zorlu PSM Turkcell Sahnesi’nin tavanı çok yüksek ve zemine paralel değil. Herhalde yankılardan kaçınmak için böyle bir yönteme gidilmiş. Dolayısıyla salon hacmi ve reverbasyon süresi büyük. Bu olumlu bir durum ama alıcı ve kaynak arasındaki mesafe çok uzun. O yüzden arka sıralarda oturuyorsanız ,daha önceki deneyimlerimden biliyorum, seste istenmeyen gecikmiş yansımalar veya kayıplar yaşanıyor. ‘Çok amaçlı yapı’sına rağmen salonun akustik konforunun opera için yeterli olmadığını düşünüyorum.

Ambrose Bierce, Şeytan’ın Sözlüğü adlı kitabında operanın bir simülasyon olduğunu öne sürüyor. Simülasyon sözcüğü ise bir maymun türü olan ‘simia’dan geliyormuş. ‘Oyuncu biçim olarak en azından bir adamı taklit eder, opera sanatçısı ise bir maymunu’ diyen Bierce operacıları inleyen maymunlara benzetiyor.

Eh bizim de toplum olarak hayatı şarkılarla, jestlerle ve beden yerine tavırlarla temsil eden bir sanat dalına hazır olmadığımız yukarıda anlattıklarımın ışığında gayet ortada ama siz yine de 7 Temmuz’da son bulacak festivalde bir opera mutlaka izleyin. Mesela 3-4 Temmuz’da yine Zorlu PSM’de Verdi’nin La Traviata adlı 165 yıllık operası var. Özellikle sinemanın ilk yıllarını daha iyi anlamak için Verdi’yi mutlaka keşfetmelisiniz. “Verdi’nin operalarına hakim değilseniz Visconti’nin filmlerini anlayamazsınız” diyen Naci Güçhan’a da selam olsun.


HAFTANIN KEŞİFLERİ

-AKM, temelinin atıldığı 1946’dan açıldığı 1969’a kadar ‘Opera Binası’ olarak anılıyordu. Oktay Akbal 1959 yılında Vatan’a yazdığı ‘Taksim’de Bir İskelet Var’ başlıklı yazısında opera binasının bir türlü bitmeyen inşaatından yakınıyordu. O sıralarda Milliyet’te yazan Peyami Safa ise operası olmayan bir şehre opera binasının yapılmasına karşı çıkıyor ve “Fakir bir baba, doğmamış çocuğunun 20 yaşında giymesi için bir frak yaptırsa, onun aklından şüphe etmez miyiz?’ diyordu…

-Siyasi kimliği ve türküleriyle bilinen Ruhi Su (1912-1985) aslında 50’li yıllarda Devlet Operası’nda çalışan bir operacıydı. Amerika’da Piano Pasha adıyla uzunçalarlar çıkaran medar-ı iftiharımız Erdoğan Çaplı’nın eşi Azra Çaplı Gün de bir sopranoydu. Evliliklerinden Kerim Çaplı doğdu.

-Sene 1958. Bir akşam Ankara Radyosu, Dietrich Fischer-Dieskau’nun Schubert liedlerini çalmaktadır. Radyonun telefonu çalar. Telefon eden Basın Yayın ve Turizm Bakanlığı Müsteşarı Fuat Adalı radyodakilere ‘Niçin anırtıyorsunuz bu adamı?’ diyerek kızar. Üç ay sonra görevinden alınır.

-Dilimize ‘diva’ sözcüğü onunla girdi. La Diva Turca… Kendisi 45’lik plağı yayınlanan ilk Türk sanatçısı. Leyla Gencer 1959’da bu başarılarının mükafatını Ankara Devlet Operası’ndan kovularak almıştı.

-Ayhan Aydan. Türk Beşleri’nden Hasan Ferit Alnar’ın eşi. Verdi’nin La Traviata’sının ülkemizdeki ilk temsilinde Violetta Valéry’i oynadı. Boşandıktan sonra Adnan Menderes ile yaşadığı aşk Selim İleri’nin Ada, Her Yalnızlık Gibi, Melike İlgün’ün Bir Başvekili Sevdim, Yılmaz Karakoyunlu’nun Yorgun Mayıs Kısrakları romanlarına konu oldu. Tercüman’ın bazı sorularına zamanında şu cevapları vermişti:

Bir gün sesinizi kaybederseniz?

Ununu eleyen eleğini asmalı.

Sanatta mektebe inanıyor musunuz?

Değirmenden sonra fırına gidilir.

İstikbal hakkında ne düşünüyorsunuz?

Akşam sinemaya gideceğim.

Kişisel verilere ilişkin aydınlatma politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için Kişisel verilere ilişkin aydınlatma metnimizi inceleyebilirsiniz.