O zaman dans!

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

En basit beden hareketlerinin ya da kolayca ileriye atılacak bir adımın bir anda büyük bir karmaşaya dönüşmesiyle başlıyoruz. Evet , işte başlıyoruz. 

Dans, en basit tabiriyle tüm vücudun bir müzik ritmi eşliğinde estetik bir biçimde hareket etmesidir.

Hızlı ve canlı şekilde yapılan harekettir. Dans, yaşamın hareketlerle gösterilmesidir.

Geleneklerin, ritüellerin, başlangıçların ve sonların içersinde yer alan dans aslında bir hikayeyi anlatmanın en etkileyici yoludur. 19. yüzyılın kusursuz, sert ve zorlu koreografileri eşliğinde oldukça göz alıcı ama arka planda oldukça zorlayıcı ve mücadeleli bir uğraştır. Kendi yapmadığı hareketler karşısında insanın içindeki arzuyu ,tutkuyu ve sevinci harekete geçiren dans, 20. ve 21. yüzyıl tasvirleriyle düzenin karmaşasını ve karmaşının da aslında nasıl kusursuz bir düzen ortaya çıkardığını göstermiştir.

Dürtülerin, coşkunun ve sevincin olduğu her yerde kendini gösteren dans hiç şüphesiz ki unutulmaz birçok filmin de ana konusu olmuştur. Farklı başlıklar altında kendini gösteren dans filmleri, anlattığı hikaye ne olursa olsun en akılda kalıcı sahnelere ev sahipliği yapar. Mesela Scent of a Woman’da Al Pacino ve Gabrielle Anwar’ın tangosu, Pulp Fiction’da Uma Thurman ve John Travolta’nın dansı ve Dirty Dancing’in final dansı unutulmazdır. Tüm bu sahnelerde dansın, bizi özgür kılan, serbest bırakan ve büyük uğraşlar sonucu elde edilen zaferi temsil ettiğini görürüz. 

Dans hareketlerinizin biraz paslandığını düşündüğünüz ya da dans etmek yerine iyi bir izleyici olmayı tercih ettiğiniz bugünlerde dansın hissetirdiklerine uzak kalmanız gerekmiyor. İşte, birbirinden etkileyici hikayeleri ve büyüleyici görsel performansları ile sizi kendisine hayran bıraktıracak 5 dans filmi.

The White Crow

Efsanevi balet Rudolf Nureyev’in hayatına odaklanan The White Crow, etkileyici bale sahneleriyle dikkat çekerken aynı zamanda dönemin siyasi atmosferini de oldukça başarılı biçimde beyazperdeye aktaran bir yapım olarak karşımıza çıkıyor.

Yönetmen koltuğunda İngiliz Hasta, Harry Potter ve Büyük Budapeşte Oteli gibi yapımlardan tanıdığmız ünlü İngiliz oyuncu Ralph Fiennes’ın oturduğu film, ilk gösterimini Telluride Film Festivali’nde yaptı. Fiennes’ın yönettiği üçüncü film olan The White Crow’un senaryosunda ise The Hours ve The Reader filmleri ile Oscar’a aday gösterilen senarist ve oyun yazarı David Hare’in imzası var.

Beyaz Karga lakaplı Nureyev’in Sibirya’da bir trendeki doğumundan başlayarak gençliğine, eğitim aldığı yıllara ve 1961 yılında Paris Le Bourget Havaalanı’nda Sovyetler Birliği’nden Fransa’ya ilticasına kadar olan yaşamına odaklanan film, ünlü baletin hayatına yakından bakmamızı sağlıyor. Özellikle Rudolf Nureyev’i canlandıran Ukraynalı balet Oleg Ivenko’nun başarılı performansı sayesinde film boyunca Nureyev’in göz alıcı ve kendine hayran bırakan dansına tanık olabiliyoruz. 

The Red Shoes 

Sadece kendi döneminde değil günümüzde de etkileyiciliğini asla kaybetmeyen bir yapım olan The Red Shoes, sadece bir kere değil her akla geldiğinde tekrar tekrar izlenmesi gereken bir film.

Andersen masalları, kırmızı pabuçlar, balerinler ve göz alıcı renkler.. Bir araya gelen bunca güzel şey arasında belki de Moira Shearer dışında kimseyi düşünemeyeceğimiz Vicky’nin eşsiz performansı, yaratılan atmosfer ve daha hayranlıkla izlediğimiz yüzlerce küçük detayla birlikte The Red Shoes, gerçekten de zaman tanımaz bir yapım. 

Michael Powell ve Emeric Pressburger yönetimdeki 1948 yapımı film, Aristokrat kökenli, tanınmamış genç balerin Victoria 'Vicky' Page, Lermontov Balesi'nin acımasız ve otoriter emprezaryosu Boris Lermonto ve bestekar Julian Craster arasındaki ilişkiye odaklanıyor. Film boyunca bale dünyasının kusursuzluğunun arkasındaki çatlaklara ve tutku, hırs, kıskançlık gibi duyguların nelere yol açacağına da yakından tanık oluyoruz. The Red Shoes, masal ve gerçeğin kusursuz bir şekilde harmanlandığı gerçek bir görsel şölen. 

Girl

2018 yılının en dikkat çeken ve başarılı yapımlarından biri olan Girl, çarpıcı hikayesi, içinde barındırdığı etkileyici performanslar ve dans etmenin zor, acımasız yanlarını sunuşuyla iddialı bir iş ortaya çıkarıyor.

15 yaşındaki trans birey Lara’yı odak noktasına alan film, Belçikalı genç yönetmen Lukas Dhont’un gazetede okuduğu gerçek bir hikayeden yola çıkarak oluşturulmuş. Profesyonel bir balerin olmak için tüm gücüyle çabalayan Lara, ergenlik ve arkadaşlık ilişkileri gibi konularla mücadele ederken aynı zamanda bale dünyasının hiç de zarif olmayan yüzüyle yüzleşmek zorunda kalır. Aile ilişkilerini, Lara’nın iç dünyasını ve dans etmenin oldukça zorlu bir iş olduğunu başarılı bir dramayla izleyiciyle buluşturan film, gerçek bir cesaret öyküsünü en yalın şekliyle dile getiriyor.

Hem fiziksel hem de zihinsel olarak kişinin sınırları zorlayan balenin getirdiği tüm zorluklarla baş etmek için gerçek bir cesaret göstermesi gereken Lara’nın etkileyici hikayesine kesinlikle göz atmalısınız.

And Then We Danced 

Gürcü folklor danslarıyla başlayan ve üstü örtülen tutkuların ortaya çıkmasıyla şekilenen hikayesiyle And Then We Danced, hiçbir abartıya ya da çetrefilli yollara girmeden etkileyici bir kendini keşif hikayesi ortaya koyuyor. Gürcü asıllı İsveçli yönetmen Levan Akin’ın net aktarımı, aslında film boyunca izleyicinin tanık olduğu tüm duygularla kolayca özdeşleşmesine imkan tanıyor.

Film, geleneksel Gürcü folklor danslarına kendini adamış olan Merab’ın keşif yolcuğuna odaklanıyor. Bir gün prova sırasında Irakli’nın içeri girmesiyle beraber dansı, tutkusu ve yaşamı yeniden şekillenmeye başlayan Merab, karşında duranları, karşısında durması gerekenleri ve gerçekten neler hissedebildiğini keşfetmeye başlıyor.

Toplumsal normlar, kimlik, iktidar gibi birçok konuyu ne toz pembe hikayeler ne de aşırı dramatik metinler şeklinde sunmayan film, sade ve etkileyici diliyle izlenilmesi gereken yapımlardan.

Yuli

Kübalı ünlü dansçı Carlos Acosta’nın hayat hikayesini izleyiciyle buluşturan Yuli, aslında dans etmek için pek de istekli olamayan küçük bir çocuğun, ortaya çıkıp kendini göstermekde ısrarcı olan yeteneğiyle şekillenen hayatına bakmamızı sağlıyor.

Sokaklarda zaman geçirmeye alışkın, özgür ruhlu Yuli üzerine düşmek istemese de iyi bir dansçı olması için gereken yeteneğe sahiptir.Yeteneğini fark eden babasının ısrarıyla kendini Küba Ulusal Dans Okulu’nda bulan bu özgür ruhlu çocuk, zamanla kendi içindeki sese de kulak vermeye başlar. 

Ve Afrika tanrısı Ogun’un oğlunun adını taşıyan Yuli, tabuları yıkarak Londra Kraliyet Balesi gibi saygın kurumlarda sahneye çıkan ilk siyah balet olur. 

Yönetmen koltuğunda Icíar Bollaín’in olduğu ve senaryosunun Paul Laverty tarafından kaleme alındığı Yuli, sanat, kökenler, fedakârlık, cesaret, aile ve azim hakkında hareketli, renkli ve güçlü bir film. 


SON YAZILARI

TÜM YAZILARI

Yazarlarımızdan

14 Ağustos 2020, Cuma 11:12
14 Ağustos 2020, Cuma 07:17
14 Ağustos 2020, Cuma 07:14
Sıradaki haber yükleniyor...
holder