Deniz Onuk

24 Mayıs 2022, Salı 10:42

Her Şey Her Yerde Aynı Anda: “Çok Fazla”nın hikayesi

 Gözlerinizi kapatın ve kendinizi farklı bir evrende hayal edin. Seçmediğiniz seçimler ve kaybettiğiniz hayallerin gerçekleştiği, kendinizin farklı bir versiyonu olduğunuz bir evren. Şimdi bu evrenlerden milyonlarca hayal edin. Hepsinde farklı bir dünyada, farklı bir hayat yaşıyorsunuz. Bazıları absürt, bazıları sıradan hayatlar. Peki bu evrenler arasında seyahat etmek ister miydiniz? Olabilecek tüm imkanları görmek, yaşamak, belki yer bile değiştirmek. Her Şey Her Yerde Aynı Anda, işte bu soruya cevap arıyor.
  

Her Şey Her Yerde Aynı Anda, ilk izlememde anında en sevdiğim filmler arasına girdi. Filmi ilk izlemeye gittiğimde, vizyondaki birçok çoklu evren filmi gibi aksiyon dolu bir film bekliyordum. Artık insanlar, hayatın getirdiği zorluklar, belirsizlikler, toplum baskısı veya fırsat yetersizliği nedeniyle gerçekleşemeyen hayaller ve sahip olunamayanlardan bıkmış durumda, bu da çoklu evren ile ilgili daha fazla düşünmemize yol açıyor. Toplumda oluşan kolektif bir korkuya çözüm arıyor bu teoriler. Her yeni bilimsel keşifle gelen korku, yıkıcı bağnazlığın getirdiği korku, her şeyin politikleşmesinin getirdiği korku, küresel felaketlerin getirdiği korku. Küreselleşmeyle birlikte gelen bu sorunların fazlalığı, insanların kafalarındaki soruların fazlalığı, her şeyin çok fazlalığı. Her Şey Her Yerde Aynı Anda, işte bu “çok fazla” ile ilgili. Filmin abartıldığını kastetmiyorum. Film, “çok fazla” sorununun kendisiyle ilgili. Seçim kavramı hakkında ne düşündüğünüzden bağımsız olarak, ister özgür iradeye inanan biri olun, ister bir determinist olun, hepimiz bir seçim yapmanın nasıl bir his olduğunu biliyoruz. Seçmediğimiz seçenekleri her düşündüğümüzde gelen o keder ve pişmanlığa hepimiz aşinayız. Ne kadar önemli veya önemsiz her gün bu alternatif yolları düşünüyoruz, her seçimimizde fırsat maliyetini sorguluyoruz.

 Filmin yönetmenleri Daniels, içinde bulunduğumuz çağı şu şekilde açıklıyorlar: “Her şey ve herkesin bizim dikkatimizi çekmek için uğraştığı, milyar dolarlık şirketlerin, hayatımızın her dakikasını, kâr için alınıp satılabilecek potansiyel bir gayrimenkul olarak gördüğü bir çağda yaşıyoruz.” Daha da iç karartıcı bir şekilde ifade edersek, günümüzde varlık duygumuz ve varoluşumuz, reklamlar ve paraya çevrilebilir içerik oluşturulmak için görülen bir dizi fırsata, algoritmik olarak yönetilen bir simülasyonuna dönüşmekte. Tüm yaşamımız artık internette, belgelerde, somut olarak var olan görüntülerden, maddiyattan ibaret. Görüntüler artık gerçekliğimize aracılık etmiyor, gerçeklik bir görüntüye dönüşmüş durumda. Filmde defalarca tekrar edilen düşünce şu: madde hiçbir şey, ve hiçbir şeyin önemi yok. Ama filmin ana düşüncesi bunun tam tersi: eğer hiçbir şeyin önemi yoksa, hayatımızın evrenin büyük ölçeğinde bir önemi yoksa, neden gerçekten önemli olan şeylere odaklanmayalım? Filmde verilen bu önemli şey ise aslında çok klişe ve basit: sevgi ve sevdiklerimiz.

 

Filmde vurgulanan gerek toplumsal gerek bireysel sorunların hepsi inanılmaz derecede iç karartıcı ve ifade etmesi zor konular. İşte tüm bunları ve daha da fazlasını kapsayabilmesi bu filmi harika kılıyor. Ancak filmin kendisi karamsar tonda bir film değil, tam aksine aksiyon ve komedi unsurları ile seyirciyi fazlasıyla eğlenceli ve sürükleyici bir yolculuğa çıkarıyor. Filmde işlenen konulara bir anlam veremeyen biri bile, sinematografiden ve oyunculuktan fazlasıyla etkilenir. Film duygusal gelgitlerle dolu, yerinde gülüp yerinde ağlıyorsunuz. Birden fazla evreni ve evrenler arası yolculuğu keşfederken aynı anda farklı tarzlarda çekilmiş ve farklı evrenlerde geçen yaklaşık yedi farklı film izliyorsunuz, daha ötesi bu tüm karışıklık sizin kafanızı karıştırmıyor. Her Şey Her Yerde Aynı Anda, fikrimce çoklu evren teorisini inceleyen en güzel film. Filmin ardında, çok kapsamlı ve her detayı düşünülmüş bir düşünsel süreç yatıyor.

 

Filmin estetik unsurlarını kelimelerle anlatamam, kendiniz izleyip o deneyimi yaşamanız gerekiyor. Wong Kar Wai ve Matrix etkisinin gözlemlendiği film, içinde “çok fazla” unsur bulundurmasına karşın orijinalliğini koruyor. Performanslardan set tasarımına, görsellerden skor ve ses tasarımına kadar her şey en üst düzeyde yapılıyor.

30 Nisan 2022, Cumartesi 13:24

Kore Postası – Nisan 2022

K-Pop

 PSY ft. Suga – That That

 K-Pop tarihindeki iki efsanevi sanatçı bir araya geldi. Gangnam Style ile tüm dünyada ün salan PSY ve K-Pop’un gelmiş geçmiş en büyük sanatçıları BTS’in üyesi Suga’nın birlikte çıkardıkları That That, PSY’ın çok beklenen K-Pop’a dönüş şarkısı. Şarkının yapımını üstlenen Suga, aynı zamanda şarkının içinde ve müzik klibinde de yer aldı. İkilinin röportajlarına göre, Suga bir gün PSY’a ulaşıp onun için bir şarkı hazırladığını söyledi. Genellikle iş birliği yaptığı sanatçılarla yüz yüze görüşmediğini belirten Suga, PSY’ın isteği üzerine onunla tanıştı ve şarkının içinde yer almaya ikna oldu. Dile dolanan nakaratı, kovboy kıyafetleri ve enerjik ritmi ile That That, dans etmeden duramayacağınız bir şarkı.

  

IVE – Love Dive

 Kız grubu IVE, ilk geri dönüş albümleri Love Dive ile hem Güney Kore’de hem de dünya çapında rekorlar kırıyor. Eski IZ*ONE üyeleri Wonyoung ve Yujin’i merkeze alan IVE, çıkış şarkıları ELEVEN ile çok fazla ilgi toplamıştı. Love Dive’ın imza attığı başarılar ise çok büyük çaplı. Çıkışının ilk haftasında ülkenin müzik listelerinde ilk 10’a giren şarkı, Billboard’ın Dünya Dijital Şarkı Satışları listesinde de ilk 10’a yükseldi. Aynı zamanda Billboard Global 200 listesinde de yer aldı. Yeni bir kız grubu için bu başarılar gerçekten çok büyük. Sayıların ötesinde, IVE’ın müzik açısından gelişimini de gözlemleyebiliyoruz bu mini albümde. Love Dive, eğlenceli ve göz alıcı konsepti, Britney Spears hissi veren melodisi ve bağımlılık yapan nakaratı ile aklınızdan uzun süre çıkmayacak.

 

aespa

17 Nisan 2022, Pazar 17:10

Kitap okumayan gençlik

Geçen gün, uzun süredir ilk kez elime bir kitap aldım. Bir araştırma sebebiyle değil, sırf zevk için okumak istediğim bir kitap. Uzun süredir diyorum çünkü ne zaman heves edip bir kitaba başlasam kitap her ne kadar sürükleyici olursa olsun sonunu getiremiyorum. Yıllardır devam eden bir sorun bu. Kitap okumayı sevmiyor değilim, hatta eğer 5 yıl önceki halimle sohbet edebilseydim şu anki halimin ne kadar az kitap okuduğuna şaşırırdı. Okumak en sevdiğim şeydi o zaman. Çantamda hep iki kitap taşırdım, bu kitaplar da haftada bir değişirdi. Ne zaman boş zamanım olsa kitap okurdum, çok da hızlı okurdum. 10 yaşında günde bir kitap bitiren Deniz neden 20 yaşında yılda bir tane ancak bitirebiliyor?

Bu probleme sahip olan tek kişi olmadığımı, arkadaşlarımla aynı konuyu konuşunca fark ettim. Çoğu çocukluğunda sınıfın ‘zeki çocuğu’ olup kütüphanelerin müdavimi olan arkadaşlarım, büyüdükçe zamanla kitap okuma alışkanlığını yitirmiş, hala okuma sevdalarını devam ettirseler de 10 yıl önceki hallerine göre çok daha yavaş okuduklarını gözlemliyorlar. Ben kitap okumaktan girdim ama, bu sorun başka yerlerde de kendini gösteriyor. Mesela film izlemek. Artık zaten sinema kültürü, popüler medya ve artan dizilerin etkisi ile arka plana itilmiş durumda. Bununla birlikte yaşıtlarımın birçoğunun eskisine göre daha az film izlediğini öğrenince şaşırdım. Önce yaşımızın büyümesinin getirdiği hayat yoğunluğunun artmasına verdim bu azalmayı, ancak buradaki sorun bu değil. Biz artık boş zamanımızı hobilere ayırmıyoruz, ondan sonra da hobilerimize ayıracağımız zamanımız olmadığından şikayet ediyoruz. Oysaki sahip olmadığımız şey vakit değil, odaklanabilme becerisi.

Sosyal medyanın küreselleşmesi ve hayatımızın kaçınılmaz bir parçası haline gelmesi bize hem olumlu hem olumsuz sonuçlar getirdi. Olumlu bakarsak, artık dünyanın herhangi bir yerinde bir insana ulaşmak çok basit, farklı kültürleri keşfetmek, araştırmak, haberleşmek hiçbir zaman olmadığı kadar kolaylaştı. Düşüncelerimizi ve yaşamlarımızı tüm dünyaya duyurabilmek için kullanabileceğimiz sayısız platform var. Küreselleşmeyle gelişen bilişim çağının tam ortasındayız. Ancak sosyal medya bu çarpıcı büyüsüyle bizi içine çekerken aynı zamanda bizi kendine bağımlı hale getiriyor. Bir defa telefonumuzu elimize alınca saatlerce ekranı kaydırabiliyoruz, çünkü internette bitmek bilmeyen, sınırsız sayıda içerik var. Teknoloji öncesi gençlerin kendilerini eğlendirmek ve zaman geçirmek için yapabilecekleri şeyler sınırlıydı, şu an ise elimizdeki minik bir cihazdan dünya kadar eğlence imkanına erişebiliyoruz, ancak bu da bizi bu ekrana kısıtlıyor. Kısa paragraflar, kısa videolar izleyerek zaman geçirmeye o kadar alışmışız ki artık odaklanma süremiz de bu kısalığa göre kendini uyarlamış. Hatta şu an bu yazıyı okurken bile dikkatinizin dağılıyor olabilir. Alıştığımız bu kısa odaklanma süresini aşan herhangi bir etkinlik de eğer çok ilgimiz olan bir şey değilse sıkılıyoruz, çabucak dikkatimizi dağıtıyor. Bu kişisel değil, toplumsal bir sorun haline gelmiş durumda.

Bu sınırsız sayıda içerik, sınırsız sayıda imkanı beraberinde getiriyor. Demek istediğim şu: Mesela hiç kendinizi huzurlu hissettiğiniz bir anda, sosyal medyada tanıdıklarınızın mutlu anlarını görüp onların yerinde olmak istediniz mi? Veya sizin katılamadığınız bir arkadaş buluşmasından klipler görüp üzüldünüz mü? Her ne kadar huzurlu ve mutlu bir insan olsak da böyle hislere kapılmamız kaçınılmaz. Bunun nedeni de her an, o anda yapabileceğimiz binlerce farklı aktivitenin olması. Hepimizin aklında yapmak istediğimiz milyonlarca şey var. Bunların hepsini aynı anda yapmak istediğimiz için hiçbirini yapamıyoruz.

İnternetten veya telefonumuzdan koptuğumuzda gelen o kaçırma korkusunun arkasındaki neden de iletişimin bu denli hızlanmış olması. Oysaki gelen mesajlara bir saat geç cevap versek hiçbir sorun olmaz, çevremizdekilere kendimize biraz zaman ayırmak istediğimizi söylersek anlayışla karşılarlar, ama biz sosyal medya gençliğinin aklının bir köşesinde her zaman olan bir düşünce bu. İnternete veya telefona bakmadığımızda gelen o huzursuzluk hissi. Bunu aşmak elbet çok zor, ama öncelikle bu sorunun bilincine varmalıyız.

Bu dönemde hepimizin işine yarayabileceğini düşündüğüm bir kavram var: Mindfulness. Yaşadığımız anı ve o anda etrafımızda gerçekleşenleri fark etmek, algılarımızı açarak ve yargılamadan gerçekleri anlamak anlamına geliyor. İlk kez lisede biyoloji öğretmenim kullanmıştı bu sözcüğü, ancak bu yıla kadar hiç üzerine bu kadar kafa yormamıştım. Mindfulness, her an kafamızda dönen binlerce düşüncenin olduğu, stres ve telaşın artık rutinimizin bir parçası haline geldiği bu dönemde, anda kalabilmek ve çevremizdekilerin farkında olmak için çok önemli bir teknik. Çeşitli meditasyonlar ile bu tekniği uygulayabiliriz, ama en basitinden, günün herhangi bir yerinde sadece o anda yaptığımız şeye odaklanmaya çalışmak veya stresliyken bir an durup çevremize bakmak çok büyük bir fayda sağlayacak. Ben bunu kitap okurken uygulamaya çalışıyorum, şu ana kadar da faydasını çok gördüm.

Kitap okumanın azalmasıyla, artık bir hobi değil belirli kişilerin yaptığı entelektüel bir aktivite gibi görülmeye başlandı. “Kitap okuyun” diye defalarca öğüt veren kişisel gelişim uzmanlarını her gün görüyoruz internette. Ancak her kelime çok fazla tekrarlanırsa anlamını kaybeder. Özellikle gençler, otomatik olarak bize dayatılanı yapmamaya eğimliyiz. Kitap okumak, artık sadece eğitim hayatının zorunlu bir parçası haline geldi. Bir kitabı elimize alınca bir anda bir mesaj geliyor veya alışkanlık olarak elimiz telefonumuza gidiyor. Oysaki kitapların içinde bizi bekleyen sayısız dünya var. Kitap okumak, gelişmiş bir zihin için bir zorunluluk değil, ancak emin olun ki dünyaya çok farklı perspektiflerden bakabilme yeteneğini kazandırıyor size. Her kitap bir insandır sözüne çok katılıyorum, gerçekten bir insanın düşünce dünyasının içinde geziye çıkma fırsatı veriyor bize kitaplar. Hayatı daha renkli görmeye başlıyorum.

Tüm bu sorunlardan sıyrılabildiğimi kesinlikle söyleyemem. Her ne kadar bu konuda gelişme gösterdiğimi düşünsem de ben de hala elime kitap alınca veya bir şey izlemeye başladığımda elim refleks olarak telefonuma gidiyor. Ancak bir tavsiye verebilecek olursam eğer, şunu verirdim: Yaptığınız her şeyi bir zevk olarak görün. Kişisel gelişim amacıyla yıllardan sonra kitap okumaya kalkışınca, bu bana bir sorumluluk olarak gelmişti ve çok kolay sıkılmıştım. Bu herhangi bir hobi için geçerli, gerek spor yapmak olsun gerek resim çizmek. Anında başarıyı hedefleyince hayal kırıklığına uğrarsınız. Önemli olan küçük adımlarla başlamak, gerçekten keyif alacağınız bir uğraş yapmak ve bunu alışkanlık haline getirdiğinizde konfor alanınızdan çıkmak. Polisiye roman mı seviyorsunuz? Oradan başlayın, günde onar dakika okuyun, zamanla okumak sizin için bir alışkanlık olacaktır. Ondan sonra farklı, denemediğiniz türlere geçebilirsiniz. Üç hafta önce başladığım kitabı iki gün önce yeni bitirdim, belki 10 yaşındaki Deniz bana gülerdi, ama bitirdiğimde hissettiğim o mutluluk ve tatmin hissini hiçbir şeyle değişmem. Uzun sözün kısası, kitap okumak olsun, film izlemek olsun, spor yapmak olsun, hepsini kendinizi geliştirmek ve kendinize yeni ufuklar açmak için için yapın tabii ki, ama en önemlisi bundan zevk alıyor olmanız, yaparken o anı yaşayabiliyor olmanız. Ve inanın bana, bir defa o alışkanlığı edinince kendinizi o dünyanın içinde buluyorsunuz. Eğlenirken gelişme de zaten beraberinde geliyor.

03 Nisan 2022, Pazar 12:58

Kore Postası - Mart 2022

Mart ayı K-Pop için büyük bir aydı. BTS, TXT, TWICE, ATEEZ gibi birçok büyük grup konserler verdi. Özellikle BTS’in Güney Koreli hayranların önünde iki seneden sonra ilk defa gerçekleştirdikleri konser büyük yankı uyandırdı. Konserde pandemi koşulları nedeniyle bağırması yasak olan K-Pop hayranları, alkış sesleriyle gruplara sevgilerini ilettiler. Ayrıca bu ayın en önemli olaylarından biri, QUEENDOM isimli, kız idoller arasında yapılan yarışma programının 2. Sezonunun başlamış olması. Geçen sene erkek idoller arasında KINGDOM adıyla yapılıp fazlasıyla ses getiren programın bu sezonunda gruplar Kep1er, LOONA, WJSN, VIVIZ, Brave Girls ile soloist Hyolyn yarışıyor.

NCT Dream – Glitch Mode

2020’nin sonunda 7 üye olarak tekrar birleşip süratli bir biçimde popülerlik kazanan NCT Dream, günümüzün en popular K-Pop gruplarının arasında yer alıyor. NCT Dream, yeni albümleri Glitch Mode ile rekorlar kırmaya devam ediyor. 28 Mart’ta çıkan album, çıkışından itibaren 2 gün içerisinde 1 milyon satışı geçti. NCT Dream, BTS ve SEVENTEEN ile birlikte çıkışının ilk haftasında bu sayıya ulaşan üç K-Pop sanatçısından biri. Albüm, ululsararası müzik listelerinde de dinlenme rekorları kırmaya devam ediyor. Albümün ana şarkısı Glitch Mode, eğlenceli kareografisi ve akılda kalıcı nakaratıyla bir NCT tarzı hip-hop şarkısı. Albümün geri kalanı da üyelerin yazım ve yapımında yer aldığı, birbirinden eğlenceli şarkılar.

Red Velvet – Feel My Rhythm

Uzun süredir beklenen o an geldi. Red Velvet, müzik sahnesine yeni şarkıları Feel My Rhythm ve yeni mini albümleri The ReVe Festival 2022 – Feel My Rhythm ile geri döndü. Güney Kore’nin en popüler kız gruplarından biri olan Red Velvet, Psycho ve Queendom’dan sonra, kendi tarzlarına uyan yeni bir konseptle karşımızda. Red Velvet, enerji dolu ve renkli “Red” tarzı şarkıları ve daha yumuşak ve olgun “Velvet” tarzı şarkılarının ayrımı ile ünlü. Feel My Rhythm ise, bu iki tarzın karışımı diyebileceğimiz bir şarkı. Grubun melek gibi vokalleri ve rengarenk müzik videosu ile Feel My Rhythm sizi Red Velvet’in dünyasında bir yolculuğa çıkaracak.

(G)I-DLE – Tomboy

19 Mart 2022, Cumartesi 12:16

2000’lerden 2020’lere Kore dizilerinin değişimi

Her geçtiğimiz sene daha da konuşulan bir konu Kore dizileri. Parasite ve Squid Game gibi dünyaca ünlü yapımların Güney Kore televizyonuna getirdiği popülarite her geçen gün artmakta, ancak Kore dizilerinin uluslararası bir ilgi toplaması yıllar önce başladı. Kore dizilerinin bağımlılık yaratan yönü, güzel yazılmış bir senaryo, güzel oyuncuları ve güzel yapımı. Koreliler, iş hayatının tüm alanlarında gösterdikleri başarılı performans ve disiplini, dizi yapımında ve tekniğinde da gösteriyorlar, bu da günümüzde en yükselişte olan dizi endüstrisinin oluşumuna yol açıyor. Ancak Kore dizileri, geçmişten günümüze, ilk görüşte gözle görülmese de çok büyük bir değişim geçirdi.

 Boys Over Flowers, 2009

 Kore yapımı dizilerinin belirli bir iskeleti var. Genellikle 16 bölümden oluşan bu dizilerin belirli bir olay örgüsü var, serim, düğüm ve çözüm şeklinde ilerliyorlar. Bir Kore dizisinin doğuşu, ya klasik bir hikayenin orijinal bir biçimde uyarlanması, ya da daha önce benzerine rastlanmamış bir ilgi çekici konunun oluşturulması ile oluyor. Bu dizileri ilgi çekici yapan ise, orijinal bir hikaye ve başarılı bir senaryo yazımının yanında, izleyicileri nasıl cezbedip merakta bırakabileceklerinin detaylıca planlanması. Bu da bu dizilerin bağımlılık yapıcı olmasına yol açıyor.

 Değişime gelecek olursak, öncelikle eski, yani 2000’ler ve 2010’lardaki Kore dizilerinin ortak özelliklerini incelememiz gerekiyor. Bu ortak yönlerden en önemlisi, kadın seyirciye yönelik olmaları ve aşk etrafında şekillenmeleri. Dizinin en büyük problemi ya aşkla çözülen bir problem ya da aşkın kendisi, yani sevgililerin türlü nedenlerle bir araya gelememesi. Genellikle bu nedenler: baskıcı bir kaynana veya eski sevgili, aralarındaki mesafenin uzaklığı, koşulların elverişsizliği gibi çeşitli klişeler olur. Çok sık kullanılan bu romantik klişeler, her ne kadar birçok yapımda tekrarlansa da her defasında izleyicinin kalbini çalar.

 Karakterlere gelirsek, aslında başta karakter mi tip mi olduklarını tartışmamız gerekir, çünkü çoğunlukla belirli birkaç karakter özelliği üzerine kurulmuş, derinliği olmayan tiplerdir bunlar. Ana karakterler, sempatik ve iyi kalpli ama bir sorunu olan bir kız ile yakışıklı, çoğunlukla zengin, kibirli ve soğuk bir erkek olur. Bu tiplemeleri birçok dizide görebiliriz, mesela Boys Over Flowers, You’re Beautiful, Secret Garden ve Tempted. Bu tür dizileri saysak bitmez. Bu yönüyle eski Türk dizilerini de andırmıyorlar değil. Zaten bakılırsa, birçok Türk dizisi Güney Kore dizilerinden uyarlanmış. Aynı şekilde, Kore dizilerinin geçirdiği değişimlerin yansımasını Türk dizilerinde de bulmak mümkün. Güney Kore senaristleri zengin erkek fakir kız klişesini çok severler, fazlasıyla da kullanırlar. İşte değişiklik öncelikle burada göze batıyor.

Thirty Nine, 2022

26 Şubat 2022, Cumartesi 15:20

Kore Postası - Şubat 2022

STAYC – RUN2U

2022, K-Pop’un 4. kuşağı adı verilen genç grupların her zamankinden çok parlamaya başladığı bir sene. Bu yeni çağın yükselen yıldızlarından biri olan STAYC, geçen sene ilk şarkıları SO BAD’in başarısını takiben, tüm ülkede sevilerek dinlenen viral pop şarkıları ASAP ve STEREOTYPE’ı çıkarmışlardı. Şimdi ise yeni şarkıları RUN2U ve yeni albümleri YOUNG-LUV ile geri döndüler. RUN2U, grubun şarkılarının akılda kalıcılığını koruyan ama öncekilerden farklı bir doğrultuya yönelen bir şarkı. Bubblegum pop’tan sıyrılıp retro synth’e adım atan STAYC, kısa bir zamanda ne kadar farklı tarzı gösterebileceklerini hayranlara kanıtladı. Albümün geri kalanı ise farklı dönemlerin R&B’sini yansıtıyor.

VIVIZ – BOP BOP!

Popüler kız grubu GFRIEND’in herkesi sarsan dağılışından sonra herkesin beklediği o an geldi. Grubun üyeleri Eunha, SinB ve Umji’den oluşan VIVIZ, ilk albümleri “Beam of Prism” ve başlık şarkıları “BOP BOP!” ile beklenen çıkışlarını yaptılar. GFRIEND’in son şarkısı MAGO’yu takiben disko türünde olan BOP BOP!, latin ritimleri içeren bir dans pop şarkısı.

Mark (NCT) – Child

NCT’nin en popüler üyelerinden Mark, bu ay ilk solo single’ı “Child”ı çıkardı. Söz ve müziğin prodüksiyonunda büyük rol oynayan Mark, bu şarkıyla hayranlara kendisiyle ilgili dürüst hislerini paylaştı. Child, Mark’ın K-Pop endüstrisinde geçen gençliğini ve bundan dolayı yaşıtlarından daha hızlı büyümek zorunda kaldığını anlatıyor. NCT’nin güçlü ve gürültülü müzik stilinin tersine, Child daha melankolik bir sese sahip bir alt-rock hip-hop şarkısı.

29 Ocak 2022, Cumartesi 16:23

Kore Postası / Ocak 2022 - Dizi ve şarkı önerileri

2022 2021 K-Pop için oldukça heyecanlı bir yıldı. Bazı grupların dağılması ve birçok yeni grubun çıkışıyla K-Pop’un yeni jenerasyonu güçlenmeye başlarken, endüstri hızlı bir biçimde büyümeye devam etti. Bu sene de K-Pop için heyecanlı bir sene olacağa benziyor.

Kep1er - WA DA DA

Girls Planet 999 adlı yarışma programında hayran oylamasıyla seçilmiş 9 üyenin oluşturduğu Kep1er, 2.5 sene boyunca aktivitelerine devam edecek olan bir kız grubu grup. Kep1er, ilk şarkıları WA DA DA ile 3 Ocak’ta çıkışlarını yaparak 2022’de çıkış yapan ilk grup oldular. Bağımlılık yapıcı nakaratı ve koreografisiyle sosyal medyada patlayan WA DA DA, K-Pop hayranlarının yoğun ilgisini topladı. Kep1er üyeleri arasında CLC üyesi Choi Yujin ve TXT üyesi Hueningkai’in kız kardeşi Huening Bahiyyih yer alıyor.

ENHYPEN - Blessed-Cursed

HYBE’ın en yeni grubu ENHYPEN, yeni albümleri ‘DIMENSION : ANSWER’ ile K-Pop sahnesine geri döndü. I-LAND adlı yarışma programından çıkan ve çıkışlarından beri büyük ilgi toplayıp rekorlara imza atan grubun yeni albümü büyük bir heyecanla karşılandı. 10 Ocak’ta çıkan albümün başlık şarkısı ‘Blessed-Cursed’, 90’lar hissi veren etkileyici bir rock ve hip-hop şarkısı. Albümün başka bir parçası olan ‘Polaroid Love’ ise bu ay sosyal medya platformlarında en çok trend eden şarkılar arasına girdi.

GOT the beat (Girls On Top) - Step Back

15 Ocak 2022, Cumartesi 13:55

K-Pop'un birleştirici gücü!

İstanbul’da bir K-Pop konserindeyim. A.C.E grubunun üç üyesi, Türk hayranları ile buluşmak için 10 saat bir uçuşla buralara kadar gelmişler. Biletler 3 dakikada tükenmiş, seyirciler ise Türkiye’nin her tarafından gelen K-Pop hayranları. Yanımda oturan kızlar, idolleri onlarla göz göze geldiği için sevinçten havalara uçuyor. Heyecan dorukta. Salonun en arkasından Korece “Sizi seviyoruz” çığlıkları yükseliyor. Grup, hem popüler hem de çok bilinmedik şarkılarını söylüyor, seyirciler ise bu şarkıların hepsine büyük bir enerjiyle eşlik ediyor, Korece sözleri sanki kendi dillerinde bir şarkıymış gibi bir içtenlikle, bir neşeyle söylüyorlar. En son şarkı, üyelerin hayranları için yazdığı duygusal bir “hayran şarkısı”. Grup lideri şarkıya başlamadan önce, seyircilerden konserden sonra şarkının sözlerine bakmalarını istiyor, bu sözlerin onlara güç ve moral kaynağı olmasını dilediğini söylüyor. Şarkının ilk notaları başlıyor ve arkamda ağlayan iki kızın sesini duyuyorum. Nakaratın ikinci tekrarında üyeler mikrofonu bize tutuyorlar, ben de Korece sözleri söyleyen herkese katılıyorum.

Üyeler sahneyi terk ettiklerinde etrafıma bakıyorum ve ortamdaki duygu kargaşasını gözlemliyorum. Ağlayanlar, gülenler, gerçekten idollerini gördüklerine inanamayanlar… Ama bu kargaşaya rağmen, tüm salonu kaplayan bir birliktelik duygusu, hiç tanımadığım insanlar ile, daha önce çok da takip etmediğim bir grubun konserinde. Öyle bir birliktelik duygusu ki bu, herkes için o an hayatlarının en güzel anı sanki, sanki oradaki herkes büyük bir aile.

Eve gelince düşündüm, nedir K-Pop’u bu kadar özel kılan, hayranların kalplerinde bu denli büyük bir iz bırakan, onları kendine bağlayan. K-Pop’un gençlerin psikolojisini bozduğuna dair birçok yazı var internette. Ben de tam tersine bu yazımda K-Pop’un hayranların psikolojisine olan olumlu etkilerini kaleme almak istedim. Tüm K-Pop gruplarının hayranlarına verdikleri bir isim var. BTS’in ARMY’si, EXO’nun EXO-L’i, BLACKPINK’in BLINK’i, TWICE’ın ONCE’ı. Tüm konserlerinde ve hayranlar için çektikleri videolarda bu ismi bağırıyorlar üyeler. O kadar çok söylüyorlar ki bu isimleri, artık gruplar hem kendi isimleriyle hem de hayranlarının isimleriyle tanınıyor. Bir hayran grubunun parçası olunca artık siz de o isme sahip oluyorsunuz, ekranın karşısında sevdiğiniz idolünüz o ismi söyleyince sanki size sesleniyormuş hissine kapılıyorsunuz, sanki siz de bir şeylerin parçasıymış gibi hissediyorsunuz.

Güney Kore’de her yılın sonunda yıl sonu müzik ödül programları yapılır. Bu ödül programlarında, en iyi albüm, en iyi sanatçı, en iyi grup.gibi çeşitli kategoriler yer alır ve bu kategoriler için bir hayran oylaması yapılır. O ay içinde her gün oy kullanabileceğiniz bu oylama, hayranları etkileşime geçirmek için ideal bir fırsattır. O bir ay K-Pop hayranları için heyecan doruktadır, tüm hayran grupları harekete geçer ve canla başla oylamaya katılırlar. Kazanan grup ise, konuşmalarında ödüllerini hayranlarına adar, “bu bizim ödülümüz” der. Böylece hayranlar, hem sevdikleri idollerin mutlu olmasından heyecan duyar, hem de sanki bir ailenin içerisindeymiş hissine kapılır. Yani “ben” değil “biz”, işte o “biz”in içerisinde onlar da vardır. Müzik klibi izlenme rekorları, albüm satışları, dinlenme sayıları arttıkça hayran kitlesi daha da birbirine ve gruba bağlanır. Buna bir de hayranların organize ettiği hayır işi projeleri de eklenince hayranlar, birlikte bir şey başardıklarını hissederler. Artık grubun başarıları kendi başarılarıdır da. Bu başarılardan mutlu olur, gurur duyarlar, ve en önemlisi, kendilerini bir topluluğa ait hissederler. Kendileriyle aynı zevki paylaşan, aynı hedefe kitlenen ve aynı ada sahip, dünyanın her tarafından gelen bir hayran grubu.

En yakın arkadaşlarımın ikisiyle K-Pop vasıtasıyla tanıştım, biriyle aynı üniversitede okuyoruz. Bununla birlikte dünyanın her tarafından insanlarla tanışıp arkadaş olma fırsatım oldu: Amerika, Hindistan, İspanya, Brezilya, Meksika, İtalya, Danimarka ve daha birçok ülkeden arkadaş edindim ve K-Pop ile başlayan dostluğumuzun sonucunda birçok farklı kültürü ve dünya görüşünü tanıdım.

Şu ana kadar anlattıklarım, K-Pop’un nasıl bir aitlik hissini oluşturduğu. Ancak bu, K-Pop’un gençlerin psikolojisine olumlu etkilerinden yalnızca bir tanesi. Bu etkilerden bir diğeri ise K-Pop’un konseptinin kendisinde yatıyor. Bu konsept, kariyerlerinin başından itibaren takip edebileceğiniz idoller. İlk albümleri, ilk performansları, ilk konserlerinden itibaren bu idolleri takip eden hayranlar, gelişimini gördükleri idollerle empati kuruyorlar, idoller kendilerini geliştirirken hayranlarda da kendilerini geliştirme motivasyonu doğuyor. Mesela en sevdiği idolün düzenli spor yaptığını gören hayranda da spor yapma isteği oluşuyor. Çok fazla kitap okuyup okuduklarını öneren bir idolün hayranları da bu kitapları alıp okuyor, ufuklarını genişletiyorlar. Geçen BTS üyesi RM’in seneler boyunca önerdiği kitapları okuyup üzerine konuşmak için başlatılan bir projeye dahil olma fırsatı buldum. Yüzlerce kişi, her ay seçilen 2 tane öneriyi okuyup üzerlerine tartışıyor, yazılar yazıyorlar.

Bu entelektüel gelişim sadece kitap, müzik ve film önerilerinde bitmiyor. Bir K-Pop müzik klibi izlemişseniz, büyük ihtimalle bazı sahneler size tanıdık gelecektir. K-Pop kliplerinin birçoğu konseptlerini oluştururken ünlü filmler veya kitaplardan esinleniyor. Bazı gruplar müzik klipleri ile kendilerine bir hikaye oluşturuyorlar, kendini adamış hayranlar ise bu klipleri analiz ediyorlar, esinlenilen kitapları okuyup, filmleri izleyip, grubun mesajını çözmeye çalışıyorlar. Buna en iyi örneği yine BTS’in bir albümünden verebilirim. Yıllarca müzik klipleri ve şarkılarında çeşitli kitaplara atıf yapan BTS’in 2019’da ilki çıkan Map of The Soul albüm serisi, adını ünlü psikiyatr ve analitik psikolojinin kurucusu Carl Jung’un aynı isimdeki teorisinden alıyor. O dönemde hem Jung hem çeşitli başka psikolog ve filozofların kitaplarını okuduğumu hatırlıyorum.